Bölüm 171
Çeviri: Animeci_Reyiz
19. Bölüm: Go Bilgesi
Jinshi derin bir iç çekip üzeri taşlarla dolu Go tahtasına baktı. Go eğitmeninin geçen gün söyledikleri aklına geldi.
“Söylemek zorundayım ki, bence bu muhtemelen imkânsız.“ Adam bizzat İmparator’un kendi Go eğitmeniydi ve görünüşünün aksine oldukça lafını esirgemeyen biri olabilirdi. “Beni bile yenemiyorsun, bir kez olsun hem de. Ona karşı hiçbir umudun yok.“ Go Bilgesi ifadesiz bir yüzle tahtaya beyaz bir taş yerleştirdi.
Jinshi’nin ağzından çıkan tek ses, “Hıgh,“ oldu. Başka ne diyebilirdi ki? Oldukça iyi bir oyun çıkardığını düşünmüştü ama Bilge tek bir hamleyle her şeyi altüst etmişti.
İşlerin bu noktaya varabileceğini gayet iyi biliyordu: O, her işten biraz anlayan, çoğu şeyi belli bir dereceye kadar yapabilen biriydi. Fakat en iyi ihtimalle, bunlarda ortalamanın sadece biraz üzerindeydi. Hiçbir şeyde mükemmel değildi. Yetenekli olabilirdi ama bir dâhi değildi.
Yine de hiçbir şey yapmamaktan iyiydi.
“Joseki kalıplarını ezbere biliyorsun, hakkını yemeyeyim. Ama o belirlenmiş dizilimin dışına çıktığında, sıradan bir oyuncudan daha fazla hayal gücün yok. Daha önce hiç görmediğin bir hamleyle karşılaştığında paniğe kapılıyorsun.“
“Sözünü hiç sakınmıyorsun, değil mi?“
“Bunu isteyenin sen olduğunu hatırlıyorum sanki.“ Bilge, Suiren’in onlar için hazırladığı çöreklerden bir ısırık aldı. Bu atıştırmalık Go oyununun o zarif doğasına ters düşüyor gibi görünebilirdi ama anlaşılan o ki tatlı bir şeyler yemek oyuncular arasında âdettendi. Düşünmek doğal olarak tatlı krizine yol açardı—ya da en azından malum ucube stratejistin sürekli tatlı yemesini meşrulaştırdığı mantık buydu.
İmparator eğitmenini Jinshi’ye ödünç vermeyi kabul ettiğinden beri, günlerdir işten sonraki her vaktini harıl harıl Go çalışarak geçiriyordu.
Yeteneksiz.
Basit hamleler.
Aşırı hırslı birinin sıkıcı oyun tarzı.
Evet, eğitmen kelimenin tam anlamıyla acımasızdı. Jinshi başlarken Bilge’den duygularını incitmekten çekinmemesini istemişti, adam da onun bu sözünü harfiyen yerine getiriyordu. Jinshi, Bilge’ye tüm öğrencilerine karşı bu kadar acımasız olup olmadığını sorduğunda, “Söylediklerimden dolayı beni cezalandıramayacak rakipler seçiyorum,“ diye yanıtlamıştı. Son derece temkinliydi.
Ayrıca bir insanı nasıl motive edeceğini de iyi biliyordu: “Bu şekilde oynayarak o ucubeyi yenebileceğini mi sanıyorsun?“
Jinshi siyah bir taş alıp tahtaya yerleştirdi; bunu yaparken bile doğru hamle olup olmadığından emin değildi.
Go Bilgesi’yle çalışıyordu çünkü o ucube stratejisti (namıdiğer Lakan’ı) bu oyunda yenebilen tek kişinin o olduğunu duymuştu.
“Yani. Kazanamayacağıma ikna oldun mu?“
“Tamamen ikna oldum. Fazlasıyla dürüstsün, Ay Prensi. Fazlasıyla dosdoğru oynuyorsun.“ Nedense bu sözler Go Bilgesi’nin ağzından çıkınca pek de iltifat gibi tınlamıyordu.
“Öyle de olsa, onu alt etmenin bir yolunu bulmalıyım.“
“Ben de sana bunu nasıl yapacağını öğretmeye çalışmak için buradayım. Ama bu kesinlikle umutsuz bir vaka.“ Go Bilgesi bir çörek daha çiğnedi.
