Yukarı Çık




32   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   34 

           
Şehir, yanan bir cesedin son nefesi gibi tütüyordu. Havan toplarının açtığı kraterlerden yükselen zehirli kimyasal sis, bir kefen gibi sokakları sarmaladı. Leo, paramparça olmuş bir beton bloğun arkasından öksürerek doğruldu. Koşmaya çalıştığı her adım, ciğerlerine batan binlerce iğne gibiydi.

Onu buraya zorla gönderen hükümetin, şimdi yine kendi silahlarıyla onu öldürmeye çalışması acı bir ironiydi.

Tökezledi, dizlerinin üzerine sertçe düştü. Yüzünü kaplayan çamur ve küle aldırmadı. Bilinci gidip geliyordu. Zehir, damarlarında ağırlaşan bir kurşun gibiydi.

Tam o anda, üniformasının göğsünden, daha önce hiç duymadığı bir ses geldi: statik bir cızırtı, ardından acıyla boğulmuş bir fısıltı.

“...Leo! Kahretsin, cevap ver! Sinyalimi alıyor musun? ...Velet, o sensin değil mi? Cevap ver!“

Kaptan Thorne’un sesiydi.

Leo, titreyen parmaklarıyla iletişim cihazının düğmesine bastı. “Kap… Kaptan? Sinyal... sinyali aldım! Ben... hayattayım!“

“Nihayet… Sinyalin... Sinyalin aktif,“ dedi Thorne’un sesi. Bir an duraksadı, acıyla dişlerini sıktığı hışırtıdan belliydi. “Seni öldü sandım, velet. Durum raporu ver, Leo! Derhal! Tam olarak neredesin? Yaralı mısın? Ne görüyorsun?“

Leo öksürüklerinin arasında nefes almaya çalıştı. “Ben... ben Yıkılan Adalet Sarayı’nın batı kanadındayım. Her yer... gaz. Zehirli. Ciğerlerim... fena yanıyor, ama hareket edebilirim. Görünürde bir yaram yok. Siz... ekip ne durumda?“

“Anlaşıldı, Batı Kanadı...“ Thorne’un sesi onaylarcasına hırıldadı. “Dinle. Biz... ekibin kalanı güvende. Saldırı tam bir felaketti. Riven’la senin sinyalin kesildi. İkinizi de kayıp listesine yazdık. Biz... yer altı sığınağındayız.“

Thorne’un sesi tekrar acıyla kısıldı. “Ben de sığınaktayım ama... Havan saldırıları... enkaz... bacağım, fena sıkıştı. Kahretsin, ağır yaralandım, Leo. Kımıldayamıyorum. O canavar Patriot hâlâ dışarıda.
Ona Yakalanmadan Sığana gelmelisin. Sığınağın koordinatlarını şimdi cihazına yüklüyorum. Derhal buraya intikal etmelisin. Ekibi... ekibi toplamalıyız.“

Umut. Leo’nun donmuş kalbine ılık bir kan gibi yayıldı. “Anlaşıldı Kaptan. Yoldayım!“

Tam o sırada, kanala üçüncü bir sinyal bağlandı. Dijital bir sinyal sesi duyuldu.

Riven’ın sesi, statik cızırtıların arasından metalik ve duygusuz bir tonda geldi. “Kaptan Thorne. Leo. Sinyal aktif.“

Thorne’un nefesi kesildi. “Riven? Bu... bu Riven’ın sinyali mi? Riven! Durum raporu ver! Sen de mi hayattasın? Fiziksel durumun ne? Neredesin? Ne görüyorsun?“

Kaptanın sesi acıyı unutmuş, aniden bir komutan netliğine bürünmüştü. İki kayıp askeri de hattaydı.

