Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3 

           
**Bölüm 2: Dünyaya neler oluyor böyle? (2)**

Sabah olmadı. Sadece karanlık, kirli bir griye dönüştü.

Gece boyunca gözümü bile kırpmadım. Arada bir dalıp gider gibi oldum ama soğuk, görünmez bir iğne gibi derime her battığında irkilerek kendime geldim. Mumların ikisi bitmişti, sonuncusu da can çekişiyordu. Odanın ortasındaki halı yığınının içinde, birbirimize sokulmuş bir yumak halindeydik. Pelin sağ tarafımda, kaskatı kesilmiş bir şekilde uyuyordu. Nefes alıp verirken burnundan çıkan buharı mum ışığında görebiliyordum. Osman, annemin kucağına başını koymuştu. Annem ise… Annem uyumuyordu. Gözleri açık, boşluğa bakıyordu.

Saate baktım. Telefonumun şarjı %12 kalmıştı. Sabahın dokuzuydu. Normalde güneşin odayı ısıtması, kuşların ötmesi, sokağın gürültüsünün başlaması gerekirdi. Ama dışarıdaki tek ses rüzgarın o bitmek bilmeyen, sinir bozucu ıslığıydı.

Ayağa kalkmaya çalıştım. Eklemlerim paslanmış makine dişlileri gibi gıcırdadı. Bacaklarımı hissetmiyordum. Kan dolaşımım yavaşlamıştı.

“Nereye?“ diye fısıldadı annem. Sesi çatallıydı, boğazı kurumuştu.

“Pencereye,“ dedim kısık sesle. “Duruma bakacağım.“

Battaniyelerin arasından sıyrılıp cama yaklaştım. Dün gece bantladığımız kenarları kontrol ettim. Bantlar soğuktan sertleşmiş, bazı yerlerinden kalkmıştı. Oralardan içeriye jilet gibi ince bir hava akımı sızıyordu. Perdeyi araladığımda gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağı çözüldü.

Sokak yoktu.

Abartmıyorum, sokak diye bir şey kalmamıştı. Kar, zemin kattaki dükkanların tabelalarına kadar yükselmişti. Karşı apartmanın giriş kapısı tamamen kara gömülmüştü. Park halindeki arabalar artık sadece beyaz tümseklerden ibaretti. Gökyüzü o kadar alçaktı ki, sanki elimi uzatsam bulutlara dokunacaktım. Ve kar yağmıyordu; gökyüzü yeryüzüne kusuyordu.

“Nasıl?“ diye sordu Osman, uyanmış, yattığı yerden bana bakıyordu.

“Kötü,“ dedim yalan söylemeye gerek duymadan. “Zemin katlar gömülmüş. Biz üçüncü kattayız, şimdilik güvendeyiz ama bu hızla yağarsa...“ Cümleyi bitirmedim.

Mutfağa geçtim. Su içmek istiyordum. Tezgahın üzerindeki sürahiye uzandım. Sürahiyi kaldırdığımda içindeki suyun hareket etmediğini fark ettim. Donmuştu. Evin içi eksilere düşmüştü. Mutfak dolabını açıp plastik bir şişe buldum, içindeki suyun yarısı buzdu ama kalanıyla idare ettim.

O sırada dış kapıdan bir ses geldi.

Tıkırtı değil. Sanki çuval gibi bir şey kapıya yığılmış gibi boğuk bir *güm* sesi.

Kalbim ağzıma geldi. Salona koştum. Osman çoktan sopayı kapmıştı. Pelin korkuyla doğrulmuştu.

“Kapıda biri var,“ dedim fısıldayarak.

“Baban...“ dedi annem bir anda. Gözlerinde o umutsuz parıltı belirdi. “Baban geldi!“

“Anne dur!“ diye bağırdım ama kadıncağız o soğukta nasıl bir hızla fırladıysa tutamadım. Koridora koştu.

“Kim o?“ diye bağırmadı bile. Direkt kilide saldırdı.

“Anne açma!“ diye bağırdım arkasından. Ya dün gece duyduğum silah seslerinin sahipleriyse? Ya yağmacılarsa?

Annem kilidi çevirdi, sürgüyü çekti ve kapıyı açtı.

İçeriye öyle bir rüzgar ve kar dalgası girdi ki, koridordaki portmanto sallandı. Ve o beyazlığın içinden, kapının eşiğine yığılmış bir karaltı içeriye devrildi.

Üzeri tamamen bembeyazdı. Kaşları, kirpikleri, sakalları buz tutmuştu. Yüzü morarmış, dudakları siyaha çalmıştı. Üzerindeki güvenlikçi parkası kaskatı kesilmişti.

