Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3 

           
Bölüm 2: Taş Diyarı! II


Taş Toprakları’nda bir Savaşçı vaktiyle şöyle demişti: Eğer uzak bir ormanda bir hengame duyarsan, oradan kaçabildiğin kadar uzağa kaçmalısın.


Bu bir hazine olabilir.


Ya da İlkel bir Canavar.


Her iki ihtimal için de canını verebilecekken, neden risk alasın ki? Hazine, senden daha güçlü olanları kendine çekerdi; İlkel Canavar ise seni olduğun yerde öylece yalayıp, yutardı.


Kargaşadan uzak durursan, belki biraz daha uzun yaşayabilirsin.


Bu, kanla ve gömülen bedenlerle kazanılmış bir bilgelikti. Karanlıktaki seslere doğru koşan daha cesur adamların bir daha asla geri dönmediğine şahitlik ederek, öğrenilmişti. 


Ancak Bilgelik, bu zalim topraklardaki her şey gibi, bazen bir kenara bırakılmak zorundaydı.


Damian, Mor Taş Kabilesi’nin tarım arazilerini geride bırakırken, ağır adımlarla Adam Amca’yı takip etti.


Kabilenin kulübeleri, birbirinin sıcaklığına sığınan sokulmuş yaratıklar gibi önlerinde yükseliyordu. Bunlar, çamurla sıvanmış örgü dallarından yapılma basit Yapılar’dı; Çatıları ise sabah rüzgarında hışırdayan kuru otlarla kaplıydı.


Bazıları, ahşap iskeletler üzerine gerilmiş deri barınaklarından biraz fazlasıydı. Diğerleri ise daha kalıcıydı; Tabanlarında üst üste yığılmış taş duvarlar ve zamanla, hava şartlarıyla çökmüş çatıları tutan kereste destekler vardı.


Büyük konutların tepelerinde, yemek ortasında terk edilmiş ocaklardan hâlâ ince dumanların yükseldiği duman delikleri göze çarpıyordu. Deri kaplı eşikler açık kalmış, ölü bir şeyin dili gibi esintide dalgalanıyordu.


Tüm bölge ocak dumanı ve korku kokuyordu.


Sesler gittikçe, yükselirken, pek çok çiftçi sağa sola kaçışıyordu. Kulübelerin yanından artan sayılarla geçiyorlardı, yüzleri ancak kaçmaktan başka bir şey yapamayacağını bilenlerin o özel dehşetiyle gerilmişti. 


Damian, bazı Kabile üyelerinin kendi gittikleri yönün tersine doğru kaçtığını görmüştü. 


Onlar, daha mantıklı davranıyordu.


Eğer o da arkasını dönüp, gidebilseydi, giderdi. Birisi ona korkak dese bile umurunda olmazdı. Ancak bazen insan, inandıklarının aksine seçimler yapmaya zorlanırdı.


Bu aslında, Adam Amca’nın her zaman bahsettiği Üçüncü İlke’yi ihlâl ediyordu.


Belaya doğru gitmekten asla iyi bir şey doğmazdı. En uzun yaşayan Savaşçılar korkak olanlardı; Vesur Savaşçılar’a gelince... Onların kanını Taş Toprakları’nın keskin ve uçsuz bucaksız sathında güneşlenirken, cesetlerini ise İlkel Canavarlar tarafından çiğnenirken, bulabilirdiniz.


Ama...


“Aah!“


İleride çığlıklar daha da ağırlaşmıştı. 


Kendi İlke’lerine karşı gelen Damian ve Adam Amca, kendilerini bekleyen o kanlı sahneyle karşılaşmışlardı. 


Kabilenin merkezi, toprağın ortasında bir yara gibi önlerine açılmıştı. 


Büyük bir ateş çukuru alanı Domine ediyordu; Taşları hala dün geceki toplanmadan dolayı sıcaktı. Normalde burası kabilenin bir araya geldiği yerdi. Hikayelerin anlatıldığı, etin paylaşıldığı; Yaşlılar bilge gülümsemelerle izlerken, çocukların oyunlar oynadığı yerdi.


Şimdi ise ölümle boyanmıştı.


Bir düzineden fazla ceset çiğnenmiş toprağa saçılmıştı ve bir tanesi bile kıpırdamıyordu. Bazıları Savaşçı’ydı; Kaslı gövdeleri, savurmayı bile başaramadıkları silahlarına hâlâ sımsıkı sarılıydı.


Taş baltalar, bir daha asla onları kavrayamayacak parmakların yanında yatıyordu. Mızraklar hiçbir şeyi işaret etmiyor, sahipleri ise boş gözlerle kendilerini umursamayan gökyüzüne bakıyordu.


Ancak düşenlerin çoğu sıradan Kabile halkıydı. Muhtemelen yanlış zamanda yanlış yerde bulunanlar. Tek suçları kaçmak için fazla yavaş olmalarıydı. 


