Yukarı Çık




1.6   Önceki Bölüm 

           
“Hey?“


Çizgili pijamalarıyla Mayu, gülümseyerek başını yana eğdi. Ardından parmaklarımdan süzülen kanı fark edip pijamasının koluyla sildi.


“Dur, kirleteceksin!“


“Bir şey olmaz, bir şey olmaz. Senin kanın temiz.“


Mavi-beyaz çizgili pijamasının bir köşesine artık üçüncü bir renk bulaşmıştı. Bu lekeyi gören Mayu, kendinden geçmişçesine, nemli gözlerle masum masum gülümsedi.


Sırtımdan aşağı inen ürpertiyle soğuk terler dökerken, içimdeki o hissi teyit etmek istedim. “...Ne zamandır kapıda dikiliyorsun?“


“Dünden beri.“


“Dün ne zamandan beri?“


“Sen kaçıp banyoya girdiğinden beri.“


Dün akşam saat yediden hemen önce bu odadan çıkmıştım.


“Bütün bu süre boyunca kapının önünde mi bekledin?“


“Evet.“


“Ne yapıyordun peki?“


“Uyuyordum.“


Ya onu bana adanmış bir kız olarak görüp duygulanacaktım ya da koridorun köşesine sinip korkuyla titreyecektim. İkimizin arasındaki ilişkiyi belirleyecek olan şey buydu belki de. Hiç düşünmeme bile kalmadan, içimdeki o aksi taraf ikisini de seçmedi.


“Daha erken gelmeliydim, özür dilerim.“


Tarafsız kalmak adına en güvenli seçeneği tercih etmiştim. Mayu bu sıradan tavrıma hemen bana sarılarak karşılık verdi.


“Mi-kun~“


O tatlı sesiyle mırıldanarak yumuşacık yanağını göğsüme yasladı.


Bir saniye... Benim bu sırnaşık ev arkadaşıma sormak istediğim bir şey yok muydu?


“Hmm? Sabun kokuyorsun.“


Mayu’dan tatlı bir koku yayılıyordu. O koku, zihnimdeki soruyu tamamen silip süpürmüştü. “Sabah banyolarına bayılırım.“


Gerçi hayatımda ilk kez sabah banyosu yapmıştım. Dün yıkanmaya fırsatım olmamıştı.


Mayu hâlâ koluma yapışıkken içeri girdim. Benimle yaşayıp yaşamayacağımı hiç sorgulamamıştı. Muhtemelen bu zaten malumun ilamıydı. Üstelik büyütülecek bir mesele de değildi, yani haklıydı.


Dünden farksız olan oturma odasına geçip okul çantamı ve kıyafetlerle dolu spor çantamı yere bıraktım. Japon tarzı odaya şöyle bir baktım; sürgülü kapıları sımsıkı kapalıydı. Bir insanın o odada aklını kaçırmadan bütün gününü nasıl geçirebildiğini düşününce ister istemez etkilenmiştim.


“Kahvaltıda ne yiyeceksin?“ diye sordu Mayu, koluma sıkıca tutunurken.


“Daha yemedim.“


“Onu demiyorum. Ekmek mi istersin, pirinç mi?“


Ha, yani bir şeyler yemem kesin şarttı. Eğer yemezsem, dünkü gibi yemek çubuklarıyla beni kendi elleriyle mi besleyecekti? Zihnimden böyle saçma sapan düşünceler gelip geçti.


“O zaman ekmek olsun. Ne de olsa Batı tarzı bir oda burası.“


Konuyla zerre alakası olmayan bir mantık yürütmüştüm. Mayu, “Tamam,“ diyerek beni onaylasa da somut hiçbir eyleme geçmedi. Yüzündeki o halinden memnun ifadeye bakılırsa, “sarılma yastığı“ mülakatını başarıyla geçmiş gibiydim.


Kanepeye neredeyse uzanır gibi yayılıp otuz iki inçlik televizyonu açtık.


“Sabahları televizyon izlemek benim için bir ilk.“


Gerçekten bu kadar nadir miydi, yoksa sadece üstünden çok mu zaman geçmişti?


