Yeraltındaki o boğucu, kan kokan karanlıkta kıyamet koparken, yeryüzünde de durum farksızdı. Sığınağın devasa çelik kapılarının bulunduğu yüzey alanı, adeta mahşer yerine dönmüştü. Patlamaların yırttığı toprak, siren sesleri, çığlıklar ve havalanan toz bulutları birbirine karışıyordu.
Ancak bu kaosun ortasında, soğukkanlı ve ölümcül bir düzen işliyordu.
Tümgeneral Eisenhower bizzat sahaya inmişti. Arkasında, Hükümet’in en seçkin ve ağır zırhlı koruma birliği sarsılmaz bir duvar gibi duruyordu. Eisenhower’ın gözleri, sığınağın girişinden çıkarılan ceset torbalarında ve ağır yaralılardaydı. Yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yoktu; o sadece bir satranç tahtasına bakar gibi kayıpları ve kazançları hesaplıyordu.
Sığınağın birinci ve ikinci katlarında ise tam bir “temizlik“ operasyonu yürütülüyordu. Operasyonun başında Hükümet’in en büyük silahlarından biri, Yıkım Timi Lideri Aric Torvold vardı. İçerideki işleyiş, kusursuz bir cerrahi müdahale gibiydi. Aric’in önderliğindeki Yok Etme Timi önden ilerliyor, karşılarına çıkan her Kızıl Yara üyesini acımasızca, gözlerini bile kırpmadan eziyordu. Aric’in telekinetik gücü, dar koridorlarda bir ölüm tırpanı gibi çalışıyor; militanların kemiklerini kırması veya boyunlarını bükmesi sadece saniyeler sürüyordu.
Yok Etme Timi’nin hemen arkasından ise Kurtarma Timi geliyordu. Ancak tablo hiç de iç açıcı değildi. Hükümet, sığınağın üst katlarındaki elitlerden sadece iki tanesini sağ olarak yeryüzüne çıkarabilmişti. Geri kalanlar ya ezilmiş molozların altında can vermiş ya da Kızıl Yara’nın öfkesine kurban gitmişti. Sağ yakalanan Kızıl Yara militanları ise ağır zincirlere vurulmuş, dizleri üzerine çökertilmiş bir şekilde yüzeyde bekletiliyordu.
Tüm bu kargaşanın arasında, sağlık çadırlarının olduğu bölgede tanıdık bir silüet yatıyordu. Scout. Yüzsüz İblis, şu an kanlar içinde, ağır yaralı bir hükümet askeri rolünü oynuyordu. Hükümetin kendi doktorları, ellerindeki sargı bezleri ve serumlarla bu kadim canavarı iyileştirmek için etrafında pervane oluyorlardı. Scout, acı çekiyormuş gibi inlerken, içinden bu zavallı insanların çaresizliğine ve aptallığına gülüyordu. İpler hala onun ellerindeydi.
Yüzeyin diğer tarafında, Hükümet ordusundan bağımsız, simsiyah zırhlar ve ileri teknoloji silahlarla donatılmış elit bir birlik mevzilenmişti. Pandora İlaç Şirketi sahaya inmişti.
Aeloria, Doktor’un ve Alpha’nın aşağıya inmesinin hemen ardından şirkete acil koduyla haber vermişti ve gelen destek sıradan değildi. Pandora’nın üç kurucusundan biri olan Gavren Thalor, bizzat bu elit birliğin başında duruyordu. Gavren’in yüzündeki sert ve tecrübeli ifade, etrafındaki yıkıma rağmen zerre sarsılmamıştı.
Aeloria’nın hemen önündeki sedyede ise tek kolunu kaybetmiş, ağır yaralı ve bilinci kapalı halde yatan Kızıl Yara Lideri Lyra vardı. Aeloria, titreyen elleriyle Lyra’nın yaralarına müdahale ediyor, kanamayı durdurmaya çalışıyordu.
Ağır, askeri postalların tok sesi duyulduğunda, Aeloria başını kaldırdı. Tümgeneral Eisenhower, etrafındaki koruma çemberiyle birlikte Pandora çadırına doğru yürüyordu. Adımları yavaş ama tehditkârdı.
Eisenhower çadıra girdiğinde, Gavren ve Aeloria ile göz göze geldi. Soğuk bir selamlaşmanın ardından, Eisenhower doğrudan konuya girdi.
