Yukarı Çık




103   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   105 

           
104 Bölüm: 21.Kısım – Değiştirilemeyen Bir Şey (2)


Yoosung’un sağ eli sessizce gökyüzüne uzandı.

   “Haykır, Kral Masswood.”

Emriyle arkasında kıvrılmış duran Deniz Ejderhalarının Kralı yavaşça yükseldi.

Deniz ejderhalarının hükümdarı Kral Masswood, Buz Nefesi’ni saldı.

Han Nehri’nin derinlikleri bir anda dondu; top atışı yapan hayalet filo ise bu buz gibi nefesin etkisi altında sendelemeye başladı.

   “Bir tavsiye vereyim, Unnie. Hayalet filo güçlüdür, ama su olmadan hiçbir işe yaramaz.”

Her şey göz açıp kapayıncaya kadar sona erdi. Shin Yoosung’un yumruğu hareket etti, bir şey patladı ve Lee Jihye’nin bedeni çaresizce havaya savruldu; kılıcı elinden kayıp gitti.

   “Tabii bu tavsiye bu regresyon için pek bir anlam taşımıyor.”

Jihye havada savrulurken, arkasında kan izleri bırakıyordu; gözlerinde artık en ufak bir bilinç kırıntısı bile yoktu. Kral Masswood’un ‘Buz Nefesi’ Han Nehri boyunca yayılmaya devam etti.

   “Aaaaargh! Ne oluyor?!”

Nehri geçmeye çalışan enkarnasyonlar, aniden bastıran soğuk dalga karşısında çığlıklar attı. Han Nehri’nin yüzeyinde tamamen donmuş yüzlerce insan, ölüme terk edilmiş gibiydi. Onları kurtaran ise yakında durup durumu izleyen, ezici güce sahip bir figürdü.

   [Karakter ‘Lee Hyunsung’, stigma ‘Muazzam Dağ Parçalayışı’ Sv.5’i kullandı!]

Hyunsung’un sıra dışı bir şekilde şişmiş sağ kolu donmuş nehre indi. ‘Muazzam Dağ Parçalayışı’nın aşırı kullanımı kolunu patlayacak kadar şişirmişti ama çabası boşa gitmedi.

Çat, çat, Çaaaat!

Han Nehri’nin yüzeyi çatlayıp çöktü ve ‘Buz Nefesi’nin etkisi zayıfladı. Açılan gedikten yararlanan enkarnasyonlar karaya çıkıp Nodeul Adası’na doğru ilerledi.

   “Vaaaah!”

   “Hücum!”

Ordunun merkezinde duran Hyunsung’u izleyen Yoosung acı bir gülümsemeyle konuştu.

   “Tabii ki burada olacaksın, Hyunsung oppa.”

   “…Beni tanıyor musun?”

   “En güvenilir kalkanımızdın. Hayatımı defalarca kurtardın.”

Yoosung’un işaretiyle arkasında bekleyen devasa bir şempanze göğsünü yumruklayarak öne çıktı. Bu, 5. Sınıf bir canavar türüydü: Ağır Metal Kong.

Boom—!

Arka bacaklarını yere vurduğunda etraftaki enkarnasyonlar savrulup yere kapaklandı. Hyunsung doğruca Ağır Metal Kong’a doğru atıldı.

Hyunsung’un şişmiş kolu, Ağır Metal Kong’un çelik gibi kaslarıyla kafa kafaya çarpıştı. Damarları patlamış, dudaklarından kan akıyor olmasına rağmen Hyunsung, 5. Sınıf canavar karşısında geri adım atmadı.

Hayır, onu bastırıyordu.

   “Grrr…?”

Hyunsung’u izleyen Yoosung, duygusuz bir sesle konuştu.

   “Hiç değişmemişsin, oppa. Joonghyuk’un aynı sadık köpeğisin.”

   “…Kimsin sen?”