Ekranda fazlasıyla tanıdık bir manzara belirdi: Bizim kasaba. Altında da o beklenen alt yazı geçiyordu: “Seri Cinayet Vakası.“


“Dün gece biri daha öldürülmüş.“


“Tehlikeli bir durum. Ama insanlar her gün ölüyor sonuçta. Bu kadar büyütmenin bir âlemi yok.“


Safa yattım. Aslında bunu dünden beri biliyordum.


Kurban, mahalle muhtarıydı; devriyesini bitirdikten sonra yalnız kaldığı o kısacık zaman diliminde öldürülmüştü. Ölüm nedeni bıçak yarasıydı. Şakağında kocaman bir delik açılmıştı. Cinayet akşam sekiz sularında bir ilkokulun yakınlarında işlenmişti. Hiçbir görgü tanığı yoktu. Hatta bazı kasabalılar ortada kanlı canlı bir katil olup olmadığından bile şüphe duymaya başlamış; olayın okült veya doğaüstü güçlerin işi olabileceğine dair söylentiler çıkarmışlardı. Oysa bu kasaba, daha altı ay öncesine kadar tek bir cinayetin bile işlenmediği huzur dolu bir yerdi.


“Gerçekten korkutucu... Mayu?“


Bu sığ yorumuma Mayu’dan hiçbir tepki gelmedi. Yüzündeki o gülümsemeyi silip atmış, cam gibi berrak gözlerle televizyon ekranına kilitlenmişti.


“...Uzun zaman oldu.“


Kendi kendine mırıldanarak eski anılara daldı. Bu manzara, çıplak ayakla kurtçuk sürüsünün içine basmayı hayal etmekten bile daha mide bulandırıcıydı; içimi derin bir iğrenti ve ürpertiyle doldurmuştu. “Hey.“


Mayu aniden başını kaldırıp bana baktı. O cansız gözlerini doğrudan gözlerimin içine dikmişti.


“Bunu sen mi yaptın, Mi-kun?“


Hiçbir kanıta veya bağlama dayanmayan, son derece sıradan bir soruydu bu. Sesindeki şüphe kırıntısı yok denecek kadar azdı.


“Hayır,“ diye yalan söyledim.


“Mayu katillerden nefret eder, değil mi?“


“Evet, dünyada en çok onlardan nefret ederim.“


Mayu’nun yüzünde yeniden o gülümseme belirdi; hemen kucağıma yerleşip iyice bana sokuldu.


“Ve dünyada en çok Mi-kun’u seviyorum.“


“...Sağ ol.“


Elbette, böyle bir şeye utanacak değildim.


“Aa? Mi-kun’un yanakları alev alev olmuş. Hem kızarmış da...“


Yalan söylüyordu.


“Ben... Acıktım. Canım tahıl türü bir şeyler çekti.“


O kadar afallamıştım ki kendimi tam bir ezik gibi hissettim. Mayu zafer kazanmışçasına sırıttı ve beni yatıştırmak ister gibi, “Tamam, tamaaam,“ dedi. Bir çocuk tarafından çocuk muamelesi görmek onur kırıcıydı. Fiziksel temasla pek bir sorunum olmasa da, sevginin böyle ulu orta dile getirilmesi benim zayıf noktamdı. Daha fazla rezil olmamak için yüz ifademi bozmamaya çalıştım.


Mayu benden uzaklaşıp mutfağa yöneldi. Bugün hiç acelesi yoktu; sanki uyurgezer gibi ağır ağır yürüyordu. Arkasından bakarken sordum,


“Diyelim ki, tamamen varsayımsal konuşuyorum, eğer katil ben olsaydım ne yapardın?“


Mayu arkasını dönüp başını merakla yana eğdi.


“Ne demek istiyorsun?“


“Yani, mesela beni polise mi ihbar ederdin? Yoksa korkunç, iğrenç bir sapık olduğumu mu söylerdin? Ya da sadece ’Geber pislik!’ diye mi bağırırdın...?“


Kendi hayal gücümün bu kadar sığ olmasına sinir olmuştum. Bunlar sadece hakaretten ibaretti, üstelik fazlasıyla da çocukçaydı.


“Hmm... Bilmem.“


Mayu, yöresel bir ağızla mırıldanarak başını biraz daha yana eğdi. Ardından hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti.