“Bana bir şans ver, kazanmanın herhangi bir yolunu—yüzde bir ihtimal bile olsa.“
“Lakan en iyi günündeyse, iki maçtan birini kazanırsam kendimi şanslı sayarım. Tabii ben de en iyi günümdeysem.“
“Korkarım ne demek istediğini anlamıyorum...“
Go Bilgesi bu oyunda Lakan’dan daha iyiydi; zaten bu yüzden ona Go Bilgesi deniyordu.
“Ah, bence gayet iyi anlıyorsun. Sana şunu sorayım Prens: Çıplak ellerle bir ayıyı yenebileceğini düşünüyor musun?“
“Elbette hayır.“
“Peki ya bir kurdu?“
“Şartlar benden yanaysa, belki... Ama zor olurdu.“
“O zaman bir köpeği.“
“Sanırım aşağı yukarı idare edebilirim.“
Bu, avlanırken acı bir şekilde öğrendiği bir dersti: İnsanlar boyutlarına göre şaşırtıcı derecede zayıftı. Hayatta kalmalarını sağlayan şey alet kullanmalarıydı; teçhizatsız, silahsız bir insan için sokak köpeği bile fazla gelebilirdi.
“Galip gelmek için neye ihtiyacın olurdu?“ diye sordu Go Bilgesi. Tahtaya bir taş daha yerleştirerek Jinshi’den yeni bir inilti kopardı: Eğitmeni onun içini yine bir kitap gibi okumuştu.
“Yara almadan kurtulmak için mi? Bir tüfek ideal görünebilir ama yaratığı vurabileceğimden emin değilim. Sanırım kılıcı, alışkın olduğum bir şeyi tercih ederdim. Ya da belki bir hançer ve kollarımı korumak için zırhlı eldivenler.“
Kılıçla, en azından dar bir alanda kendi başının çaresine bakabilirdi. Açık alanda işi çok daha zor olurdu. Hayvanı çevikliğinin işe yaramayacağı bir yere çekerdi—sonra hayvanın zırhlı önkolunu ısırmasına izin verir, o sırada da boğazına saldırırdı.
“Görünüşün zarif olabilir ama anlaşılan gerektiğinde kirli taktikler kullanmaktan çekinmiyorsun.“
“Bu benim tercihim olmazdı. Sadece kılıç konusunda o kadar yetenekli değilim,“ diye yanıtladı Jinshi. Basen olsa çok daha iyi iş çıkarırdı. Muhtemelen o ayıyla bile yüzleşebilirdi diye düşündü Jinshi—ama o bile böyle bir karşılaşmadan ağır yaralı çıkardı. “Hımm. Bu durumda, tam da işine yarayabilecek bir stratejim var.“
“Strateji mi?“
“Ah, özel bir şey değil. Sadece oranları kendi lehine çevirmenin bir yolu.“ Go Bilgesi sinsi sinsi gülümsedi ve dünyaya sunduğu o sakin, kültürlü görünüm bir anlığına tamamen yok oldu. “Hiçbir kuralı çiğnemek zorunda kalmazsın. Çünkü kurallar, tahtanın dışında olanları kapsamaz.“
Jinshi yutkundu.
Go Bilgesi’nin sözleri son derece netti: “Eğer bu yöntem işe yaramazsa, yaşadığın sürece Sir Lakan’ı asla yenemezsin.“
“Kaybettim...“
Tahtadaki alanları, ele geçirdiği taşları defalarca sayıp dursa da, kendi sayısını rakibininkinden fazla çıkaramıyordu. Aradaki fark sadece iki puandı—ama bin puan da olabilirdi, değişen bir şey yoktu.
Oyunun ortalarında görünüşte sarsılmaz bir üstünlük kurmuştu. Kendi bölgesi güvendeydi ve rüzgârın tersine dönmesi imkânsız görünüyordu. Jinshi bariz bir şekilde kötü bir hamle de yapmamıştı—ve yine de atıştırmalıklarını mideye indiren bu saygıdeğer şahsiyet, aradaki farkı kör edici bir hızla kapatmayı başarmıştı.
Basen ve birkaç koruma yakınlarda dikiliyordu. Go turnuvasının üzerinden birkaç gün geçmişti. Jinshi ofisinde çalışırken, tek gözlüklü stratejist hiçbir uyarıda bulunmadan çıkagelmişti.
“Devam edelim,“ demişti. Eğer sadece işten kaytarıyor olsaydı Jinshi onu geri çevirebilirdi ama öğle tatiliydi.
Ofisin yakınlarındaki açık hava köşkünde bir Go tahtası ve taşlar onları bekliyordu; tahta, oyunları o kaba şekilde bölündüğünde nasılsa tam da o hâle getirilmişti. Birkaç meraklı uzaktan izliyordu ama Jinshi’nin onları uzaklaştırmak ya da bu oyunu reddetmek için hiçbir sebebi yoktu.