“Haluk!“ diye çığlık attı annem.

Babamdı.

Hemen yanına koştum. Osman da geldi. Adamı içeri çekmeye çalıştık ama o kadar ağırdı ki. Kıyafetleri buzdan bir zırh gibiydi.

“Baba? Baba duyuyor musun beni?“ Yüzüne vurdum hafifçe. Tepki vermedi. Gözleri yarı açıktı ama bebekleri kaymıştı.

“Donuyor!“ diye bağırdım. “Osman kapıyı kapat! Çabuk!“

Osman kapıyı zorlayarak kapattı. Rüzgarın sesi kesildi ama içerisi buzhaneye dönmüştü.

“Salona taşıyalım, hemen!“

Babamı sürükleyerek salona, halıların üzerine getirdik.

“Sıcak su getireyim!“ dedi Pelin panikle.

“Hayır!“ diye bağırdım. “Sakın! Şoka girer, kalbi durur. Isıtıcı falan da tutmayın. Kıyafetlerini keseceğiz.“

Cebimdeki çakıyı çıkardım. Babamın o kaskatı olmuş parkasını, pantolonunu kesmeye başladım. Elleri buz kalıbı gibiydi. Parmak uçları siyahtı. Bu iyiye işaret değildi. Kangren riski vardı ama şu an önceliğimiz onu hayatta tutmaktı.

“Üzerimdekileri çıkarıyorum,“ dedim. “Ten tene temas lazım. En iyi ısıtma yolu bu.“

Üstümdeki kazağı ve içlikleri çıkardım. Babamın buz gibi gövdesine sarıldım. Sanki bir cesede sarılıyormuşum gibiydi. Vücudumdaki bütün ısının ona aktığını hissediyordum, titremeye başladım.

“Osman, sen de öbür tarafına geç. Anne, ayaklarını ov, ama sert değil, yavaşça. Kan gitmesini sağla.“

Hepimiz babamın etrafında bir et yığını gibi toplandık. Üzerimize bulduğumuz bütün yorganları çektik. Dakikalar geçti. Babamın dişleri birbirine vurmaya başladı. Bu iyiydi. Titremek hayattı. Titremek, vücudun ’hala buradayım, savaşıyorum’ deme şekliydi.

“Su...“ diye bir inilti çıktı ağzından yarım saat sonra.

Pelin hemen yarısı erimiş su şişesini getirdi. Dudaklarına dayadı. Babam zorlukla birkaç yudum içti, sonra öksürmeye başladı.

Gözleri biraz daha netleşti. Bana, sonra anneme baktı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. O yaş bile yanağında donmak üzereydi.

“Bitti...“ dedi fısıldayarak. Sesi hırıltılıydı. “Her şey bitti İrem.“

“Şşş, tamam geçti,“ dedi annem, adamın buz tutmuş saçlarını okşayarak. “Evdesin, yanımızdasın.“

“Eve gelemedim...“ dedi babam, gözleri tavana dikili. “Servis yolda kaldı. Motor dondu. Yürümek zorunda kaldım. Kilometrelerce...“

Yutkundu. Anlatırken bile o dehşeti tekrar yaşıyordu.

“İnsanlar...“ dedi, sesi titreyerek. “Yollarda... Arabaların içinde... Hepsi donmuş. Heykel gibiydiler Alphan. Bazıları camları kırmaya çalışırken öylece kalmış. Askerler vardı...“

“Askerler mi?“ diye atıldım. “Yardım ediyorlar mıydı?“

Babam acı bir şekilde güldü, daha çok inlemeye benziyordu. “Ne yardımı oğlum? Yolları kapatmışlardı. Kimseyi geçirmiyorlardı. Şehrin çıkışlarını tutmuşlar. Bir adam... çocuğu kucağında... askere yalvarıyordu. ’Çocuğum donuyor, geçirin bizi’ diyordu.“

Sustu. Gözlerini yumdu.

“Sonra ne oldu baba?“ dedim ısrarla. Bilmem gerekiyordu. Dışarıdaki dünyanın kuralı neydi artık?

“Asker adamı vurdu,“ dedi babam dümdüz bir sesle.

Odanın içine bir sessizlik çöktü. Dışarıdaki rüzgarın sesi bile sanki utancından susmuştu.

“Ne?“ dedi Osman şok içinde. “Türk askeri vatandaşı mı vurdu?“

“Emir böyleymiş...“ dedi babam. “Virüs dediler... Karantina dediler... Yaklaşanı vuruyorlar. Üslere sivilleri almıyorlar. Kendi başınızın çaresine bakın dediler.“

Babamın elini tuttum. Isınmaya başlamıştı ama parmakları hala hissizdi.

