Kuru hava Jinshi’nin yanaklarını yalayıp geçiyordu. Son birkaç gündür olduğu gibi. Yine de batıya yaptığı yolculuktan beri doğru düzgün bir sefere çıkmamıştı. Arabası gıcırdayarak ilerlerken manzarayı izlemek vakit geçirmek için fena sayılmazdı ama kendi atıyla tarlaların arasından sürüp gitme isteğini de inkâr edemiyordu. “Buradaki işleri bize bırakabilirsiniz. Merak etmeyin, birkaç gün siz olmadan da dünya dönmeye devam edecek,” dedi Maamei, göğsünü gururla kabartarak. Jinshi, bakışları ‘Beni gerçekten burada mı bırakıyorsun?’ diyen Baryou’yu görmezden geliyormuş gibi yaptı. Bunun yerine, Maamei’nin mecazi iteklemesiyle gözlem gezisine çıkmak üzere yola koyuldu. Hedefi: mahsulleri böcekler tarafından talan edilmiş bir köydü. Bu, sarsıntılı bir arabayla bir buçuk günlük yolculuk anlamına geliyordu. İşini olabildiğince hızlı bitirebilmek için, her kasabada atları ve sürücüleri değiştirmeyi planlıyordu. Belirlediği sert tempoya rağmen, yanında muhafızları da dâhil olmak üzere en az on kişi vardı. Jinshi’nin statüsündeki biri için oldukça mütevazı bir sayıydı ama kalabalıkla yol almak her şeyi daha da yavaşlatırdı. Bu yüzden nispeten küçük bir kafileyle ilerleyip köye bir an önce ulaşmayı umuyordu. Aynı şekilde, her şeyin sorunsuz gitmesi için kadrosunu seçerken biraz… titiz davranmaya karar vermişti. “Bu kadar uzun süre oturmak sizi rahatsız etmiyor mu, efendim?” “Madem bu kadar endişelisin, bırak da ata bineyim.” “Bundan korkarım ki olmaz, efendim.” Yanında oturan Basen değil, Gaoshun’du. Basen de oradaydı ama muhafızlar arasında, at üstündeydi. Kusura bakmasın ama Gaoshun, Jinshi’nin yaveri olarak hâlâ daha yetenekliydi. Bu yüzden onu İmparator’dan ödünç almıştı. Aynı zamanda bu, Jinshi’nin Majestelerine karşı küçük bir intikamıydı; zira İmparator, Gaoshun’u kendi işlerini yaptırarak hayatını kolaylaştırıyordu. “Baryou gerçekten iyi olacak mı? Maamei yanındayken bile?” diye sordu Jinshi, endişeyle. “Zaten hep biraz zayıf bünyeliydi. Hastalık yüzünden evinde yatak istirahatinde olduğunu duyduğumu sanıyorum.” Doğrusu, Baryou’nun hizmetine girmesini bizzat Jinshi istemişti ama adamın tekrar hastalanma ihtimali onu huzursuz ediyordu. “Sadece her zamanki rahatsızlığıydı,” dedi Gaoshun ve Jinshi’ye kabuğu çoktan soyulmuş bir mandalina uzattı—ama önce bir dilimini alıp kendi ağzına attı. Jinshi, bu kadar önemsiz bir şeyde zehir kontrolü yapmanın gerçekten gerekli olup olmadığından emin değildi ama bu alışkanlığı sürdürmek, bir şeylerin gözden kaçabileceğini düşünüp zehirleme girişiminde bulunmayı insanların aklından uzak tutardı. “Hikâyesinin ana hatlarını biliyorum ama geri kalanını da sen anlatır mısın?” dedi Jinshi, meyveden bir ısırık alırken Gaoshun’a meraklı bir bakış atarak. Mandalina hâlâ ekşiydi—kurumuş boğazını ferahlatmak için birebirdi.
