Bölüm 137
Bölüm 137 - Bütün Gözler Üzerimde
Çeviri: Raban
Parlak Şato’nun ana salonu muhteşem ve görkemli bir yerdi. Sabah güneşinin yumuşak ışığı yüksek pencerelerden içeri süzülüyor, beyaz mermer duvarlardan yansıyarak salonu parlak bir ışıltıyla dolduruyordu. Duvarları süsleyen ince işlemeler onlarca metre boyunca uzanıyor, krallara yaraşır görkemli bir desen oluşturuyordu.
Salonun en ucunda, bir merdivenle çıkılan, duvarın içine gömülü karanlık bir oyuk; bir girinti vardı. Bu girintinin arka duvarına çok sayıda küçük delik açılmıştı. Güneş ışığı deliklerden süzülüp karanlığın içinde parlayınca, yıldızlı bir gecede gökyüzünden koparılmış bir parça sanki şatonun içine hapsedilmiş gibi görünüyordu.
O ışığın altında boş, beyaz bir taht duruyordu.
Sunny birkaç saniye boyunca tahta baktı. Sonra gözlerini indirip kendilerini seyreden yüzlerce insana göz gezdirdi.
Uzun ahşap masalar, büyük salonun bir ucundan bir ucuna sıralanmıştı. Her türden Uyuyandan oluşan kalabalık, masaların ardındaki kaba tahta sıralara oturmuş, yemeklerini yiyordu. İnsanların nasıl gruplandığına bakılırsa aralarında belli bir hiyerarşi vardı ama Sunny bunun nasıl işlediğini henüz çözememişti.
Şu anda çoğu onların bulunduğu tarafa bakıyordu.
Sunny yutkundu.
Bütün bu insanların aslında ona bakmadığını anlaması birkaç saniyesini aldı. Aslında hepsinin gözü Cassie’deydi. Güzelliği karşısında herkes şaşkına dönmüştü.
‘S*ktir be.’
Tam da düşündüğü gibi, bu durum başlarına bela açacağa benziyordu.
Bu sırada kör kız, görünüşünün yol açtığı hareketlilikten tamamen habersizdi. Sunny’nin kaslarının birden gerildiğini hissedince sordu:
“Sunny? Neden durdun?”
Sunny gözlerini kıstı, Uyuyan kalabalığına atabildiği en tehditkâr bakışı attı ve donuk bir sesle cevap verdi:
“Manzaraya bakıyorum.”
Ardından yemekleri paylaştıran genç kızların yanına gitti. Dumanı tüten iki tabak canavar eti yahnisi aldıktan sonra Cassie’yi masalardan birinin ucundaki boş sayılabilecek sakin bir yere oturttu. Çaya oldukça benzeyen bir şeyden iki kupa almayı da başardı.
Oturunca kaba saba yapılmış çatal kaşığı Cassie’nin eline verdi ve kendi tabağına baktı.
Bu kadar dikkat çekmelerinden hiç hoşlanmamıştı.
“Şuna bak, Cas! Sebze bile koymuşlar. Yemin ederim benim yahnide en az iki parça… şey var… domates galiba. Yoksa adı havuç muydu? Kırmızı renkli ve patatese benzeyen şeyin adı neydi Cas?”
Sunny hayatı boyunca yalnızca Akademi’nin yemekhanesinde sebze görmüştü. Bu yüzden hangisi hangisydi ayırt etmekte pek iyi sayılmazdı. Öğretmen Julius da gerçek dünyaya ait bir sebzeyle Rüya Diyarı’nda karşılaşma ihtimali çok düşük olduğu için bu konudan yalnızca kısaca bahsetmişti.
Daha doğrusu, Sunny’ye Dünya’da en sık rastlanan sebzelerin resimlerini şöyle bir göstermiş ve bir gün olurda bir yerde karşısına çıkarda ona, ‘Hah, ben bunu bir yerlerde görmüştüm,’ dedirtecek olursa hemen tabanları yağlamasını ve arkasına bile bakmadan kaçmasını söylemişti.
