“Ah, hoş geldin.“
Karşılık bekleyen bir selamlama. “Burası artık senin evin mi oldu?“ gibi bir karşılık vermek kabalık olurdu. Bu yüzden nezaketi elden bırakmayarak, “Hoş buldum,“ diye yanıtladım.
İkisi birbirine sokulmuş hâlde oturuyordu; manzara dünden farksızdı. Gözüme çarpan tek değişiklik, kucaklarına örtülmüş bir battaniye ile kenarda duran boş kahvaltı tabaklarıydı.
“Şey... Bunun için teşekkür ederiz,“ dedi Kouji. Başını öne eğdiğinde dağınık saçları yüzüne dökülmüştü. Yanaklarına hafif bir pembelik yayılırken parmak uçlarıyla battaniyeyi hafifçe kavradı. Anzu ise yüzünü duvara dönmüş, kendi dünyasına dalıp gitmiş gibi görünüyordu.
Kouji kızın kolundan çekiştirerek onu hafifçe dürttü. “Anzu, sen de teşekkür et.“
“Ne diye teşekkür edecekmişim? Bu adamın teki tekin değil. Neden ona minnettar olmak zorundayım?“ diye tersledi kız.
Kendince haklıydı, mantığına karşı çıkmak pek kolay değildi.
“Bizi kaçıran o değildi, haksız mıyım?“
Bu da doğruydu elbette ama öylece duymazdan gelebileceğim bir laf da değildi.
“Aslına bakarsanız, bunu bir adam kaçırma vakası olarak görmenizi tercih ederdim,“ diyerek işi şakaya vurduğumda ikisi de bana anlam veremeyen gözlerle baktı. Kafalarının karışması gayet doğaldı; sonuçta böyle durumlarda her iki tarafın da sorumlu tutulacağı bilinen bir gerçektir. Burada iyi adamı oynuyor olsam bile, onların ’esir’ tutulmasına göz yumduğum sürece bir suç ortağından farkım kalmıyordu.
“Neyse, bana teşekkür etmenize lüzum yok. Ikeda-san bu sabah benim adıma teşekkürünü sundu zaten.“
Anzu duyduğu şeyin sarsıntısıyla donakalırken dudakları aralandı. “Öyle mi yaptı?“
Kouji durumu anlamak için ona doğru eğildiğinde, Anzu odanın köşesine doğru sindi. Yanaklarına ve kulaklarına yayılan o hafif kızarıklık, muhtemelen kendine duyduğu öfkeden kaynaklanıyordu.
“Hâlâ açsınız, değil mi?“ diye sordum.
Kouji dürüstlüğünü bozmayarak başıyla onayladı. “Biraz daha sabredin. Eğer kısa süre içinde uyanmazsa gidip birkaç bento alırım.“
Gidişi tek başına otuz dakika süren, ortalama lezzette ve fiyatta yiyecekler satan bir kombiniye mi, yoksa pahalı ama kalitesiz bentolar satan daha yakındaki bir süpermarkete mi gitsem diye kendi içimde tartışıp duruyordum.
“Şu kadın çok uyuyor, haksız mıyım?“ diye mırıldandı Kouji buruk bir gülümsemeyle.
“Geçen pazar bütün gün uyudu, anca pazartesi günü gözlerini açabildi.“
İnsanın uykuda geçirdiği süre uyanık kaldığı saatleri aşıyorsa, buna gerçekten yaşamak denilebilir miydi?
“Zor olmalı. Ama sanırım bu hafta sonu bir sorun çıkmayacak, sonuçta ben buradayım.“
“Artık burada mı yaşıyorsun?“
“Sayılır. Buralarda yeniyim ama umarım iyi geçiniriz,“ diyerek işi şakaya vurdum ve tokalaşmak için elimi uzattım. Kouji tereddüt etse de karşılık verdi. Teninin tuhaf derecede kaygan bir dokusu vardı; midemi bulandıran, katlanması güç bir histi bu.
“Banyo meselesi biraz sıkıntılı. Kullanmanıza izin vermek isterdim ama bağlarınızı çözdüğüm an kaçmaya kalkarsanız tam bir aptal durumuna düşerim.“
Peki bu çocuklarla ne yapacaktım? Aklıma tek bir plan ya da çözüm gelmiyordu.
Huzuru korumak adına onlara nasıl bir muamele etmem gerekiyordu?
“Şey...“ Kouji’nin cılız sesi düşüncelerimi böldü.