“Hükümet, bu karanlık gününde Pandora’nın hızlı reaksiyonunu ve kurtarma operasyonlarındaki desteğini unutmayacaktır,“ dedi Eisenhower, sesi bir diplomatın pürüzsüzlüğüne ama bir askerin kesinliğine sahipti. “Birlikte çalışmamız, iki tarafın da çıkarına.“
Aeloria hafifçe başını salladı. “Pandora, insanlığın hayatta kalması için buradadır, Tümgeneral.“
Eisenhower’ın gözleri sedyede yatan Lyra’ya kaydı. Gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. “O halde insanlığın hayatta kalması için atılması gereken ilk adımı atalım. O teröristin, Kızıl Yara’nın sözde liderinin derhal Hükümet güçlerine teslim edilmesini talep ediyorum. Yargılanmayacak. Meydanda, halka açık bir şekilde idam edilecek ki, devlete başkaldıranların sonunun ne olduğu zihinlere kazınsın.“
Aeloria’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Sedyenin önüne geçerek Lyra’yı bedeniyle siper etti. “Bunu yapamayız, Tümgeneral. Kızıl Yara’nın liderini Pandora güçleri etkisiz hale getirip yakaladı. Ve bildiğiniz üzere, Pandora’nın sarsılmaz bir ilkesi vardır: Dost ya da düşman fark etmeksizin, önümüze yaralı bir beden gelirse o yara kapatılır. Bu ilkeyi, siyasi bir şov için bozamam.“
Eisenhower’ın dudaklarında alaycı, buz gibi bir tebessüm belirdi. “İşinize geldiği zaman o süslü şirket sloganlarının arkasına saklanmanın bir anlamı yok, Aeloria. Burada ahlak felsefesi yapmıyoruz.“ Ses tonu aniden bir kırbaç gibi sertleşti. “Savaşın ortasındayız. Bu kadar büyük bir yıkımı en az zararla atlatmak için ezberlenmiş sözlerin değil, aklın kullanılması gerekir. O kızı bana vermek, sizin için sıfır maliyetli bir diplomasi zaferidir.“
Aeloria yutkundu. Eisenhower haklıydı, mantıklı olan buydu ama Lyra’yı verdikleri an kendi iplerini de Hükümet’e kaptıracaklarını biliyordu. Bu durumdan nasıl kurtulacağını kara kara düşünürken ağzından şu sözler döküldü: “En azından... En azından Doktor’un gelmesini bekleyelim. Bu kadar büyük bir kararın alınması için ona da danışmamız gerekiyor.“
Ortalığa aniden ölümcül bir sessizlik çöktü. Eisenhower’ın gözlerindeki alaycı ifade yerini saf bir öfkeye ve küçümsemeye bıraktı.
“Doktor’un konumu nedir?“ diye sordu Tümgeneral, sesi tehlikeli bir fısıltı gibiydi.
“O... Pandora’nın üç kurucusundan birisidir,“ dedi Aeloria, sesini sabit tutmaya çalışarak. “Ve şirket içinde sözü geçen, operasyonları yöneten en kilit kişilerden biridir.“
Eisenhower başını iki yana sallayarak alaycı bir şekilde güldü. “Doktor Pandora içerisinde ne kadar büyük bir güce ya da konuma sahip olursa olsun, kağıt üzerinde ve hiyerarşide en üst konumda siz varsınız Aeloria. Eğer diğer iki kurucunun bu karara karşı çıkacağından korkuyorsanız, yanınızda Gavren Thalor duruyor. Sizin ve Gavren’in birlikte vereceği bir karar, diğer iki kurucu farklı görüşte olsa bile onları ezmek için yeterlidir. İkinizin otoritesi her şeyin üstündedir.“
Eisenhower bir adım daha yaklaştı, boy farkını ve apoletlerinin ağırlığını kullanarak Aeloria’yı psikolojik olarak ezmeye çalışıyordu. “Ama görüyorum ki... Eğer Pandora’nın en tepesindeki isim, kendi başına bir karar alamayıp altındaki bir personelin inisiyatifine muhtaç durumdaysa, o zaman ortada büyük bir sorun var demektir. Eğer durum buysa, ben de Hükümet adına masaya en üsttekiyle, yani sizinle değil... o ’alt elemanla’ otururum. Kuklalarla vakit kaybetmem.“
Bu, kelimenin tam anlamıyla korkunç bir aşağılamaydı. Aeloria’nın yüzü kireç gibi oldu, elleri yumruk halini aldı. Tam o sırada Gavren Thalor araya girdi. Sesi kalın, tok ve otoriterdi.
“Sınırı aşıyorsunuz, Tümgeneral,“ dedi Gavren, Eisenhower’ın gözlerinin içine bakarak. “Ben buraya sizin birliklerinizle aynı anda geldim sayılır. Aşağıdaki saha kontrolü, operasyonun başından beri Doktor’un elindeydi. Bilip bilmeden, sahanın dinamiklerine hakim olmadan aceleci bir karar almamak adına sustum. Aeloria’nın da sahayı yöneten kişiyi, yani Doktor’u beklemesi zayıflık değil, stratejik bir sağduyudur.“
Eisenhower, Gavren’in bu savunmasını bekliyormuş gibiydi. Bakışlarını tekrar Aeloria’ya çevirdi, gözleri adeta kadının ruhunu deşiyordu.
“O zaman bana şunu açıklayın,“ dedi Eisenhower, kelimeleri tek tek vurgulayarak. “Hükümetin en büyük düşmanı olan, binlerce askerimizin katili olan bu kızı bize vermemek konusunda neden bu kadar ısrarcısınız? Söyleyin bana Aeloria... Lyra, Pandora için ne ifade ediyor?“
Aeloria donup kaldı. Verecek hiçbir mantıklı, siyasi veya stratejik cevabı yoktu. Derin ve panik dolu düşüncelere dalarak nefesini tuttu.