Cassie yahniyi kokladı ve gülümseyerek cevap verdi:
“Sanırım bu pancar.”
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
“…Hmm… daha önce hiç duymamıştım.”
Yemeklerini yiyip masum masum sohbet ederken Sunny bir yandan da gölgesi aracılığıyla salondaki Uyuyanları izliyor, bir şeylerin ters gitme olasılığına karşı, tedirgin bir gerginlikle bekliyordu.
Çok geçmeden beklediği de oldu zaten.
Sert görünümlü iki genç adam birden masadan kalkıp salonu boydan boya geçerek onlara doğru yürümeye başlayınca Sunny dişlerini sıktı. Gelenlerin gözlerinde rahatsız edici bir heves ışığı vardı.
‘Hadi bakalım, başlıyoruz.’
Başını belaya sokacak onca ihtimal varken bu belanın Cassie’nin güzelliği yüzünden geleceğini kim tahmin edebilirdi? Genelde ya sivri dili ya da onların tabiriyle gıcık ve sinir bozucu davranışları ona sorun çıkarırdı.
Ama hiç dış görünüşü yüzünden başı belaya girmemişti.
‘Eh, insan ister istemez üzülüyor. Yine de kıskanmamalıyım, değil mi?’
İşin en kötü yanı, yaklaşan iki Uyuyanın Gunlaug’ın çetesinden olduğu çok belliydi. Bunu hem zırhlarından hem de silahlarını iki aptal gibi gerçek kınlarda taşımalarından anlamak mümkündü. Hatıralar istenildiği anda hiçlikten çağrılabildiğine göre silahlarını sürekli ortalıkta tutmalarının tek amacı insanlara gözdağı vermekti.
Sunny bu ayrıntıyı bir gün önce şatonun muhafızlarıyla karşılaştığında fark etmişti.
Harper ne demişti? Gunlaug’ın adamlarından biriyle bir “yanlış anlaşılma” yaşanırsa onların ne kadar ağır bir yük taşıdığını hatırlamalı ve onlara saygılı davranmalıydılar.
Başka bir deyişle, sineye çekmeliydiler.
Genç adamlar bayağı bayağı sırıtışlarla masanın onların bulunduğu tarafına doğru yaklaştı. Cassie’yi gözleriyle soydukları açıkça belliydi. Sunny başını çevirip onlara baktı.
Yakınlarda oturan Uyuyanlar kasvetli ifadelerle gözlerini kaçırdı. Hem korkmuş hem de rahatsız olmuşlardı.
‘Belki de sadece selam vermek istiyorlardır.’
Sunny ağzını açtı…
‘Saygılı ol… evet, unutma… neymiş, saygılı…’
…ve şöyle dedi:
“Ne bakıyorsunuz lan, a*ına koduğumun sapıkları?”
***
Bütün salon bir anda sessizliğe gömüldü. Sunny yine herkesin ilgi odağı hâline gelmişti.
Ama bu kez Cassie’ye değil, ona bakıyorlardı.
‘Sanırım… böylesi daha iyi?’
Birkaç saniye önce hiçbir şey görmemiş gibi davranan yan taraflarındaki Uyuyanlar iyice başlarını eğdi. Sanki küçülüp yok olmaya çalışıyorlardı.
Sunny onlara küçümseyen bir bakış attıktan sonra yeniden karşısındaki iki gence döndü. İkisi de tepelerinde dikilmiş, gözlerindeki karanlık ve tehlikeli parıltıyla Sunny’ye bakıyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir anda patlamasına Sunny’nin kendisi de şaşırmıştı. Öfkesi bir anlığına kontrolü ele geçirmiş, kelimeler ağzından öylece dökülmüştü.
Ama olan olmuştu artık.
Görünüşe bakılırsa ağabeylik içgüdüleri hâlâ yerli yerindeydi; hatta bir hayli baskındı da.
‘Siktir et. Madem bela arıyorlar, karşılığını alacaklar.’