Tiyatrodaki o yarım kalan maçlarından bu yana, avantajını pekiştirip zaferi nasıl elde edebileceğini defalarca düşünmüştü. Böylesine ezici bir üstünlük kurduktan sonra kaybedebileceğine inanamıyordu.
“İmkânsız...“ demişti Basen şaşkınlıkla. İmkânsız: Evet, bunu anlatacak tek kelime buydu. Bu adamın kafasının içi kimbilir nasıldı?
Go Bilgesi’nin sözleri kulaklarında çınlıyordu: “Yaşadığın sürece Sir Lakan’ı asla yenemezsin.“
Jinshi’nin eğitmeni neden rakibini bir insana değil de bir canavara benzetmişti? Jinshi içine oturan bir pişmanlık hissetti. Bir ayı, bir kurt, bir köpek: Lakan bunların hiçbiri değildi. O başlı başına bir canavardı ve Jinshi bu gerçeği idrak edememişti.
Lakan tek gözlüğünü düzeltti, meyve suyundan koca bir yudum aldı; her hâlinden sağlığının yerinde olduğu belliydi. Yeterince uyuyordu ve şu an peş peşe oynadığı amansız Go maçlarının yorgunluğunu taşımıyordu. Ne içeceğinde ne de atıştırmalıklarında alkol vardı, yani zihni pırıl pırıldı.
Jinshi kendini tarifsiz derecede sefil hissediyordu. En bel altı numaraları kullanmış ve yine de kaybetmişti. Havalara girmek gibi bir derdi yoktu ama bu durum ona kendini fazlasıyla zavallı hissettiriyordu. Eğer izleyiciler olmasaydı, yüzüstü tahtaya kapanıp inlerdi.
Jinshi kalan son onur kırıntılarını toplayıp istifini bozmamaya çalıştı. Övünebileceği tek bir özelliği varsa, o da arka sarayda geçirdiği süre boyunca geliştirdiği o kalın derisiydi.
Başını dik tutmalıydı. Yenilgiyi olgunlukla karşılayabilen biri gibi davranmalıydı.
Tam başını kaldıracaktı ki tahtanın üzerinde bir parmak belirdi. “Oyunun sonundaki şu hamle. Şuraya oynamalıydın,“ dedi Lakan.
Jinshi şaşkınlıkla ona baktı. Ucube, kirli sakallı çenesini kaşıyor ve işaret etmeye devam ediyordu. “Ve şurası. Sonra beyazın gidecek hiçbir yeri kalmazdı...“
Mırıldanarak konuşuyordu, bu yüzden onu duymak zordu ama Jinshi’nin hatalarını tek tek açıkladığı su götürmez bir gerçekti.
Stratejistin yaveri hayretle, “Efendi Lakan analiz mi yapıyor?“ dedi.
“Analiz mi?“ Bu sözler seyirciler arasında bir uğultuya sebep oldu.
Adeta yoktan var olmuş gibi aniden ortaya çıkan Lahan, “Saygıdeğer üvey babam bu tür maç sonu değerlendirmelerini çok nadir yapar,“ dedi. Maçın devam edeceğini duyup koşa koşa gelmiş olmalıydı çünkü hafifçe nefes nefeseydi. “Bu, Ay Prensi, onun dikkatini çekmeyi başardığınız anlamına geliyor olmalı.“ Son sözlerin üzerine bilhassa basarak söylemişti.
“Şimdi, bu hamleyi neden yaptım ki? Hımm...“ Ucube bir analizden ziyade, oyun üzerine kendi kendine bir iç hesaplaşma yapıyor gibiydi. Yaptığı o kritik hatadan bahsediyor gibi görünüyordu; bunu neden yaptığını kendi de anlamamıştı.
Yorgunluk, bitkinlik ve alkol yüzünden beyni bulanmış olmasına rağmen oyunun her bir hamlesini hatırlıyordu.
Jinshi sadece gülebildi.
Jinshi’nin yanına gelen ucube, “Her neyse, eğlenceliydi,“ dedi. “Neyin peşindesin bilmiyorum ama yöntemlerin büyüleyiciydi.“
Ve sonra Go tahtasını öylece bırakıp elindeki şişeyi sallayarak uzaklaştı.
Jinshi arkasından bakakalmıştı. Kalabalık dağılmaya başladı. Seyircilerden birkaçı Jinshi’ye yaklaşmak istiyor gibi görünüyordu ama Basen ve diğer korumaların buna hiç niyeti yoktu.