“Evet, efendim. Bölümündeki amiriyle hiçbir zaman anlaşamadı; iş öyle bir noktaya vardı ki, Baryou’nun midesinde delik oluştu. Olay, amirin masasının üzerine şiddetli bir şekilde kusmasıyla zirve yaptı. Ardından tıbbi ofise götürüldü ve kısa süre sonra görevlerinden çekildi. Yanlış hatırlamıyorsam bu yaklaşık üç ay önceydi.” Ve Gaoshun’un ‘hiçbir sorun çıkmaz’ dediği adam bu muydu? Jinshi, Baryou’yu yeterince uzun süredir tanıyordu; insanların yanında her zaman rahat olamadığını biliyordu—hele ki gerçekten anlaşamadığı kişiler söz konusuysa, bu durum… evet, adamın bağırsaklarını altüst edebiliyordu. Jinshi’nin yüzündeki endişeyi fark etmiş olmalıydı ki Gaoshun yumuşatıcı bir ses tonuyla ekledi: “Bir sorun çıkmayacak. Maamei onun yanında. Çocukları olduktan sonra çok daha dengeli bir insan hâline geldi.” “Dengeli mi?” Jinshi’ye pek öyle görünmüyordu. Sonuçta tuhaf stratejistin işlerini dönüp dolaşıp yine ona yıkma fikrini ortaya atan da oydu. “Evet. Mesela, torunuma her dokunduğumda söylenmeyi bıraktı—tabii önce ellerimi yıkadığım sürece.” Jinshi buna bir şey demedi. Belki de bu, belirli bir kız evladın babası olmanın kaderiydi. Gaoshun, Maamei’nin kendisine hamam böceği muamelesi yapmasına yıllarca katlanmıştı. Gaoshun’un bakışları bir an uzaklara daldı; sonra pencereye bakarak konuştu: “İşte, görebilirsiniz.” Jinshi de baktı. Pirinç tarlalarının arasına sıkışmış, derli toplu bir köy görünüyordu. Yaklaştıkça, sade evlerin sıralandığını seçebiliyordu. İçlerinden biri diğerlerinden daha büyüktü. Köy kapısında bir nöbetçi duruyor, Jinshi’nin kafilesini kuşkuyla süzüyordu. “Doğrudan köy muhtarının evine gidelim. Uygunsa mudur?.” “Önce Lihaku’yu çağırın, lütfen,” dedi Jinshi.
Lihaku, dost canlısı bir köpeği andıran havasıyla, Jinshi’nin huzurunda bile pek gözünü korkutmuş gibi durmayan bir askerdi. Daha da önemlisi, sağlam bir karaktere sahipti; bu da onu son derece değerli kılıyordu. Jinshi, muhafızlar arasında yer alması için adını bir kez daha özellikle istemişti. “Emredersiniz, efendim.” Gaoshun pencereden Lihaku’ya seslendi. Jinshi’nin onu bizzat çağırması daha hızlı olabilirdi ama yüzünün çok fazla görülmemesi en iyisiydi. Dışarıdayken maske takmayı planlıyordu. Bu, onu pek de daha az şüpheli göstermeyecekti belki, ancak Gaoshun’un kefil olmasıyla köy muhtarının fazla üstelemeyeceğini varsayıyordu. Daha önce benzer bir durumda Basen’e güvenmişti ama o sefer her şey biraz… sinir bozucuydu. “Evet? Bir emriniz mi vardı, Jinshi-sama?” diye sordu Lihaku, hâlâ hareket hâlindeki arabaya çevik bir hareketle atlayarak. Jinshi’yi, hadım taklidi yaptığı ve ‘Ay Prensi’ gibi örtülü lakaplar yerine arka sarayda kullandığı Jinshi adını tercih ettiği günlerden tanıyordu. “Taşradansın, değil mi? Bu köy sana nasıl görünüyor?” “Taşradan mı? Evet efendim, ama buralardan değilim.” Lihaku köye doğru baktı, ne diyeceğinden pek emin olamadan. “Yine de… Bu köydeki evler, bir çiftçi yerleşimi için fazlasıyla sağlam görünüyor. Sizin gözünüzde sade durabilirler ama bu civar için gayet düzgün yapılar. Yalnız, böceklerin burayı fena hâlde talan ettiğini duydum.” Jinshi’ye göre evleri lüksten uzak