   “Sayısız hayat kurtardın ve sonuna kadar Joonghyuk’a sadık kaldın; ama sonunda Demir Kan Ejderhası’nın nefesiyle küle dönüştün.”

   “Ne…?”

   “Peki Joonghyuk o zaman ne dedi, biliyor musun?”

Yoosung’un keskin sözleri bir neşter gibiydi; kendi yaralarını başkalarına aktarıyordu.

   “‘Sanırım kullanışlı bir kalkanı kaybettim.’”

Hyunsung’un yüz ifadesi hafifçe değişirken, Yoosung zalim bir hazla kıvrandı. Evet, onların da hissetmesi gerekiyordu—kendisinin katlandığı acıyı, gördüğü şeyleri. Hepsini kaldıramasalar bile, anlamaları gerekiyordu.

Ama Shin Yoosung’un bilmediği bir şey vardı.
Bu regresyon, bildiklerinden farklıydı.

Ağır Metal Kong’un saldırısını engellerken Hyunsung konuştu.

   “Ne hakkında konuştuğunu anlamıyorum ama ben Yoo Joonghyuk’u takip etmiyorum.”

   “Ne?”

   “Ben Kim Dokja’nın yoldaşıyım.”

   “Kim… kim?”

Büyük bir gürültüyle Ağır Metal Kong yere yığıldı.

Yoosung’un yüzü sertleşti ve Lee Hyunsung’a doğru ilerledi.

   “…Ne saçmalıyorsun sen?”

Bir başka gök gürültüsünü andıran patlama yankılandı ve Hyunsung havaya savruldu. Yoosung, Hyunsung’un karnına vahşi bir darbe indirdi; eter fırtınası sağlam gövdesini delip onu Han Nehri’nin ortasına fırlattı.

Bu darbe, iç organlarının tamamını parçalayacak kadar şiddetliydi.

Hyunsung bu üçüncü regresyondan sağ çıkamayacaktı.

Yine de Yoosung’un zihninde bir soru kalmıştı.
Daha önce hiç duymadığı bir isim…

Kim Dokja… O da kimdi?

Üzerine hücum eden enkarnasyonların boğazlarını parçalayarak ilerlerken, Yoosung donmuş nehrin üzerinde ağır ağır yürüyordu. Dehşet içinde kaçan enkarnasyonlar, canavarların pençeleri altında lime lime ediliyordu. Yavaş yavaş aralarına umutsuzluk yayılmaya başladı.

Karşılarında durdurulamaz bir felaket varken, enkarnasyonlar teslimiyete kapılmaya başlamıştı.

Ama hepsi değil.

   “Ateş!”

Yeniden toparlanan krallar, uzun menzilli becerilerle yaylım ateşi başlattı; oklar ve büyü mermileri gökten yağdı. Shin Yoosung onları tanıdı.

Güzellik Kralı, Min Jiwon.

Maitreya Kralı, Cha Sangkyung.

Tarafsız Kral, Jeon Ildo.

Bir şeyler tuhaftı. Normalde ya çoktan ölmüş olmaları ya da Joonghyuk’un astları hâline gelmiş olmaları gerekirdi. Sonuçta dördüncü senaryonun sonunda Joonghyuk dışındaki tüm kralların ‘Mutlak Taht’ altında birleşmesi gerekiyordu.

Öyleyse tüm bunlar da neydi?

   “Vurun! Düşman sadece bir kişi!”

Bu uyumsuz askerler kimin emrini dinliyordu?

Mutlak Taht nereye gitmişti?

Bu dünyayı kim yönetiyordu?

Tam o sırada kötü niyetli bir varlık hissedildi. Yoosung’un ayaklarının altındaki zemin donarken içgüdüsel olarak arkasını döndü.

…‘Buz Nefesi’?

Döndüğünde, devasa bir Deniz Ejderhası ona doğru buz nefesi üflüyordu. Bu Kral Masswood değildi. Sağ eli refleksle yükselirken, Kral Masswood da harekete geçti.