Jinshi’nin yanında sadece Lahan kalmıştı, öylece dikiliyordu. Basen onun varlığından pek hoşnut değildi ama sesini de çıkarmadı. Lahan’la nadiren konuşurdu, zaten konuşsalar da pek iyi anlaşacakları söylenemezdi. Lahan, “Yardımım yeterli olmadığı için ancak özür dileyebilirim,“ dedi. “En azından babam memnun görünüyordu sanırım.“
“Memnun mu?“ diye tekrarladı Jinshi. “Benim o acınası stratejimden mi?“ Alaycı bir tebessüm etti; kendisiyle alay edildiğini hissediyordu.
“Planınızın detayları onun umurunda değil. Eğer onun için ilginç olduğunu söylüyorsa, öyledir.“
Jinshi tam olarak anlayamamıştı. Lahan’ın sözleri ona tanıdık geliyordu—belki stratejistle olan kan bağı yüzündendi, belki de böylesine eşsiz yeteneklere sahip olanlar doğaları gereği birbirlerini anlıyordu.
Jinshi en sonunda içini kemiren o soruyu dile getirmeye karar verdi. “Sir Lakan neden ille de bir Go turnuvası düzenlemek istedi? Dürüst olmak gerekirse, işin ucunda para olsun ya da olmasın, canı ne zaman isterse o zaman Go oynayacağını düşünürdüm.“
“Evet, kendi hâline bırakılsaydı muhtemelen öyle yapardı.“ Lahan bir kitap çıkardı—tüm bu çılgınlığı başlatan, stratejistin o Go kitabıydı. “Bu kitap, saygıdeğer babamla belli bir kadın arasında oynanan maçların pek çok kaydını içeriyor. Bazıları yirmi yıllık—ama hamle dizilimleri babamın hafızasında hâlâ capcanlıydı. Dün kimi gördüğünü bile hatırlamayan bir adamdan bahsediyoruz! Bu maçlar onun için paha biçilemez... ve artık yenileri olmayacak. Geriye kalan tek şey bu.“
“Ah...“
Jinshi’nin “kadın“ın kim olduğuna dair makul bir tahmini vardı: Verdigris Evi’nden bir fahişe ve Maomao’nun annesi. Geçen yıl Lahan onu büyük bir masrafa girerek satın almıştı ama kadın bu yılın baharında ölmüştü.
“Onun gibisi bir daha asla gelmeyecek. Sanırım babam da bunun farkında... Ama belki de geçmiş maçların bu kayıtlarından ilham alarak, ona benzer bir oyun tarzına sahip birinin ortaya çıkabileceğini umuyordu.“
“Yani geçmişi diriltmeye mi çalışıyordu?“
“Sanmıyorum. Aksine, geleceğe bir köprü kurmaya çalıştığına inanıyorum. Ya da belki de saygıdeğer babam o kadar ilerisini düşünmüyordur.“ Lahan ensesini kaşıdı, aniden huzursuzlanmıştı. “Keşke sizinki gibi diğer maçlarının da analizini yapsaydı. Ya eğitim maçları için para ödeyenler paralarını geri isterse?“
“Eğitim... Derken?“ dedi Jinshi. Stratejiste karşı bir el oynama ayrıcalığı için para ödenebileceğini duyduğunu hatırlıyordu—gerçi bu maçların çoğu Lakan’ın rahatsızlığı sebebiyle ertelenmişti.
“Son birkaç gündür o eğitim maçlarını toparlamaya çalışıyoruz. Uf, söylemekten çekinmiyorum, herkesin programını ayarlamak tam bir kâbustu. Hatta az önce başka biriyle maç yapıyordu ve biter bitmez aniden ortadan kayboldu. Onu nerede bulabilirdim ki, burası dışında?“
Demek az önceki nefes nefese kalışının sebebi buydu.
“Bir soru sorabilir miyim acaba?“ dedi Lahan.
“Evet? Nedir?“
“O küçük numarayı aklınıza sokan Go Bilgesi miydi, Efendi Jinshi?“
Bu aslında bir soru değildi. Bilge turnuvadaydı; Lahan muhtemelen neler döndüğünü gayet iyi biliyordu.
“Eğitimim için haklı olarak İmparator’a ait olan zamanı ödünç alıyordum,“ dedi Jinshi.