“Onaylıyorum, Kaptan,“ dedi Riven’ın metalik sesi. “Aktifim. Yıkılan Adalet Sarayı’nın doğu kanadındayım. Görüş mesafem sis yüzünden kısıtlı. Kuzey yönümde ağır teçhizat sesi duyuyorum, muhtemelen Patriot. Fiziksel hasarım yok. Sığınağın koordinatlarını aldım. İntikal ediyorum.“

Thorne acı içinde bir an duraksadı, durumu değerlendiriyordu. “Doğu kanadı mı? Anlaşıldı. Bu... bu bir şans. Leo da Adalet Sarayı’nda. Az önce batı kanadında olduğunu rapor etti.“

Kaptan, yaralarına rağmen taktiksel bir fırsat yakaladığını düşünmüştü. “Koordinatlarınıza göre... birbirinize 500 metreden az mesafedesiniz. İkiniz için de yeni emir: Leo, Riven’ı bul. Riven, Leo’yu bul. Birbirinizi kollayın ve birlikte sığınağa gelin. İki kişi, tek kişiden iyidir. Anlaşıldı mı?“

Leo’nun kanı dondu.

Gözleri, iletişim cihazının küçük ekranındaki bağlantı koduna kilitlenmişti.

ID: 709-R

Zehri, acıyı, yıkımı... her şeyi unuttu. Midesi buz kesti.

Bu bir tuhaflıktı.

Akademideki eğitimler zihninde yankılandı. “İletişim cihazları iki şifreyle çalışır. Ana şifre, dostane bağlantı içindir. Kod ’4’ serisi ile başlar. İkinci şifre, düşman tarafından ele geçirildiğinizde kullanılır. Bu şifre sizi yine kanala bağlar, ancak kodunuz ’7’ serisine değişir. Bu, merkeze ’Düşman elindeyim, söylediklerime inanmayın’ demenin sessiz yoludur.”

Kendi kodu 411-L idi. Riven’ın kodu 479-R olmalıydı.

Ama bu kod... bu kod Yedi ile başlıyordu.

Riven düşman elindeydi.

Leo’nun nefesi kesildi. Dehşet içinde fark etti ki, sığınakta ağır yaralı halde yatan Kaptan Thorne, bu hayati protokol detayını fark etmemişti. Ve sığınağın, yani ekibin tamamının koordinatlarını Riven’a (ve onu esir alanlara) vermişti.

Ama daha kötüsü vardı. Kaptan, Leo’nun kendi ağzıyla söylediği “batı kanadı“ bilgisini, Riven’a (ve onu dinleyenlere) teyit etmişti. “Orada bir askerimiz daha var, o da batı kanadında“ diyerek onu açık hedef haline getirmişti.

Hattaki sessizlik uzadı. “Emir onayı bekliyorum, Riven, Leo!“ dedi Thorne, sesi acı ve şüpheyle gerilmişti. “Leo, senin biyo-metrik verilerin... Kalp atışların ve solunumun zıpladı. Gazın etkisi mi? Rapor ver, velet, sorun ne?“

Leo paniklemişti. Kaptanı uyarabilir miydi? “Kaptan, Riven’ın kodu-“ derse, hattı dinleyen düşman, Leo’nun tuzağı fark ettiğini anlar ve ilk hedef olarak onu avlamaya gelirdi.

Yalan söylemek zorundaydı.

Nefesini toplamaya çalıştı, sesi gazdan boğulmuş gibi çıktı. “Sadece... gaz, Kaptan. Ani bir spazm... Biyo-metriyi o tetikledi. İyiyim. Emri aldım. Riven ile buluşup... sığınağa geliyoruz.“

“Acele edin,“ dedi Thorne, sesi hâlâ gergindi ama yalanı yutmuş görünüyordu. “Kapatıyorum.“

Bağlantı kesildi. Sessizlik, havan topu seslerinden daha sağır ediciydi.

Sığınağa gidemezdi. Oraya gitmek, tüm ekibin üzerine bir tuzak çekmek demekti. Ve en önemlisi, burada kalamazdı. Düşman artık Riven’ın nerede olduğunu, tüm ekibin sığınağının nerede olduğunu ve Leo’nun Riven’a 500 metre mesafede, Adalet Sarayı’nın batı kanadında olduğunu biliyordu.

