Şehir, havan toplarının gürültüsüyle sarsılıyordu; her patlama, zemini titretiyor, binaları enkaza çeviriyordu. Zehirli duman, gökyüzünü bir kefen gibi örtmüş, havayı yanık et ve kimyasal kokusuyla doldurmuştu. Kaptan Thorne, tek bacağı kopmuş, kanlar içinde bir yıkıntının üzerinde yatıyordu. Gözleri yarı kapalı, iletişim cihazına zayıfça uzanmaya çalışıyordu, ama gücü tükenmişti. Tam o sırada, bir gölge üzerine düştü. Albay Ferid, rüzgâr yeteneğini kullanarak hızla yaklaştı, Thorne’u kollarına aldı ve bir havan mermisinin patladığı yere savrulmaktan kurtardı.
“Dayan, Kaptan!” diye bağırdı Ferid, sesi kararlı ama nefes nefese. Thorne’u sırtına aldı, tek bacağıyla topallayarak koşmaya başladı. Havan atışlarının şok dalgaları, zemini sallıyordu; Ferid, birkaç kez tökezledi, yere düştü, ama her seferinde dişlerini sıkarak kalktı. Rüzgâr yeteneği, etrafında bir kalkan gibi dönüyor, onları duman ve enkazdan koruyordu.
Aynı anda, Dev Brakk, Healer Lira’yı sırtında taşıyarak şehir merkezine doğru koşuyordu. Lira, gözyaşları içinde, hâlâ çocukların çığlıklarını duyuyordu, ama mücadele edecek gücü kalmamıştı. Brakk’ın iletişim cihazı cızırdadı, Albay Ferid’in sesi duyuldu: “Brakk! Lira’yı sığınağa götür, hemen! Leo ve Riven’ı bulamıyorsanız, beklemeyin!”
Brakk, nefes nefese yanıt verdi, “Albayım, Leo ve Riven kayıp! Onları bulmadan—”
Ferid’in sesi sertleşti. “Emir verdim, Brakk! Sığınağa gidin! Zamanımız yok!” Bağlantı, bir cızırtıyla koptu.
Thorne, Ferid’in sırtında, güçlükle konuşmaya çalıştı. “Albayım… Neden buradasınız? Merkezden… ne haber?”
Ferid, koşarken yanıt verdi, sesi yorgun ama kararlı. “Patriot’un tehlikesi merkezde belirlendi, Kaptan. Size geri dön emri verilecekti, ama iletişim çöktü. Durumu bildirmek için yola çıktım, ama… ancak gelebildim.” Bir havan mermisi yakında patladı, Ferid yine tökezledi, ama rüzgâr yeteneğiyle dengesini sağladı. “Sığınağa ulaşmalıyız. Şehir, cehenneme döndü.”
Thorne, kan kaybından başı dönerken mırıldandı, “Patriot… Felaket seviyesi… değil mi?”
Ferid, başını salladı, ama konuşmadı. Adımları hızlandı, şehir merkezindeki yer altı sığınağına doğru ilerliyordu. Havan atışlarının gürültüsü, kulaklarını sağır ediyordu.
---
Aynı anda, şehrin yıkıntılarının ötesinde, görünmez bir tepenin gölgesinde, Doktor, Alpha ve Aeloria, kaosu izliyordu. Havan mermilerinin alevleri, gökyüzünü kızıla boyuyordu. Doktor, elleri cebinde, umursamaz bir tavırla duruyordu, maskesinin ardındaki gözleri Patriot’un kırmızı aurasını takip ediyordu. Alpha, yanında, ağzı açık izliyordu; hayatında ilk kez böylesine bir güçle karşı karşıyaydı. Aeloria, korkudan titriyordu, elleri göğsünde kenetlenmişti.
Doktor, Aeloria’ya döndü, sesi soğuk ama alaycı. “İşte, Aeloria. Casian – ya da sizin bildiğiniz adıyla Patriot – ve hükümetin zavallı güçleri. Görkemli bir manzara, değil mi?”
Aeloria, korkuyla yutkundu, sesi titrek. “Doktor… Bu delilik. Casian… O bir canavar! Hükümetin havanları bile onu durduramıyor! Neden buradayız? Neden izliyoruz?”
Alpha, gözlerini Patriot’tan alamadan mırıldandı, “Bu… Bu nasıl mümkün? On yedi havan atışı, sonra mızrağı… Yirmi yedi adamı bir anda yok etti. Ben… böyle bir şey görmedim.”
Doktor, sırıttı, maskesinin ardında gözleri parladı. “Casian’a selam verelim mi, Aeloria? Ne dersin?”
Aeloria, panikle bağırdı, “Hayır! Kesinlikle hayır! Ona yaklaşmak intihar! Doktor, lütfen, geri dönelim!” Ama yanına baktığında, ne Doktor’u ne de Alpha’yı gördü. İkisi de çoktan Patriot’un koştuğu yöne doğru ilerliyordu, gölgeler arasında kaybolmuşlardı.
Aeloria, çaresizce peşlerinden koştu, “Bekleyin!” diye bağırdı, ama sesi dumanla boğuldu.
Doktor, Alpha’yla yan yana yürürken, sakin bir sesle sordu, “Alpha, onunla yarışsaydın, kazanır mıydın?”
Alpha, kaşlarını çatarak düşündü, gözleri hâlâ Patriot’un kırmızı aurasında. “Cüssesine göre hızlı, ama… beni geçebileceğini sanmıyorum. Benim hızım başka.”
Doktor, hafifçe güldü, sesi alaycı. “Güzel. Peki, beni sırtına alıp kaçsaydın? Casian bizi yakalar mıydı?”
Alpha, bu soru karşısında duraksadı, şaşkınlıkla Doktor’a baktı. “Eğer engebeli bir arazideysek… Binaların, ağaçların üstünden atlaya atlaya giderdim. O cüsseyle, ne kadar hızlı olursa olsun, benim gibi zıplayamaz. Seni taşısam bile, büyük ihtimalle yakalayamazdı.”
Doktor, sırıttı, gözlerinde karanlık bir pırıltı vardı. “Mükemmel. O zaman gitmemek için hiçbir sebebimiz yok.” Bir an durdu, sonra ekledi, “Sana emanetim, Alpha.”
Alpha, bir adım geri çekildi, kaşlarını çatarak sordu, “Dur bir dakika. Ya Aeloria? Onu asla arkada bırakmam seni bırakırım onu bırakmam”
Doktor, omuz silkti, umursamazca. “Hükümetten dolayı bize saldıracağını sanmıyorum. Ama saldırırsa… Bana saldırır, size değil.”
Alpha, şüpheyle sordu, “Sizin aranızda ne var, Doktor? Casian’ı neden bu kadar iyi tanıyorsun?”
Doktor, başını çevirdi, gözleri Patriot’un koştuğu yöne kilitlendi. “Uzun hikâye, Alpha. Çok uzun.” Sesinde, geçmişin gölgeleri vardı, ama daha fazla konuşmadı.
Arkalarından, Aeloria’nın nefes nefese sesi yükseldi. “Doktor! Alpha! Geri dönün!” Koşarak onlara yetişmeye çalışıyordu, ama Doktor ve Alpha, Patriot’un izini sürmeye devam etti. Şehir, havan atışlarıyla sarsılırken, gölgelerdeki bu takip, yeni bir fırtınanın habercisiydi.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.