Rooooar!

İki Deniz Ejderhası kükreyerek çarpıştı; dev cüsseleri Han Nehri’nin tamamını bir savaş alanına çevirdi. Kral Masswood’la boy ölçüşebilecek büyüklükte bir Deniz Ejderhası mı? Yoosung böyle bir ejderhayı sadece bir kişiden biliyordu.

   “…Kraliçe Mirabad?”

Kraliçe’nin Dünya’da olduğunu biliyordu ama ona saldırması için bir neden yoktu.

Neden şimdi?

   “Sen gelecekteki ben olmalısın.”

Döndüğü anda, Shin Yoosung’un zihni bomboş kaldı. Özlemini çektiği bir zamana ait kısa bir anı, ruhunu sarsarak içinden geçti.

   “Onu geri getir!”

Bir kızın gözyaşları içindeki yalvarışı ve bir kadının kararlı reddi.

   “Yoosung, hayır!”

Bir anda Shin Yoosung, felaket olarak anılan varlık, durumu anladı.

   “Haha… biliyordum. Joonghyuk piçi...”

Havaya yükselip kızın yanına doğru ilerledi.

Bu, bildiği Joonghyuk’tu.

İnsanları kullanmaktan çekinmeyen, aşağılık bir adam.

   “Tam da senden beklendiği gibi…”

   “Yoosung, kaç!”

Yoo Sangah aynı anda ‘Hermes’in Yürüyüşü’ ve ‘Arachne’nin Ağı’nı etkinleştirerek, elinde bir hançerle ileri atıldı. Shin Yoosung’un bakışları keskinleşti.

   “…Olimpos?”

Ancak hançer Yoosung’a ulaşamadı. Yalnızca tek bir el hareketiyle ‘Canavar Geçidi’nden çıkan uçan yaratıklar Yoo Sangah’ın üzerine üşüştü ve bir anda bedenini sardılar.

Yoo Sangah’ı umursamadan, Yoosung’un kızın yanına doğru yürümeye devam etti.

Kızın korku dolu dik dik bakan gözleri meydan okumayla parlıyordu. Sanki zincirlenmiş gibi, kız kımıldayamıyordu. Yoosung elini nazikçe onun yanağına koydu.

   “Demek Joonghyuk bu zaman çizgisindeki versiyonumu bulmuş.”

   “Ugh…”

   “Şimdiki beni durdurmak için, geçmişteki beni öldürmek istiyor. Öyle değil mi?”

Bu çıkarım Yoosung’u sarhoş eden bir haz verdi. Bir anlığına bastırılmış olan öfke ve nefret tekrar kabardı. Kaç kez regresyon yaşanırsa yaşansın, bazı şeyler değişmezdi.

‘Shin Yoosung Felaketi’ kahkaha attı.

   “Merhaba, geçmişteki ben.”

Tam eli kızın üzerine inmek üzereyken, arkasında kulakları sağır eden bir patlama oldu. Toz dağıldığında, dev bir peygamberdevesinin parlayan tırpanları ortaya çıktı.

   “Hükümdar-seviyesi bir Böcek mi?”

   “Titano! Bitir işini!”

Peygamberdevesi art arda tırpan darbeleri savurdu, zemini tofu gibi parçaladı. Saldırı şiddetliydi ama bir felakete zarar veremiyordu.

   “Defol.”

Yoosung’un sağ kolundaki eter, Titano’nun karnına çarptığı anda patladı. Peygamberdevesi çöktü; yarasından yeşil kan fışkırıyordu.

   “Titano!”

Öfkeye kapılan Lee Gilyoung, peygamberdevesinin başından atladı; inerken sarımsı bir salgı paraşüt gibi etrafa saçıldı.

   “Saldır, Antinus!”

Lee Gilyoung’un bedeninden parazitik bir tür ortaya çıktı, kanatlarını iki yana açtı.

5.Sınıf Parazit Türü, Antinus.