“Silahını getirdin mi?“ diye sordum. Güvenlik şirketi onlara taşıma ruhsatlı silah vermişti geçen sene.

“Getirdim,“ dedi başıyla yerdeki ıslak kıyafet yığınını işaret ederek. “Beline sardım. İki şarjör var. Bir de...“ Elini göğsüne götürmeye çalıştı ama yapamadı. “İç cebimde... konserveler var. Şirketin mutfağından çaldım.“

Çaldım. Babam, hayatı boyunca kırmızı ışıkta bile geçmeyen adam, yemek çalmıştı.

“İyi yaptın baba,“ dedim. “Çok iyi yaptın.“

Osman kıyafetlerin arasındaki silahı ve dört tane ton balığı konservesini bulup getirdi. Silahı, siyah bir tabancayı, bana uzattı. Soğuk metali elime aldığımda garip bir ağırlık hissettim. Bu sadece bir metal parçası değildi artık. Bu, bizim hayatta kalma biletimizdi.

“Bu bina...“ dedi babam aniden canlanarak. Doğrulmaya çalıştı. “Bu binada duramayız. Burası mezar olur bize.“

“Nereye gideceğiz baba?“ dedi Pelin ağlamaklı bir sesle. “Dışarısı cehennem gibi.“

“Doğalgaz boruları...“ dedi babam. “Yolda gelirken gördüm. Bazı yerlerde borular patlamış, yanıyordu. Ama asıl mesele o değil. Binaların betonu... Bu soğuğa dayanmaz. Genleşme, donma... Beton çatlar. Bu kar yüküyle çöker bu binalar.“

Babam haklıydı. İnşaat mühendisi değildi ama yılların tecrübesi vardı. Eski İstanbul binaları normal bir depreme bile dayanıksızken, tonlarca ağırlıktaki kar yüküne ve -40 dereceleri bulan bu ani şoka dayanamazdı.

“Ayrıca,“ dedi babam bana bakarak. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir vahşilik vardı. Hayatta kalma içgüdüsüydü bu. “Aşağıdaki marketi yağmalıyorlardı ben gelirken. Birbirlerini kesiyorlardı bir paket makarna için. Yakında buraya da gelirler. Ev ev dolaşmaya başlarlar.“

“Kapıyı kilitledik,“ dedi Osman safça.

“Kapı kimseyi durdurmaz aslanım,“ dedi babam. “Açlıktan gözü dönmüş bir insanı hiçbir kapı durduramaz.“

Ayağa kalktım ve pencereye gittim tekrar. Kar hala yağıyordu. Beyaz ölüm, sessizce işini yapıyordu.

“Bugün dinleneceğiz,“ dedim otoriter bir sesle. Artık kararları ben veriyordum sanki. Babam gelmişti ama o bitkindi, liderlik şu an bendeydi. “Babamın ısınması lazım. Gücümüzü toplamamız lazım. Ama yarın...“

Herkesin yüzüne baktım.

“Yarın buradan çıkış planı yapmak zorundayız. Yoksa babamın dediği gibi, burası bizim buzdan tabutumuz olacak.“

Babamın getirdiği konservelerden birini açtık. Soğuk ton balığı hayatımda yediğim en lezzetli şey gibi geldi. Paylaştık. Her lokma midemize inen bir umut kırıntısıydı.

Ama aklım babamın anlattığındaydı. *Asker adamı vurdu.* Devlet yoktu. Kanun yoktu. Sadece biz vardık. Ve elimdeki şu soğuk metal parçası.

Silahın emniyetini kontrol edip yanıma koydum. Artık çocuk değildim. Bir erkek arkadaş, bir ağabey, bir evlat değildim.

Ben bir hayatta kalandım. Ya da en azından öyle olmaya çalışacaktım.

“Alphan,“ dedi Pelin sessizce. “Virüs dedi baban... Virüs ne alaka?“

“Bilmiyorum,“ dedim. “Ama karla geldiğini söylüyorlar. Belki de bu soğuk sadece başlangıçtır. Belki de bizi asıl öldürecek olan şey görünmüyordur.“

Dışarıdan bir çatırdama sesi geldi. Sanki dev bir kemik kırılmış gibi. Karşı apartmanın çatısından devasa bir kar kütlesi aşağıya, sokağa kaydı. Gürültü yeri göğü inletti.

Zamanımız daralıyordu. Hem de çok.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3