gösteren şey, açıkta kalmış ve hava şartlarından yıpranmış direklerdi. “Dedem anlatırdı,” dedi Lihaku. “Çekirgeler sadece tahılı yemekle kalmaz; keresteye, hatta kumaşlara bile musallat olurlarmış.” İştahları doyumsuzdu—insanları yalnızca yiyeceklerinden değil, giysilerinden ve barınaklarından da mahrum bırakmaya kararlı gibiydiler. “Raporlara göre, yalnızca tamamen hasat edilip ambarlara kaldırılmış tahıl kurtulabilmiş. Geriye kalan neredeyse her şey tüketilmiş,” dedi Gaoshun, elindeki kâğıttan okuyarak. “İnsanın başını ağrıtacak bir durum, değil mi?” dedi Lihaku kaşlarını çatarak. “Ama sanırım şunu da söyleyebiliriz ki, neredeyse şanslıymışız; olayın burada ve şimdi yaşanması.” Sürünün buğday hasadının ortasında ya da daha güneyde, pirinç bölgelerinde ortaya çıkması hâlinde zarar çok daha büyük olurdu. “Buradan pek seçilmiyor ama dışarıda her yerin ölü böceklerle kaplı olduğuna eminim. Manzara çirkin olabilir, ancak böcekleri yok etmeye yönelik emirler önceden verilmiş olduğu için zararı asgari düzeyde tutabilmişler.”
Lihaku başını sallayıp iç geçirdi. İmparatorluk ailesinden birinin yanında sergilenmesi alışıldık sayılabilecek bir davranıştı bu; ancak Jinshi, Lihaku’nun haddini bildiğinin farkındaydı ve bu küçük saygısızlığı görmezden gelmeyi seçti. Bu tercih, Lihaku’dan çok Jinshi’nin işine yarıyordu—hayatını kolaylaştırıyordu. Gaoshun da Jinshi’nin tepkisini okuyabildiğinden Lihaku’ya hiçbir şey söylemedi. Basen burada olsaydı, diğer askerin tepesine binmekte gecikmezdi; doğrusu bu da biraz can sıkıcı olurdu. “Şey… ben tekrar dışarı çıkayım,” dedi Lihaku. “Yoksa Basen-sama bana hayatımın en sert bakışlarını atacak.” Ne var ki ayrılmasına fırsat kalmadan araba durdu. Köy muhtarının evine varmış olmalıydılar. Basen, Jinshi’nin Lihaku’nun hizmetine bu kadar değer vermesinden pek hoşlanmıyordu; iri köpek de bunu belli edercesine hiç oyalanmadan ortadan kayboldu. Jinshi ise maskesini taktı ve birkaç an sonra dışarı çıktı. Kirişlerde ve çatıda kemirilmiş olmanın izleri görülse de, muhtarın evi yeterince görkemliydi. Jinshi bunu, Lihaku’nun sesindeki alaycı tondan anlamıştı: “Sıradan bir evden çok malikâne gibi, değil mi?” Malikânenin çevresinde kanallar uzanıyor, ortasında bir gölet bulunan bahçeye doğru akıyordu. Gösterişli bir fikirdi, ancak belirgin yeşillik eksikliği burayı kasvetli gösteriyordu. Özellikle bir pirinç tarlasını gölet gibi göstermeye çalışmak zekiceydi—fazlasıyla zekice. Ama Jinshi bu düşüncesini kendine sakladı. Gaoshun’un arkasında durdu. Muhtar kapıda belirdi; ellerini ovuşturarak Gaoshun’a yağlı bir saygıyla eğiliyor, maskeli adama ise kuşkuyla bakıyordu. Onları içeri buyur etti. Lihaku’nun fısıltılarından, içerinin de dışarısı kadar—görece—lüks olduğunu tahmin etti Jinshi. Lihaku saf görünse de aslında oldukça keskin zekâlıydı. “Lütfen buradan,” dedi muhtar; onları hazırlanmış bir ziyafetin bulunduğu odaya götürerek. Başkentte sayısız görkemli sofraya oturmuş olan Jinshi’ye yemekler oldukça yoksul göründü; yine de kırsal bir köy muhtarından beklenebilecekten daha gösterişli olmaları pekâlâ mümkündü. Jinshi sessiz kaldı. Gaoshun ona tek bir bakış bile