Yoosung donakaldı.

   “…Antinus?”

Onu tanıyordu. Dünya’ya gelmeden önce, Antinus’un baskın tür ve kraliçe olarak hüküm sürdüğü Kronos’u bizzat yok etmişti.

İmkânsızdı. Bir çocuğun baskın bir türe hükmetmesi?

   “Etkileyici, çocuk.”

Ama şaşkınlığı uzun sürmedi. Parazit Antinus, Yoosung’un kavrayışıyla kolayca yakalandı; sıvıları Yoosung’un eliyle temas ettiği anda cızırdayıp yanmaya başladı.

Bu kaçınılmazdı. Rehberler, Felaketlere karşı koyamazdı.

   “Bir rehber türünü evcilleştirebilecek bir yetenek mi? O zaman bu, ‘Efendi’ yeteneğine de sahipsin demektir. Öyle değil mi? Kaptan seni de mi buldu…?”

Gilyoung, sorusunu umursamadan ileri atıldı.

   “Dokja hyung’a ne yaptın?!”

   “Ne?”

   “Hyung’um nerede?!”

Gilyoung’un yumruğu Yoosung’un karnına çarptı. Tüm gücüyle vursa da kırılan onun bileğiydi, Yoosung’unki değil. Olağanüstü bir yetenekti ama rakibi çok güçlüydü. Shin Yoosung’un solgun eli çocuğun boğazını kavradı ve havaya kaldırdı.

   “…‘Dokja’ da kim?”

Gilyoung çırpındıkça yüzü kıpkırmızı oldu.

   “Konuşmazsan ölürsün.”

O anda uzaktan top atışları patladı; Yoosung’un durduğu yer paramparça oldu. Yoosung hafif bir sıçrayışla saldırıdan kaçındı.

   ‘Hayalet Filo’dan Top Atışı mı? Nasıl?

   “Gilyoung!”

Uzakta Jihye ile Hyunsung onlara doğru koşuyordu.

 Yoosung kaşlarını çattı.

Tuhaf… O darbe ölümcül olmalıydı. Nasıl hâlâ hayattaydılar?

Yoksa gücümü mü kontrol edemedim? Ben mi?

Durumun can sıkıcı bir hâl aldığını fark eden Yoosung, Gilyoung’un boğazını daha da sıktı. Bu noktada onlardan bilgi koparmak en iyisiydi.

   “Hoşça kal, çocuk.”

Elini sıktığı anda zihninden geçen keskin bir acı onu sarstı ve sinir sistemi komutlara uymamaya başladı. Şaşkınlıkla Gilyoung’u bıraktı. Elleri titriyordu.

Bu da neydi… Parazit mi bulaşmıştı?

Hayır, imkânsızdı. Sıradan bir 5.Sınıf parazit, onun gibi bir dünya-çizgisi regresörünü etkileyemezdi. O zaman… bu neydi?

Neden… bedeni itaat etmeyi reddediyordu?

Tam o sırada bir ses yankılandı.

   「Dur, Shin Yoosung.」

Birisi konuşmamıştı ama sözler yankılandığı anda içinde bir şeyler çöktü. Kalbi dayanılmaz bir acıyla sıkıştı. Tanımadığı bir sesti.

Ancak neden bu his bu kadar nostaljik hissettiriyordu?

   “…Kimsin sen? Çık kafamdan!”

Neden bu kadar acı verici derecede tanıdık geliyordu?

Başını Tutan Yoosung haykırdı.

   “Çık! Hemen çık kafamdan!”

Midesi bulandı; yabancı anılar zihnine dolup taştı. Asla birbirine bağlanmaması gereken dünyalar iç içe geçiyordu.

   「Yoosung.」

Gerçeğe geri döndüğünde, karşısında çocuk Yoosung duruyordu.

Çocuk Yoosung’un küçük dudakları kıpırdadı.

   “…Ahjussi, orada mısın?”




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

103   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   105