Kan, cesetlerin arasında gölleniyor, kabilenin yuva dediği toprağa sızıyordu. Mahsullerini besleyen o canlı toprak, şimdi çok daha karanlık bir şeyi içiyordu. 


Damian’ın bakışları daha da ağırlaşmıştı.


Elena’nın, yaralı yanını tutarken, ağır bir taş kılıcı kavrayan uzaktaki bir Savaşçı’ya doğru daha da hızlı koştuğunu görmüştü. 


Mor Taş Kabilesi’nin Reisi’ne. 


Reis Ayala.


Yaşın henüz gücünü çalmadığı geniş yapılı bir adamdı, gerçi bugün Varoluş sanki geri kalan her şeyini almaya çalışıyor gibiydi. Deri zırhı birkaç yerden yırtılmıştı ve yan tarafındaki yara, parmaklarının arasından kızıl kan sızdırıyordu. Ama ayaktaydı. Şu an bile, kan kaybederken bile ayaktaydı.


Mor Taş Kabilesi’nden birkaç Savaşçı, çaresiz bir düzenle etrafını sarmıştı. Beş, belki altı kişi. Hepsi yaralıydı. Hepsi korkuyordu, her ne kadar bunu kenetlenmiş çenelerinin ve silahlarını sıkan beyazlamış parmak eklemlerinin arkasına saklamaya çalışsalar da.


Ve karşılarında...


Altın Kabile’nin güçleri, şekil bulmuş bir veba gibi köyün merkezine yayılmıştı.


Sekiz Savaşçı, üzerlerinde bağlılıklarını belirten hastalıklı bir sarıya boyanmış kürklerle gevşek bir yarım daire şeklinde duruyordu. Boyunlarından ve bileklerinden, hem canavarlardan hem de insanlardan alınan ganimetler olan kemik süsler sarkıyordu.


Silahları iyi yapılmıştı, Mor Taş Kabilesi’nin üretebileceği her şeyden daha iyiydi. Kenarlarında parıldayan taş bıçaklar vardı. Var olmaması gereken yaratıkların dişleriyle süslenmiş gürzler vardı.


Ancak bakışları üzerine çeken ve soğuk bir dehşetle hapseden, merkezdeki figürdü.


Altın Kabile’nin Kasabı, avıyla oynamaya mı yoksa onu öylece bitirmeye mi karar vermeye çalışan bir avcı gibi çömelmişti.


Damian’ın o güne dek gördüğü en iri adam değildi ama gücün teninin her santiminden yayıldığı bir yerde cüssesinin bir önemi yoktu. Vücudu,  kemik plakalarıylaa güçlendirilmiş ve işlenmiş deri katmanlarına sarılıydı; Derideki karanlık lekeler, bu zırhı bunun gibi pek çok karşılaşmada giydiğini anlatan desenler oluşturmuştu.


Kolları çıplaktı ve yara izli derisinin altında yılanlar gibi kıvrılan kasları gözler önüne seriyordu.


Yüzü neredeyse yakışıklıydı, ki bu durumu daha da kötüleştiriyordu. Güçlü bir çene. Keskin Hâtlar. Merhamet ya da pişmanlığa benzer hiçbir şey barındırmayan gözler.


Ve elinde, bir gülümseme gibi kavisli, sararmış kemikten tırtıklı bir bıçak vardı. Keskin kenarı sayısız çentikle doluydu, her biri alınmış bir hayatı temsil ediyordu.


Reis’e, gün bitmeden daha fazla ceset vaat eden şeytani bir sırıtışla bakıyordu.


“Dostum... Bunca dram ve kana ne gerek var?“


Sesi, katliamın ortasında gündelik bir rahatlıkla yankılandı.


“Bunun ne kadar kolay hallolabileceğini biliyor musunuz? İçeri giriyorum ve hepinize diyorum ki, hey, Altın Kabile Reisi’ne haraç olarak ödenmek üzere bu kabileden birkaç kadın almam gerekiyor ve siz...“


Kemik bıçağıyla bir işaret yaptı, hareketi neredeyse dostçaydı.


“Hepiniz basitçe şöyle diyebilirdiniz... Evet Efendim, anlaşıldı!“


Sırıtışı genişlemişti. 


“Ama hayır... Hayır. İlla ki şöyle demeliydiniz: ’Ohh, bunu yapamazsın! Bu benim adamım, benim kadınım, bu benim kızım!’“


Bıçağını yerdeki cesetlere doğru savurdu.


“Ve şimdi... Pek çok Savaşçı ve Daha Düşük Varoluşlar ölü yatıyor, ben ise hâlâ geldiğim şeyi alacağım.“


Sanki gerçekten kafası karışmış gibi başını yana eğdi.


“Neden hepiniz bazen biraz olsun düşünmüyorsunuz ki, böylece hepimiz bu kan dökümünden kurtulabilelim?“


Ağzından tiatral ve alaycı bir iç çekiş kaçtı.


“Ah. Ne büyük bir lanet olası utanç.“


...!

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3