“Sen o kadının arkadaşı mısın?“
“Alakam bile yok,“ derken sesime umursamaz bir hava katmaya çalışsam da pek beceremedim. Yine de bozuntuya vermeden devam ettim. “Mayu’ya karşı hiçbir zaman arkadaşça hisler beslemedim, sanırım o da benimle aynı fikirde. Sadece... Üzerine titremek istediğim biri, o kadar.“
“Böyle utanç verici bir şeyi nasıl bu kadar rahat söyleyebiliyorsun?“ diye mırıldandı Anzu. Toplumun genel ahlak anlayışına göre bunlar gerçekten de utanç verici sözler miydi acaba? Bana kalırsa yaptığım İngilizce çeviriler çok daha beterdi.
“Yani, bizim aramızdaki ilişki sizinkine benziyor olabilir.“
“Benim hiç öyle bir durumum yok!“ diye araya giren Anzu, Kouji’nin tam da beni anlamak üzere olduğu o anı paramparça etti. Gözlerindeki o melankolik ifadeye rağmen Kouji hafifçe kıkırdayarak, “Haklısın,“ diye onayladı onu. Anzu belki de beklediğinden daha sert bir tepki verdiğini fark etmiş olacak ki, suçluluk duygusuyla yüzünü yeniden duvara döndü.
“Ah, yok... Yalan söyledim. Evet, yalan. Mayu ile biz daha çok yaşlı bir çift gibiyiz. Hayatta geçirdiği yılların sayısı henüz tek haneli rakamlarda olan siz ikiniz gibi değiliz yani. Böcekler üzerinden örnek verecek olursak; siz taze ağustosböcekleri gibisiniz, biz ise cırcırböceği. Gerçi erkek cırcırböcekleri dişileri tarafından yenir, bunu da unutmamak lazım.“
Ortamı yumuşatma çabalarım pek işe yaramamıştı. Kouji yüzünde acıyan bir ifadeyle bana bakarken, Anzu gözlerinden alevler saçarak dik dik süzdü beni. Benden kesinlikle sınıf başkanı falan olmazdı. Ne de olsa ben daha çok çevre düzenleme kulübü üyesi tipindeydim.
“Neyse, Mayu ile arkadaş olup olmadığımızı teyit etmek mi istemiştin?“
“Şey, aslında...“
“Mayu’dan hoşlanıyor musun yoksa?“
Kendisini kaçıran kişiye âşık olmak mı? Stockholm Sendromu dedikleri bu muydu?
“Hayır, alakası bile yok! Öyle bir şey olması imkânsız!“ Ellerini iki yana sallayıp başını hızla iki yana çevirerek bu ihtimali büyük bir telaşla reddetti. Şüpheli bir durum. Yoksa Mayu yerine benden mi hoşlanıyordu? Pek sanmam.
Kouji’nin kulaklarına kadar yayılan bir kırmızılık yüzünü esir alırken başını öne eğdi. Anzu’nun o buz gibi bakışları altında ne hissettiğini merak ediyordum doğrusu. “Gerçekten öyle bir niyetim yok,“ diyerek kendini açıklamaya çalıştı.
“Çünkü çok korkutucu...“ diye mırıldanarak cümlesini yarım bıraktı.
“Âşık olmak... Yani...“
“Vay canına, ben mi? Ben mi yani?“ diyerek sahte bir şaşkınlık nidası kopardım.
“Rahatsız edici...“
“Ha? Rahatsız edici mi?“
Kouji’nin ağzından kaçırdığı bu kelimenin üzerine atladım. Yüzünde huzursuz bir ifadeyle başını iki kez sallayarak beni onayladı; hemen ardından Anzu da ona katıldı.
“Yani, gecenin bir yarısı avazı çıktığı kadar bağırıyor. Gerçi her gece yapmıyor bunu.“
“Hmm.“
Düşünüyormuş gibi yapsam da aslında durum benim için gayet netti. Bu bir kalp rahatsızlığıydı.
“Belki de bir tür TSSB’dir...“
Acaba doktorun bundan haberi var mıydı? Mayu uzun zamandır poliklinik kontrolüne gitmemişti. Akla gelen en basit ihtimal uykusunda konuştuğu yönünde olurdu ancak bu pek olası değildi. Mayu uykuya dalma konusunda ne kadar ustaysa, uyanma konusunda da bir o kadar berbattı. Çığlık atacak enerjiyi kendinde bulması imkânsızdı.
“...Haberin yok muydu?“
Kouji’nin sorusunda bariz bir şaşkınlık tınısı vardı. Fakat bu durum benim için pek de şaşırtıcı değildi. Sonuçta Misono Mayu hakkında dişe dokunur hiçbir şey bilmiyordum. Sadece adı, lakabı ve yazar mahlası... Ve elbette, bunlardan birinin koca bir yalan olduğu gerçeği.
