Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   1.3 

           
Nihayet asfalt yola çıktık. Tek tük evler görünmeye başladığında, sanki birinin mahrem alanına izinsiz giriyormuşuz gibi bir his çöktü içime. Misono-san alnında ve ensesinde biriken teri mendiliyle sildi. Hava öylesine boğucuydu ki, incecik yazlıkların içinde bile insanın üstünden ter boşanıyordu. Buna rağmen adımlarını zerre yavaşlatmadı; omuzlarını hafifçe öne düşürmüş, kamburunu çıkararak yürümeye devam ediyordu. Yol üstünde köpeğini gezdiren yaşlı bir adam ona başıyla selam verdi ama sıcaktan görüş alanı iyice daralmış olan Misono-san adamı tamamen görmezden geldi. Ayıp olmasın diye, yanından geçerken onun yerine ben iki kez başımla selam verdim. Adamcağız hiçbir şey anlamamış gibi başını yana eğip köpeğine baktı.

“Ama burası beklediğimden de uzakmış...“

Normalde insanın bisiklete binmeyi düşüneceği türden bir mesafeydi. Ne var ki, Misono-san’ın bisiklet süremediğini biliyordum. Denge duygusu sıfırdı, üstelik mesafe algısında da ciddi sorunlar yaşıyordu. Bu yüzden merdiven çıkarken bile tırabzanlara tutunmak zorundaydı. Voleybolda topa dokunamaz, basketbolda ise pasları doğrudan suratıyla karşılardı; attığı şutlar çemberi geçtim, panyaya bile değmezdi. Hemen belirteyim; bunlar onu gizlice takip ettiğim için elde ettiğim bilgiler değil. Şu anki eylemlerim dışarıdan bakıldığında tam bir sapıklık gibi görünüyor olabilir. Ama inanın bana, durum çok farklı.

Bir yerleşim bölgesine girdik. Köylülerin zamanında fahiş fiyatlara elden çıkardığı tarım arazilerinde, şimdilerde hayalperest konut projelerinin devasa tabelaları yükseliyordu. O tabelalar yıllardır oradaydı ve bugüne dek tekinin bile söküldüğünü hatırlamıyordum. Belli ki proje tamamen elde patlamıştı. İnşaat şirketleri o temelleri atmadan önce dönüp kendilerine, böylesine kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşamak isteyip istemeyeceklerini sormalıydı.



Gözden düşmüş binaların arasından sıyrılan Misono-san, kavşağın karşısındaki süpermarkete yöneldi. Işıkları beklemeden yola atladığında sol ayağı sağ ayağına dolandı; az kalsın yere kapaklanıyordu. Ona yardım etmek için gayri ihtiyari öne atıldım ancak yumruklarımı sıkarak kendimi zor tuttum. 

Sendeleyen Misono-san, bir şekilde süpermarketten içeri girmeyi başardı. Saatin epey ilerlemiş olması nedeniyle dışarıdaki çiçek ve sebze tezgahları neredeyse bomboştu. Ben de ne alacağına bir türlü karar veremiyormuş gibi yaparak, bir içecek otomatının yanında dikilip beklemeye koyuldum.


Kaybolan kişi yakındaki bir ilkokulun öğrencisiydi. Kasabada hâlâ sekiz yıl önceki o korkunç olayı hatırlatan dedikodular dolaşıyor. O zamanlar otuzlu yaşlarında bir adam, ilkokul üçüncü sınıfa giden bir kız ve bir erkek çocuğunu kaçırmış, onları neredeyse bir yıl boyunca esir tutup fiziksel ve cinsel istismara maruz bırakmıştı. Vaka, adam kaçıranın ölümüyle kapandı. Benzerlikler göz önüne alındığında, herkes bunun yeni bir kaçırma olayı olduğunu varsayıyordu. Ama bu varsayım bana düpedüz bir önyargı gibi geliyordu. Neden kimse suçlunun bir kadın olabileceği ihtimalini düşünmüyor ki? Sebep fidye ya da hastalıklı bir zevk olsa bile, bir kadının bu işe kalkışmaması için hiçbir neden yoktu. Bu, kadınlara yapılmış büyük bir saygısızlıktı. Kadınları bu kadar hafife almak tek kelimeyle saçmalıktı.