“Ah. Eh, o zaman her şey mantıklı geliyor,“ dedi Lahan ve başını salladı. “Babam, Bilge’yle oynadığı maçlarda elinin altında hep tuzlu atıştırmalıklar olmasından sık sık şikâyet eder.“
“Ah,“ dedi Jinshi. Demek ki o adam da gerçekten bir ayının karşısına çıplak ellerle çıkmak istemiyordu.
“O hâlde, ben artık müsaadenizi isteyeyim... Ah, bir şey daha,“ dedi Lahan ve hafifçe sırıttı. “Geçen gün getirdiğiniz o ikramlıklar. Saygıdeğer babam onlara epey vurulmuş gibi görünüyor. Nasıl yapıldıklarını öğrenmek istiyor—ideal olarak alkolsüz tabii. Ayrıca, nasıl davrandığını biliyorum ama babam borçlu kalmaktan nefret eder.“
“Hiç de öyle görünmüyor.“
“Gerçek bu. Borçlarını unutsa bile,“ dedi Lahan sessizce, manidar bir tonda. Sonra koşturarak uzaklaştı.
Jinshi’nin yanına gelen Basen, biraz rahatsız görünerek, “Epey derin bir sohbete benziyordu. Her şey yolunda mı?“ diye sordu.
“Yolunda mı? Sadece havadan sudan konuşuyorduk. Suiren’den o atıştırmalıkların tarifini yazmasını ister misin?“
“Ş-Şey, e-evet efendim.“
“Alkolsüz. Anlaşıldı mı?“
“Evet efendim.“
Jinshi köşkten ayrılırken Basen de şaşkın bir hâlde onu takip etti.
Geri döndüklerinde Jinshi’nin ofisinde onları bekleyen bir şey vardı.
Jinshi, “Neler varmış burada?“ diye sordu. Basen nesnenin üzerindeki bezi kaldırdığında, askerî strateji oluşturmak için kullanılan türden bir Go tahtası ortaya çıktı. Stratejistin ofisinde bulunanın daha basit bir versiyonuydu—fakat üzerindeki taş dizilimini gören Jinshi tek kaşını kaldırdı.
“Borçlu kalmaktan nefret eder, ha?“ diye mırıldandı.
Jinshi, Li’nin kuzeyinde ve batısında patlak verecek sorunları öngördüğü için ordunun güçlendirilmesinin en ateşli savunucularından biri olmuştu.
Baryou odanın kendi köşesinden başını uzattı. “Dizilimi yeniden ayarlarken harika bir iş çıkarmış, değil mi? Endişe ettiğiniz her şeye bir çözüm getirmiş, Efendi Jinshi.“
“Bana bundan biraz daha fazlasını borçlu hissedeceğini ummuştum.“
Maamei elinde bir tomar evrakla odaya girdi ve anında Jinshi’ye çıkıştı. “Ne demek istediğinizi inanın bilmiyorum ama hâlâ yapmamız gereken işler var—şu ufak molanızdan arta kalan işler. Umarım elinizi çabuk tutup bunları bitirirsiniz. Yıl sonunda düzenlenecek pek çok tören var, bu yüzden bundan sonra hiç tatil yapamayacağınızı hesaba katarak hareket etmenizi tavsiye ederim.“
“Evet, biliyorum.“ Jinshi acı acı gülümsedi ve işine koyulmaya karar verdi. Zaten yığınla işi olduğu su götürmez bir gerçekti. “Maamei,“ dedi.
“Buyurun efendim?“
Jinshi hâlâ halletmesi gereken bir mesele daha olduğunu hatırlamıştı.
“Senden benim için üç mektup teslim etmeni isteyeceğim.“ Masasının çekmecesini açtı.
“Elbette efendim. Kimlere?“ Ona sorgulayan bir bakış attı; mektupların üzerindeki adresleri gördüğünde ise kafasındaki sorular daha da çoğaldı.
“Mümkün olan en kısa sürede lütfen—ama elinden geldiğince gizlilik içinde yürüt. Bir de at arabası hazırlat.“
“Emredersiniz efendim.“ Bu meselenin üzerine fazla düşmemesi gerektiğini anlayacak kadar feraset sahibiydi. Hiçbir şey sormadan mektupları aldı ve odadan çıktı.
“Belki de çok erken davranıyorum ama ne yapalım, öyle olsun,“ dedi Jinshi. Özel yetenekleri yoktu; oyalanırsa çok geç kalacaktı. O raddeye gelmeden hamlesini yapmak zorundaydı.
Yine de, gerçekten de—
“...gerçekten bana borçlu kalmasını isterdim.“ Jinshi uzun bir iç çekerek masasına geri oturdu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.