Ve tam o anda... Çadırdaki hava aniden soğudu.
Dışarıdaki savaşın gürültüsü, jeneratörlerin sesi, askerlerin bağrışları sanki tek bir saniye içinde bıçak gibi kesilmişti. Çadırın girişindeki ağır branda yavaşça aralandı.
İçeriye giren kişinin adım sesi yoktu. Sadece varlığıyla tüm odayı ezen, nefes almayı bile zorlaştıran bir ağırlık vardı. Üzerinde soylulara yakışan, karanlık bir zarafetle tasarlanmış simsiyah bir kıyafet bulunuyordu. Yüzündeki ifade o kadar dingin, o kadar üstündü ki, içerideki generaller, kurucular ve askerler anında birer böcek gibi hissettiler.
O, tüm insanların kabul ettiği, dünya üzerindeki tüm insan krallıklarının sözüne kayıtsız şartsız itaat ettiği tek kişiydi.
İnsanlığın Efendisi... Zalthar.
Tümgeneral Eisenhower, o soğukkanlı, küstah ve rütbesiyle övünen adam, Zalthar’ı gördüğü an gözlerindeki o kibrin yerini saf bir saygı ve korku aldı. Hiç düşünmeden, refleks olarak ayağa fırladı ve topuklarını sertçe birbirine vurarak en derin askeri selamını verdi.
Aeloria’nın kalbi duracak gibi oldu. Herkes şok içindeydi. İnsanlığın Efendisi neden bu harabeye, bir savaş alanının ortasına bizzat gelmişti?
Zalthar, altın sarısı işlemeli siyah eldivenli elini hafifçe kaldırdı. Sesi ne çok yüksek ne de öfkeliydi; ama içindeki otorite, bir dağın ağırlığına eşitti.
“Doktor,“ dedi Zalthar, yavaşça. “Kendisi benimle özel bir görüşme talep etti. Ben de buraya geldim.“
Gözlerini Eisenhower ve Gavren’in üzerinde gezdirdi. “Ve ben, bu görüşme başlamadan hemen önce kapımda böyle sığ bir siyasi huzursuzluk çıkmasını istemiyorum. Aranızdaki bu küçük tartışma her neyse, şu an itibariyle ertelenmiştir. Kimin elinde ne varsa, şimdilik onda kalacak. Bu meseleyi daha sonra kendi aranızda çözersiniz.“
Eisenhower yutkundu. Zalthar’a karşı çıkmak, sadece ordudan atılmak değil, yeryüzünden silinmek demekti. “Emredersiniz, Efendim,“ dedi başını eğerek. “Lyra’nın Hükümet’e teslimi konusundaki karar ve anlaşmayı 1 hafta sonraya erteliyorum.“
Zalthar başıyla hafifçe onayladı. Ardından bakışlarını Aeloria’ya çevirdi. Aeloria, o gözlerin içine baktığında ruhunun parçalandığını hissetti.
“Doktor nerede?“ diye sordu Zalthar.
Aeloria, titreyen ve zorlukla çıkan bir sesle, “S-sığınağın içinde... Çok derinlere indiler efendim,“ diyebildi.
Zalthar, tek bir duygu bile belirtmeden, “Tamam o zaman,“ dedi.
Arkasını döndü ve çadırdan çıktı. Peşinden ne bir koruma ne de bir rehber istedi. Doğrudan Patriot’un yeryüzünde açtığı o devasa, karanlık ve dibi görünmeyen uçuruma doğru yürüdü. Uçurumun kenarında bir saniye bile duraksamadan, o dipsiz karanlığın içine tek başına atladı.
Çadırın içinde kalanlar için zaman durmuş gibiydi. Aeloria, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissederek sedyenin kenarına tutundu. Az önce hissettiği o baskı, o tarifsiz korku, beyninin hücrelerini uyuşturmuştu. Nefes nefese kalmıştı.
Gavren Thalor, Aeloria’nın yanına yaklaştı. Yaşlı kurucunun yüzünde, daha önce hiç görmediği karanlık bir ciddiyet vardı. Gözleri hala Zalthar’ın çıktığı çadır kapısına bakıyordu.
Aeloria fısıltı halinde, “O da kimdi böyle... Bu nasıl bir güç?“ diye sorabildi.
Gavren, derin bir nefes aldı ve kelimelerin ağırlığını tartarak konuştu:
“O, İnsanlığın Efendisi Zalthar, Aeloria. yaklaşık 400’lü yaşlarında. İnsan ırkının en tepesindeki o sarsılmaz tahtın tek sahibi...“ Gavren yutkundu, sesindeki o titreme sığınağın derinliklerinden gelen yankılar gibiydi. “Ve o, tıpkı Patriot gibi... bir Felaket.“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.