Kafamda bu düşünceler dönerken, otomatın soğuk içecek düğmesine bastım ve elime düşen ılık çayı yudumlayarak Misono-san’ın alışverişi bitirmesini bekledim. Kadınların alışverişte çok zaman harcadığına, erkeklerin ise daha hızlı olduğuna dair bir söylem vardır. Birileri çıkıp, erkeklerin alışverişe vakit ayırmadığını ima etmenin rahatsız edici olup olmadığını sorarak buna itiraz edebilir. Ne var ki, bu basmakalıp düşünceye cuk oturan bir durumla bizzat karşılaştığınızda, o sözler kulağa bir anda çok doğru gelmeye başlıyor.

“...Ne kadar uzun sürdü.“

Yedinci kutu çayımı da bitirip çöpe fırlattım. Havuzda boğulma tehlikesi geçirdiğim o anlarda kaşlarımın arasında hissettiğim o zonklamaya benzer bir mide bulantısı yavaş yavaş beni esir alıyordu. Neredeyse kırk dakikadır otomatın başında dikilmiş çay içiyordum. Bu esnada, otomatı doldurmaya gelen bir teslimat kamyonu şoförü bana şüpheyle bakmıştı. Belki de beni o meşhur çocuk istismarcısı falan sanmıştı. Zararsız görünmek umuduyla kibarca başımı salladım ama kim bilir, belki de o an beni bir katil zannetti.

Bu iç ısıtan etkileşimin ve toplamda bir saati bulan çay molamın ardından, Misono-san nihayet sol elinde bir poşetle çıkageldi. İçeride geçirdiği süre, aldığı birkaç parça eşyayla kesinlikle uyuşmuyordu; bu durum, midemde çalkalanan çayın yarattığı o boşluk hissini daha da körükledi.

Otomatın etrafında dolanarak Misono-san’ın görüş alanından çıkmaya çalıştım. Poşetinden taşan elmalar, yerçekimine yenik düşerek ikide bir yere yuvarlanıyordu. Elmaları toplayıp kavşağa geri döndüğünde, caddenin karşısına geçerken öyle bir sendeledi ki arabaların kornaları yeri göğü inletti. Çarpılırsa yardıma mı koşmalıyım yoksa ürkmüş bir tavşan gibi kaçmalı mıyım diye düşünürken, kavşağı hızla geçtim.

Misono-san kavşaktan sağa, yeni yerleşim bölgesinin kalbine doğru saptı. Apartmanlar ve kiralık mülklerle dolu o bölge, onun evine ev sahipliği yapıyordu. Açık mavi duvarlı bir binaya yöneldi ve elmalarını bir kez daha düşürerek içeri girdi. Camdan asansöre bindiğini teyit ettikten sonra, otomatik kapılardan süzülerek onu takip ettim.

Girişin hemen ötesinde, bir koridoru geçtikten sonra yemyeşil çimlerle dolu aydınlık bir avlu uzanıyordu. Zemin katta CD dükkanı, kitapçı ve hatta bir manga kafe gibi çeşitli mağazalar vardı. Bir öğrenci ya da bu kasabanın kendisi için fazla gösterişli ve etkileyici bir yerdi. Ama şimdi mimariyi eleştirmenin sırası değildi. Girişte bir güvenlik sistemi olmadığı için binanın mimarına içimden teşekkür ettim ve acil çıkış merdivenlerinden üçüncü kata doğru fırladım.

Üçüncü katın koridoruna açılan açık mavi kapıyı aralayıp dışarıyı gözetledim. Misono-san çoktan 307 numaralı dairesinin önüne varmış, anahtarlarıyla boğuşuyordu. Çantasını düşürdüğü birkaç başarısız denemenin ardından nihayet anahtarı deliğe sokmayı başardı. Onu izlerken bir sonraki hamlemi kafamda tartıyordum.