“Peki mesela, Mi-kun, ben şu an ölsem sen ne yapardın?“


Sesi mutfaktan yankılanarak geliyordu. Kısık bir ses tonuyla konuşmasına rağmen, kelimeleri kulaklarımda berrak bir şekilde çınlamıştı.


“Böyle şeyleri oturup düşünecek değilim, o yüzden bilmiyorum.“


“Evet! İşte bu!“





Anlıyorum, demek bunu kastetmişti!


Sözlerini tam olarak kavrayamamış olsam da, Mayu’nun o kendinden emin tavrından ilham alarak niyetini anlamayı seçtim. Zaten altında derin anlamlar yatan bir soru da değildi; bu kadarı kâfiydi.


Canım sıkılmadan önce, Japon tarzı odanın sürgülü kapılarını yavaşça araladım. İçeriden o aynı iğrenç koku dalgası yüzüme vurdu. Elimle burnumu kapatırken burun kanamamın durmuş olduğunu fark ettim ve odaya adımımı attım.


Kota ve Anzuko odanın bir köşesinde birbirlerine sokulmuş yatıyorlardı. Kota, korumacı bir tavırla Anzuko’ya sarılmış hâlde uyuyor gibi görünüyordu. Anzuko ise güneşlenen bir kedi misali kıvrılmıştı.


“...Hıh.“


Manzara gerçekten de sevimliydi ama yüz kaslarımda en ufak bir kıpırtı dahi olmadı. Ortada gerçekten komik bir şey olmadığı sürece o kaslar gevşemezdi. Hâl böyle olunca, sadece gerçekten komik bir şey olduğunda gülümseyebildiğim sonucuna varılırdı. Tabii bu koca bir yalandı.


Odadan çıkıp henüz hiç girmediğim, Mayu’nun yatak odası olduğunu tahmin ettiğim odaya yöneldim. Koridoru geçip kapıyı araladığımda karşılaştığım manzara, burnumdan ziyade gözlerimi kapatma isteği uyandırmıştı. Ders kitapları yerlerde yığınlar oluşturmuş, yatak çarşafı topaklanıp bir köşeye atılmış, çalışma masası ise üzerindeki süslü ve tuhaf incik boncuklar yüzünden tamamen kullanılamaz hâle gelmişti. Yine de Mayu kitap okuyan biri olmadığı için etrafa saçılmış dergiler veya kitaplar yoktu; bir kitaplık da bulunmuyordu.


Derin bir iç çekerek ders kitaplarının üzerinden atladım ve elbise dolabını açtım. İçerideki kıyafetler kırışıp kırışmayacakları umursanmadan baştan savma bir şekilde tıkıştırılmıştı. Mayu’nun eşyalarını biraz eşeleyip sade bir battaniye buldum ve üzerindeki tozu silkeledim. Battaniyeyi koltuğumun altına sıkıştırıp odadan çıktım. 


“Dağınık olmadığına bakılırsa, oturma odasını pek kullanmıyor anlaşılan...“


Adı ’oturma’ odası olmasına rağmen içeride zerre kadar yaşam belirtisi yoktu. Kendi yaptığım bu yavan espriye sinir olarak Japon tarzı odaya geri döndüm. İkisinin üzerini örtmek için battaniyeyi açtığımda, Anzuko’nun o keskin bakışları anında tepki verdi.


“Buna ihtiyacım yok...“


Uyku sersemi olan Anzuko, yarı açık gözlerle başını kaldırıp bana baktı.


“Kimsenin sadakasına ihtiyacım yok...“


’Sadaka’ kelimesinin barındırdığı o ince anlamı biliyordu.


Dünkü yemeğin aksine, bu kez onu zorlayan fizyolojik bir ihtiyaç olmadığı için bana direnç gösteriyordu. Yine de...


“Ne acı ki, şu an sana iyilik yapacak tek kişi seni kaçıran adam. İtiraz etmeden kabul etsen iyi edersin,“ diyerek battaniyeyi üzerlerine örttüm. Yüzünün yarısı battaniyenin altında kalan Anzuko, boğuk bir sesle itiraz etti: 


“İstemiyorum dedim ya!“


Senin inadın yüzünden abin üşütüp hasta olabilir. Buna razı mısın?“


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1.6   Önceki Bölüm