“Ben buraya kendi isteğimle gelmedim,“ diye fısıldadı Leo, kendi kendine. “Beni bu cehenneme zorla atanlar için, onların hayattaki ekibi için kendimi feda etmeyeceğim.“

Bu bir ihanetti, ama hayatta kalmasının tek yoluydu.

Yönünü tam tersi istikamete çevirdi. Zehrin bedenini sardığını, ağırlığın onu yere çektiğini bir anlığına unutmuştu. Ayağa kalkmaya çalıştı, ama bacakları onu dinlemedi.

Bir kez daha, yüzüstü çamura kapaklandı.

“Hayır... hayır, şimdi olmaz...“

Bedenini sürüklemeye çalıştı ama nafileydi. Ümitsizlik, zehirden daha hızlı yayıldı.

Tam bilinci kapanırken, yanan şehrin kırmızı parıltısı arasında, bir figürün ona doğru eğildiğini hissetti. Fiziksel olarak orada olmayan, doğrudan zihnine yansıyan bir görüntüydü bu. Yıkıntılara, zehre ve ateşe ait olmayan bir figür.

Kraliçe.

Gözleri hâlâ kapalıyken, varlığını hissetti. Soğuk, ipeksi bir his alnına dokundu.

“Bedenin zehirle boğuşurken bile,“ diye yankılandı Kraliçe’nin sesi, doğrudan zihninin içinde. “Hayatta kalma içgüdün... ve o son ihanetin... mühürlediğim bir kapıyı zorladı.“

Leo, cevap verecek gücü bulamadı.

“Sıradan varlıklar acı karşısında çöker,“ diye devam etti Kraliçe’nin bilge sesi, yanan şehrin uğultusunun üzerine çıkarak. “Bilgeler ise acıyı yakıta dönüştürür. Senin bu sanatta bir ustalığın yok. Bu yüzden şu ana kadar, o zehri senin yerine ben yönetiyordum... onu manan için bir kalkana çeviriyordum.“

Kraliçe’nin hayali, Leo’nun göğsüne dokundu.

“Ama bedeninin bir sınırı var ve o sınıra ulaştın. Bedenindeki zehir sana bu anlık gücü verse de, o hâlâ orada, Leo... damarlarında akıyor... ve seni içten içe çürütüp öldürüyor.“

Kraliçe’nin sesi, zihnindeki son bilinç kırıntısını da donduran mezar gibi bir tona büründü.

“Yaşamak istiyorsan... bir doktorun seni iyileştirmesi lazım.“

Leo’nun donuk zihni bu imkansızlığı sorgulayamadı bile.

“Ve bu savaş alanında, bu cehennem çukurunda... artık... tek bir ’doktor’ var.“

Sesi bir anda çelik gibi keskinleşti, bir uyarıdan çok bir lanet gibiydi.

“Ve şimdi beni iyi dinle, küçük asker... Öleceğin anlamına gelse bile... ondan kaç.“

“O zehir seni tamamen ele geçirmeden önce sana son bir şans veriyorum. Mühürlediğim onca yetenek... çoğu için hâlâ hazır değilsin. Ama bu acı... bu çaresizlik... ve bu öfke... Biri için mükemmel bir anahtar.“

“Şu anda seni ayakta tutacak tek bir mühür var. Öfkenin Mührü. O kilidi açıyorum.“

“Şimdi,“ dedi Kraliçe’nin sesi, tüm benliğini sarsarak, “Bedenini o saf güce teslim et. Kontrol etmeye çalışma. Sadece... HİSSET. Ve KOŞ!“

Leo gözlerini açtı.

Dünya değişmişti.

Zehir hâlâ oradaydı, ama artık bir ağırlık değil, bir yakıttı. Damarlarında akan acı, yerini saf, yakıcı bir enerjiye bırakmıştı. Göğsünden dışarıya doğru yeşil (mana) ve kırmızı (öfke) bir auranın patladığını hissetti. Bedeni tüy kadar hafifti.