atmadı, ama efendisinin ne söylemek istediğini gayet iyi biliyordu. “Yemek yemeye gelmedik. Köyünüzün durumunu derhâl anlatın,” dedi. “E-Emredersiniz, efendim,” dedi muhtar. Gaoshun’un bu buyurgan tonu, onu genellikle saygılı konuşurken duymaya alışkın olan Jinshi’ye ferahlatıcı gelmişti. Maomao bile onunla her zaman nazik konuşurdu. Bu durum zamanla insanı bunaltabiliyordu. Muhtar hemen bir hizmetkâra ziyafetin kaldırılmasını emretti; büyük masa kısa sürede bomboş kaldı.
Oda baştan aşağı temizlenmişti; pencereden bahçeye bakılıyordu. Jinshi, buranın muhtarın gurur kaynağı olduğunu tahmin etti, ancak şu anda bahçe böcek cesetleriyle doluydu. Muhtar köyün haritasını çıkardı. “Resmiyetle vakit kaybetmeyin. Durumu anlatın. Olabildiğince ayrıntılı olsun ama kısa tutun,” dedi Gaoshun. “E-Emredersiniz, efendim. Yaklaşık iki hafta önce başladı...” Muhtarın anlattığına göre, iki hafta kadar önce kuzeybatı ufkunda siyah bir bulut belirmişti. Yağmur mevsimi dışında görülen bir fırtına bulutu—oldukça tuhaf bir manzaraydı. Kısa süre sonra o bulutla birlikte korkunç bir vızıltının geldiğini fark etmişlerdi. Bu, aslında bir bulut değil; devasa bir çekirge sürüsüydü. Sürü köye ulaştığında, henüz hasadı yapılmamış tüm pirinci yemeye başladı. Köylüler meşaleler ve ağlarla karşı koydu, ancak kaç tanesini öldürür ya da yakalarlarsa yakalasınlar, sayılarında en ufak bir azalma olmuyordu. Yemeye devam ettiler—yalnızca pirinci değil; köylülerin giysilerini, ayakkabılarını, hatta saçlarını bile. Böceklerin ısırıkları derilerinde hissediliyordu. Erkekler çekirgeleri yakalayıp yakıyor ya da doğrudan öldürüyordu. Kadınlar ve çocuklar evlerin içine sığınmaya çalıştı; kadınlar duvarlardaki çatlaklardan sızan böcekleri öldürürken, çocuklar yalnızca bir köşeye büzülüp titreyebiliyordu. Çekirgelerin saldırısı üç gün üç gece sürdü. “Bunlar o gün giydiğim kıyafetler,” dedi muhtar; dayanıklı kenevir lifinden yapılmış bir giysiyi kaldırarak. Kumaşın üzerinde baştan başa delinmiş delikler vardı—ve kumaşın hâlâ canlı duran rengine bakılırsa, bunu zamanın yaptığı belli değildi. “Böcek ilacı hazırladık ama sürü fazlasıyla büyüktü. Hiç şansımız yoktu.” Jinshi dudağını ısırdı; demek kimyasallar gerçekten de yetersiz kalmıştı. “Bir de şuna bakın,” dedi muhtar; bahçeye çıkıp ağaçlardan birinin gövdesini sıvazlayarak. “Burası taze yapraklarla kaplıydı… Ama böcekler tek bir tanesini bile bırakmadı.” Derin bir iç çekti. “Böcekler şimdi nerede?” diye sordu Gaoshun. “Öldürebildiklerimizi öldürdük, yakabildiklerimizi yaktık, geri kalan ölüleri de köyün arka tarafında toplamaya çalıştık. Görmek ister misiniz?” İstediler. Muhtar onları malikanenin arka tarafına götürdü. Yürüdükçe yerde daha fazla ölü çekirge görünmeye başladı; ardından adımlarının altında ezilen bedenlerin çıtırtısı duyulur oldu. Jinshi, vardıkları yere yaklaşırken sessizliğini korudu. Ayrıntılı bir tasvirden kaçınalım; kocaman bir çukur kazılmıştı ve kenarından yukarı taşan koyu renkli bir yığın görünüyordu. Muhafızlardan birkaçı, kusmamak için ellerini ağızlarına götürdü. Görünüşe bakılırsa, birliğin bazı adamları böceklere pek tahammül edemiyordu.