Misono-san süpermarket dışında hiçbir yere sapmamıştı. Hedefinin kendi evi olması kuvvetle muhtemeldi. Onun dairesine girmek istesem de, burası bir apartman olduğuna göre kapıda büyük ihtimalle bir güvenlik zinciri vardı. Zinciri dışarıdan açmak için hiçbir hazırlığım yoktu ve kilit açma becerilerine de sahip değildim. Hırsızlığa soyunacak halim yoktu.

Kapıda beklenmedik birini görürse, zinciri çözüp onu içeri davet etmesi imkansızdı.

...Yani, tek bir seçenek kalıyordu.

Kapıyı kendim açamıyorsam, ev sahibine açtırmalıydım.

Görünüşe göre nihayet kilidi açmış, anahtarı çıkarıyordu. Terini sildi ve kapı koluna uzandı.

Şimdi tam sırası, diye mırıldandım kendimi cesaretlendirmek için. Geri dönüşü olmayan o çizgiye adımımı atmıştım. Her şey gayet normalmiş gibi davranarak telaşla yanına yaklaştım ve atıldım:

“Ah, poşetleri senin için ben taşıyayım.“

Plastik poşetleri kaptığım gibi Misono-san’ı hafifçe kenara ittim ve aralık kapıdan içeri süzülüverdim.

“...Ne?“

Misono-san bu küstahlığım karşısında donakalmıştı. O anki şaşkınlığından faydalanarak kendinden emin adımlarla antreye girdim. Ayakkabılarımı umursamazca çıkarıp fırlattım ve ağır adımlarla oturma odasına yöneldim.

“Hey! Sen de kimsin?“

Misono-san’ın bu davetsiz misafiri durdurma çabasını duymazdan gelerek, o derli toplu oturma odasına daldım. Birkaç adım attıktan sonra arkamı döndüm ve poşetten aldığım elmalardan birinden koca bir ısırık aldım.

“Geniş ve düzenli bir oda. Gerçi televizyonun üstü tozlanmış. Eşya az olduğu için temiz görünüyor olmasın?“

Poşetleri masaya bırakırken Misono-san’a pervasızca laf atıyordum. Dönüp baktığımda, yüzünde mimik oynamasa da vücudu kaskatı kesilmiş bir halde uzakta dikiliyordu. Kısılmış gözleri tehditkâr bir şekilde parlıyordu ve elinde, büyük ihtimalle silah niyetine kullanmak üzere bir vazo tutuyordu. Belli ki bir sınıf arkadaşının bu sürpriz ziyaretinden pek memnun kalmamıştı.

“Sen kimsin?“

“Neden burada olduğumu bilmiyor olabilirim ama kim olduğumu çok iyi biliyorum. Ben senin sınıf arkadaşınım.“

Alaycı bir tavırla cevap verirken, ısırdığım elmayı masanın üzerinde yuvarladım ve odanın derinliklerine doğru göz gezdirdim. Batı tarzı döşenmiş dairenin köşesinde, kapalı, koyu kırmızı sürgülü kapıları olan bir oda vardı; görünüşe bakılırsa geleneksel bir Japon odasıydı.

“Lütfen... Gider misin? Sorun çıkarıyorsun.“

Sakin görünmeye çalışsa da gözleri saniyede bir o Japon odasına kayıp duruyordu. Bu kadar dürüst olması takdire şayandı doğrusu.

“İstersen hemen çıkar giderim. Ama diğer tarafın ne söyleyeceğini duymak istemez misin?“

“...Neden bahsediyorsun sen?“

“Bundan.“

Yönümü Japon odasına çevirdim. Derken arkamda sert bir adım sesi. İçgüdüsel olarak kendimi yana fırlattım. Kanepenin üzerinden atlarken göz ucuyla onu gördüm: Misono-san, saniyeler önce durduğum yere vahşice atılıyordu. Ellerinde bir vazo... ve kalem şeklinde bir şok cihazı vardı.


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   1.3