Bölüm 29
Her neyse, nihayet sıcak bir banyo yapabilmişti.
Otelin banyosu hayal ettiğinden daha büyüktü. Banyo suyuna esansiyel yağ damlatılmıştı ve buharlaşan sudan yoğun bir lavanta kokusu yayılıyordu. Küvetin yanında çeşitli banyo malzemeleri vardı: kokulu sabunlar, saç yağları, süngerler, büyük havlular, yüz havluları, taraklar, nemlendirici kremler, kolonyalar ve parfümler.
Bo Li, parfümlü sabunu cildine sürmek için süngeri kullandı. Bir saatten fazla süre ovunduktan sonra banyodan çıktı.
Işınlandığından beri gözeneklerinin ilk kez bu kadar temizlendiğini hissetti. Sanki 1,5 kilo hafiflemiş gibiydi.
Islak saçlarını havluyla kuruturken, Erik’in nasıl banyo yapmasını sağlayacağını düşündü. Ancak odaya döndüğünde onun gitmiş olduğunu fark etti.
Aniden belirmelerine ve kaybolmalarına alışmıştı. Çok fazla üzerinde durmadı, sadece gece yarısı yanına başka birini sürükleyip getirmemesini umdu.
Her neyse, sonunda bu bedenin nasıl göründüğünü tam anlamıyla görebilmişti. Bu beden, günümüzdeki haline çok benziyordu. Neredeyse tek yumurta ikizi gibiydiler. Babası Fransızdı ve ondan yüksek bir burun kemeri, derin göz çukurları, açık ten ve burnunda çok belli olmayan birkaç açık kahverengi çil almıştı.
Günümüzdeki bedeni ile bu beden arasındaki tek fark, kendisinin siyah saçlı, bu bedenin ise kızıl saçlı olmasıydı.
Daha doğrusu, zencefil rengi saçları vardı. Belli ışıklar altında, gösterişli kırmızı bir tona bürünüyordu.
Bo Li artık bu bedenin neden erkek gibi giyindiğini tahmin edebiliyordu. Kızıl saçlı insanlar, özellikle kızıl saçlı kadınlar her zaman ayrımcılığa maruz kalırdı.
Çehov bile romanlarından birinde “Kızıl saçlı kadınlar kurnaz, ikiyüzlü, kötü niyetli ve sinsi olur,“ diye yazmıştı.
Bunu alaycı bir dille söylemiş olsa da, o dönemde kızıl saçlı kadınlara karşı bir önyargı olduğu kesindi.
Bo Li, orijinal sahibinin annesinin onu neden erkek gibi giydirdiğinden emin değildi ama bunu bir erkek evlat istediği için değil, onu korumak amacıyla yaptığına inanmak istiyordu.
Satın aldığı elbiseler yatağın üzerine yayılmıştı.
Bo Li baskılı elbiselerden birini eline aldı ve giydi.
Saçları çok kısaydı ve kulaklarına bile yetişmiyordu ama elbiseyle sırıtmıyordu. Aksine, düzenli bir “vahşi“lik hissi veriyordu.
Kadınsı tarzdaki tüvit şapkasını taktı ve bağcıklarını çenesinin altında bağladı. Odadan çıkarsa kimsenin onun Bay Clermont olduğunu tahmin edemeyeceğini düşündü.
Bu dönemde açıkça erkek kıyafetleri giyen kadınlar vardı ancak bu kadınlar tiyatrolarda veya sirklerde çalışan sanatçılardı. Kadınların erkek kıyafetleri giymesi edepsizce kabul edilirdi. Gerçek bir hanımefendi asla pantolon giymezdi.
Onlar için iç çamaşırı niteliğindeki pantolonlar, eteklerin ve elbiselerin altında saklanmalıydı. Bunları açıkta bırakmak kesinlikle tabuydu.
Sadece pantolon giymek, kamuya açık alanda bacaklarını sergilemek gibiydi. Sadece kankank dansı yapan kadınlar, iç çamaşırı sayılan kıyafetlerini açık ederdi.
Bu yüzden izleyiciler, şovlarda erkek kılığında güzel kadınları izlemeye bayılırdı. Sahnedeki kadınlar, kadın beyefendiler gibi düzgün giyinmişti ama izleyicilerin gözünde aslında çıplaktılar.
Ne yazık ki Erik burada değildi. Onu kadın kıyafetleriyle gördüğünde vereceği tepkiyi test etmek istiyordu.
Kız olduğunu biliyordu ama onu hiç kadın kıyafetleri içinde görmemişti.
Belki de öpücüklerinin onda fazla etkisi olmuyordu çünkü onu hiç kız gibi giyinmiş halde görmemişti?
Bo Li, okumayı bitirdikten sonra Operadaki Hayalet kitabını telefonundan silip kaydetmediği için kendine kızdı.
Aksi takdirde, kitabı tekrar okurken notlar alabilirdi. Bir gün bir detayı unutup Erik’in elinde ölmemek için kapsamlı bir rehber yazabilseydi harika olurdu. Bu çok talihsiz bir son olurdu.
Bir dakika, hayır. Orijinal esere referans olmadan da bir rehber yazabilirdi.
Bo Li burada ne kadar kalacağını bilmiyordu. Orijinal eserin detaylarını hâlâ hatırlıyordu ama bir yıl, iki yıl, beş yıl... on yıl sonra ne olacaktı?
O zamana kadar her şeyi hatırlayıp hatırlayamayacağını kim bilebilirdi?
Bunu düşününce hemen çalışma masasının çekmecesini açtı, boş bir defter buldu ve tükenmez kalemle yazmaya başladı.
Erik’in yazdıklarını okuyabileceğine dair bir endişesi yoktu. Ne kadar zeki olursa olsun veya kaç dil bilirse bilirse bilsin, basitleştirilmiş Çinceyi okuyamazdı.
Basitleştirilmiş Çince karakterlerin kökeni karmaşıktı. Modern basitleştirilmiş Çincenin prototipleri zaten var olsa da, arada yüz yıllık bir gelişim ve inovasyon farkı vardı.
Eğer notlarını kelime kelime tercüme edebilecek bir Çinli bulamazsa, yazdıklarını anlaması imkânsızdı.
Bo Li önce orijinal eserin taslağını yazdı. Sonra orijinal eser, müzikal ve korku filmi arasındaki farkları not etti. Sonunda kendini uyardı: Eğer beni öldürmek isterse, çatışmayı çözmenin en iyi yolu onu öpmek, ona sarılmak veya başka bir fiziksel temasta bulunmak.
Biraz düşündü ve ekledi:
1.) Şu an 1888’in Ekim ayının ikinci yarısındayız. Yüzünü henüz görmedim ama ne olursa olsun, gördüğümde korku, şok veya tiksinti göstermemeliyim. Aksi takdirde korkunç şeyler olur.
2.) Durumuna karşı olabildiğince sempatik olmalıyım. Ancak unutmamalıyım ki o son derece tehlikeli ve nadiren konuşuyor. Dolaylı yoldan iletişimi öğrenmeli ve benzer deneyimlere sahip kişilere karşı daha anlayışlı olmalıyım.
3.) Burası ne orijinal eser ne de müzikal versiyonu. Ne kadar tehlikeli ve tetikte olduğunu hafife alma. Aşırı şeyler yapabilir. Çok ama çok temkinli olmama rağmen birkaç kez elinde ölmekten döndüm.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.