“Bunların hepsi mi?” diye sordu Gaoshun. “Durdurabildiklerimizin tamamı,” diye yanıtladı muhtar. “Peki kaç tanesinin kaçtığını düşünüyorsun?” “Bir tahminde bulunamam.” Gaoshun çenesini sıvazladı. “Basen.” Babası seslendiği anda yanına geldi. “Emredersiniz, efendim?” “Yakındaki diğer köylere git ve verilen zararın boyutunu tam olarak öğren. Hızlı bir at alırsan, makul bir sürede geri dönebilirsin.” “Başüstüne.” Basen, çevredeki yerleşimler hakkında bilgi almak üzere köylülerle konuşmaya gitti. Maskesinin ardında Jinshi kaşlarını kaldırdı, ardından tekrar indirdi. “Bir sorun mu var, efendim?” diye sordu Gaoshun alçak sesle. “Tam olarak sayılmaz...” Jinshi olan biteni sindirmek zorundaydı—ama dikkatini gerektiren daha da önemli bir şey vardı. Kendi kendine, o çatlak eczacının burada olsaydı ne yapacağını sordu. Bir anda çömeldi. Çekirgeler ölü ve hareketsizdi, fakat karınlarının şişkin olduğu açıkça görülüyordu. Jinshi, sürü hâlindeki çekirgelerin renklerinin koyulaştığını ve bacaklarının kısaldığını daha önce duymuştu. Bunlar da gerçekten donuk renkli ve sıradandı. Jinshi küçük bir hançer çıkardı. Tek kelime etmeden, böceklerden birinin gövdesine sapladı. Bu his ona hoş gelmedi—ama Maomao burada olsaydı, tam olarak bunu yapacağından emindi. Ardından bir çekirgeyi, sonra bir başkasını kesip biçmeye başladı. Maskeli adamın bu hâlini köylüler dehşet içinde izliyordu, ancak Jinshi başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüyle ilgilenemezdi. Parçalanmış böcekleri yan yana dizdi. “Bunlar…” diye söze başladı Gaoshun. Jinshi’nin neyi amaçladığını anlamış gibiydi. Jinshi bir entomolog değildi, ama karınların neden şişkin göründüğünü o bile tahmin edebiliyordu. İçleri, uzun ve sarımsı tüplerle doluydu. Sonbahardı—ve sonbaharın ardından kış gelirdi. Bu böcekler soğuk ayları atlatamazdı; geleceklerini bir sonraki nesle emanet ederlerdi. “Yumurta mı?” diye fısıldadı Gaoshun. Jinshi başını sallayarak karşılık verdi. Bir başka şeyi de kestirebiliyordu: yumurta taşıyan bu böceklerin sırada ne yapacağı. “Bu felaket henüz bitmedi,” dedi alçak bir sesle; maskesi sözlerini boğuyordu. “Bu toprakları yakacağız.” Hayatta kalmış olabilecek tek bir yumurta bile ateşle yok edilmeliydi—aksi hâlde ilkbahardaki buğday hasadı, bu çekirgelerin yavrularına yem olacaktı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.