Artık geri dönüş olmadığını bilen Sunny o iki aptala öfkeyle baktı. Yanında duran Cassie başını onlara doğru çevirmişti; yüzünde tedirgin bir ifade vardı.
Aptallardan biri sırıttı.
“Hah. Biz sadece yanındaki bu güzel küçük bebekle kibarca tanışmayı umuyorduk. Ama yok illa önce benimle tanışın, öyle olmaz diyorsan, öyle yaparız. Ha, ne dersin küçük soytarı?”
Sonra yanındaki Uyuyana baktı. Diğeri Sunny’yi, gözlerinde en ufak bir eğlence belirtisi dahi olmadan süzüyordu.
Cassie kaşlarını çattı. Araya girmeye çalıştı.
“Siz neden…”
Ama tam o sırada ikinci genç adam bir adım öne çıktı ve onu bastıran bir hırıltıyla araya girdi:
“Sen bizimle nasıl konuşuyorsun lan, gerzek velet? Kim olduğumuzu biliyor musun, ha? Biz Gunlaug’ın adamlarıyız.”
Eli kılıcının kabzasında duruyordu.
Sunny durumu daha da tırmandırmanın akıllıca olmadığını biliyordu. Ama bu saatten sonra başka seçeneği kalmamıştı. Şimdi geri adım atarsa sonu felaket olurdu. Böyle insanları iyi tanırdı. Bir kez zayıflığını gördüler mi üstüne çullanırlardı.
Böyle tipler yalnızca iki şeyden anlarlardı: ya güç ya da korku.
Sunny bir elini öne uzattı, kaşlarını çattı ve iki gencin de gözlerinin içine bakarak konuştu:
“Öyle mi, tebrikler. Şimdi ben sizi buraya gömmeden önce defolsanız iyi olur.”
Eli kılıcının kabzasında duran Uyuyan, belki Sunny’nin sesinde bir şey sezmiş, belki de gözlerinde bir şey görmüş olacak ki, o an tereddüt etti. Sunny bir an için tehdidinin işe yaradığına inandı.
Ama genç adam gizlice çevresine göz atınca o küçücük umudu hemen söndü.
Yalnız olsalardı, belki Sunny’yle uğraşma konusunda bir kez daha düşünürdü. Ama bunca insanın önünde korktuğunu belli edemezdi.
Sunny önemli bir ayrıntıyı hesaba katmamıştı. Böyle zorba tipler hep korkak olurdu… Ama onları en çok korkutan şey, başkalarının onların korkak olduklarını anlamasıydı.
Gunlaug’ın adamı dişlerini göstererek tehditkâr bir şekilde sırıttı.
“Şuna bak hele, bu yerden bitme boyundan büyük laflar ediyor. Bak ne diyeceğim, seni postalamamıza ne dersin, çünkü yanındaki bu tatlı kız çok daha iyi insanlarla takılmayı hak ediyor, ha?”
Sunny gülümsedi.
‘…Desene bana iş çıktı. Belli ki bugün birkaç aptal ölecek.’
Bu sırada Cassie olanlardan hiç memnun değildi. Kaşları daha da çatıldı.
“Kiminle takılacağıma kendim karar veririm. Şimdi izin verirseniz…”
Ama Cassie’yi takan yoktu.
Sunny çoktan kendisini olabilecek en kötü ihtimale hazırlamıştı, Geceyarısı Parçası’nı her an çağırmaya hazırdı.
Tam o sırada arkasından sakin bir ses yükseldi:
“Lütfen onları rahat bırakın. Onlar benim arkadaşlarım.”
Hazırlıksız yakalanan Sunny hemen bakışını gölgesine kaydırıp arkasına baktı.
Arkasında uzun boylu, kendinden emin bir genç duruyordu. Ellerini beline koymuş, sakince onları izliyordu. Kahverengi saçları ve yumuşak hatlı, yakışıklı bir yüzü vardı. Gözleri, sıcak kanlılıkla ve dostça bir mizahla parlıyordu.
Bu…
‘Caster?!’
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.