“Aslına bakarsan, bilmek de istemiyordum.“
Kendi söylediğim bu sözün ne kadarının yalan olduğunu ben bile kestiremiyordum. İkisi de sadece “Ha,“ ve “Hmm,“ gibi belirsiz sesler çıkararak karşılık verdiler.
Mayu’nun yanına gitmek niyetiyle ayağa kalktım ama önce göz ucuyla bu ikiliye baktım. Tepelerindeki saç diplerinden ayak parmaklarına kadar onları şöyle bir süzdükten sonra, içimden gelen anlık bir dürtüyle hareket etmeye karar verdim. “Kızgın taşa su dökmek ya da bir fıçı kirli suya bir damla şarap damlatmak gibi olacak ama yapacak bir şey yok. Çıkarın üstünüzdekileri. Yıkayacağım,“ diyerek çamaşır makinesinin olduğu yönü işaret ettim.
Onları kıyafetleriyle birlikte küvete sokmak çok daha zahmetsiz olurdu elbet ama maalesef böyle bir seçeneğim yoktu. İkisi de şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve birkaç saniyelik duraksamanın ardından nihayet teklifimi idrak edebildiler.
“Gerçekten yıkar mısın?“
“Yıkamaz mıyım?“
Benim de bir iyilik yapabileceğime inanmak bu kadar mı zor, velet?
“Bizim için uyar...“
Çocuğu biraz ürkütmüş gibi görünüyordum. Kendi tavırlarımı şöyle bir gözden geçirdim. Uluslararası lüks bir markanın çalışanı edasıyla, misafirlerime azami saygı çerçevesinde muamele etmeye karar verdim.
“Öyleyse, kıyafetlerinizi çıkarır mısınız lütfen?“
Sağ elimi nazikçe onlara doğru uzattım. Kouji tişörtünü, pantolonunu ve biraz da isteksizce iç çamaşırını teslim etti. Sıra Anzu’ya geldiğinde kız huzursuzca kıvranarak battaniyenin altına gizlendi. Ardından, battaniyenin ucunda açtığı küçük bir aralıktan, elinde yumak hâline getirdiği kıyafetlerini uzattı. Eşyaları teslim aldıktan sonra odadan çıktım.
O iğrenç kokunun kaynağı olan kıyafetlerle birlikte giyinme odasına geçip hepsini çamaşır makinesinin içine fırlattım. Daha deterjanı koymaya bile fırsat kalmadan suyun rengi bulanık bir siyaha dönüştü. Kirin boyutu gerçekten mide bulandırıcıydı. Çaresizce iç çekerek kıyafetleri önce elimde sıktım ve yüzeydeki kaba kiri akıttım. Kirli suyu boşalttıktan sonra deterjanı ekleyip makineyi yeniden çalıştırdım. Sorunsuz bir şekilde döndüğünden emin olduktan sonra sıradaki işe koyuldum.
Banyoya yöneldim. İlk iş olarak o kayganlık hissinden kurtulmak için ellerimi iyice yıkadım. Ardından küveti ılık suyla doldurarak banyoyu hazırladım. Birkaç temiz havluyu suyun içine daldırıp ıslattıktan sonra onları alıp odaya geri döndüm.
“Alın bakalım, bunlarla üstünüzü başınızı silin.“
İkisi de şaşkınlıktan donakalmıştı. Muhtemelen benden böyle bir incelik beklemiyorlardı.
“Gerçekten... Çok teşekkür ederiz,“ dedi Kouji; duyduğu minnettarlık ona içinde bulunduğu konumu bile unutturmuş gibiydi.
“Sadece üzerime düşeni yapıyorum.“
“Haklısın.“
Beni onaylayıp durma.
Kouji battaniyenin altına süzülerek Anzu’nun üzerindeki kirleri silmeye başladı. Aralarındaki bu korumacı ilişki son derece doğal ve kabullenilmiş görünüyordu. Havlu battaniyenin altından geri çıktığında, tıpkı nikotin bağlamış bir pencere camını silmişçesine sarımsı bir renge bürünmüştü. Kouji havluyu hızla suya daldırıp sıktıktan sonra işine geri döndü. İçeride ne olup bittiğini göremiyordum ama sanki paha biçilmez bir sanat eserini parlatıyormuşçasına gösterdiği o titiz özeni hissedebiliyordum. Çocuğun bu karşılıksız adanmışlığı, bana mandalina soymayı anımsatmıştı.