Ayağa fırladı. Dünya ağır çekimde hareket ediyordu.

Koşmaya başladı. Sığınağın tam tersi yöne, şehrin bilinmeyen karanlıklarına doğru. Hızı, daha önce sahip olduğu hiçbir şeye benzemiyordu. Aklı ’gizlen’ dedi ama bedeni artık Öfke’ye aitti. Yönünü değiştiremedi.

Kontrolsüz hızı, çürümüş bir apartman dairesinin zayıflamış dış duvarına çarpmasına neden oldu.

Bir gürültüyle beton, demir ve sıva patladı. Leo, enkazın içinden yuvarlanarak, binanın zemin katına, küçük bir ateşin etrafında toplanmış yedi adamın tam ortasına daldı.

Kıyafetlerindeki yırtık pırtık kırmızı amblemlerden, onların “Kızıl Yara Örgütü“ üyeleri olduğunu anladı. Yağmacıydılar.

“Bu da ne?“ diye bağırdı adamlardan biri, aniden ortaya çıkan yeşil-kırmızı parıltılı figürü görünce.

Leo kılıcını çekti. Kılıç, aurasının etkisiyle uğursuzca parlıyordu.

İlk Kızıl Yara üyesi kılıcını kaldırdı. Leo, onun hareketini bir asır sürmüş gibi net gördü. Leo’nun kılıcı, adamın kılıcından daha hızlıydı. Darbeyi savuşturmadı; kılıcıyla, adamın kılıcına ve onu tutan koluna, doğrudan göğsüne doğru yardı. Metalin kemiği ve eti parçalayan iğrenç sesi duyuldu.

Diğer altı kişi şok içinde saldırdı. İkisi sağdan, ikisi soldan.

Leo kükredi. Bu, onun kükremesi değildi; ciğerlerinden gelen, ilkel bir hırlamaydı.

Sağındakilere döndü. İlk adamın darbesini kaba bir güçle karşıladı. Çıkan güç o kadar fazlaydı ki, adamın kılıcı kırıldı ve kendi kılıcının kabzası yüzüne çarparak onu geri savurdu. İkinci adamın kılıcı, Leo’nun savunmasındaki boşluktan faydalanıp omzuna saplandı.

Leo acıyı hissetmedi. Öfke, hissetmesine izin vermedi.

Omzundaki kılıcı umursamadan, o adamı yakasından yakaladı ve kaldırıp yakındaki ateşe fırlattı.

Solundaki iki kişi daha hamle yapamadan, Leo onlara doğru atıldı. Aurası patladı, etrafındaki enkaz parçalarını havaya uçurdu. Biri tökezledi; Leo dönerek onun bacağını biçti. Diğeri korkuyla geri çekilmeye çalıştı, ama Leo’nun hızı onu yakaladı. Tek bir darbe, adamın işini bitirdi.

Kalan iki kişi korkuyla geri çekildi. Bu bir asker değildi. Bu, auraya bürünmüş bir iblisti.

Leo onlara acımadı. Öfke, acımaya izin vermedi. Bir kasırga gibi aralarına daldı. Saniyeler içinde, yedi adam da hareketsiz bir şekilde yerde yatıyordu.

Leo durdu. Nefes nefeseydi. Bedeni hâlâ enerjiyle zonkluyordu. Omzundaki kesikten kan akıyordu ama o bunu hissetmiyordu bile. Elindeki kana ve yerdeki yedi cesede baktı.

O anda Kraliçe’nin sesi kulağında tekrar fısıldadı:

“Bu gücün bedeli budur. Her şeye saldırmak istiyorsun. Kontrol sende değil, öfkede.“

Kraliçe’nin sesi uzaklaşırken son bir uyarıda bulundu:

“Ve şimdi umarım şanslısındır, Leo. Çünkü bu öfke, yönünü kaybetmiş bir rüzgar gibidir. Ve bu şehirde... tüm rüzgarlar en büyük fırtınaya çekilir. Patriot’a.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

32   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   34