Yukarı Çık




133   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   135 

           
134.Bölüm: 26.Kısım – Senaryo Yok Edici (2)


Tls123. Bu, Hayatta Kalma Yolları’nın yazarının kullanıcı adıydı.

Asuka Ren, gözleri faltaşı gibi açılmış hâlde, söylediklerimi tekrarladı.

   “tls123…?”

Aceleyle üzerine gittim.

   “Hatırlıyor musun?”

   “Pek sayılmaz… huh?”

   “Ne oldu?”

Birkaç kez gözlerini kırptıktan sonra Ren’in gözbebekleri boşluğa dalmış gibi oldu. Vücudundan zayıf bir elektrik kıvılcımı çatırdadı.

   “■■■… ■■”

Ne? Şaşkınlıkla sordum.

   “Az önce ne dedin?”

   “…Affedersin?”

   “Az önce söylediğin şey…”

   “Neyden bahsediyorsun?”

Ren’in yüzünde en ufak bir farkındalık bile yoktu. İçimi ani bir tekinsizlik kapladı, vakit kaybetmeden Karakter Listesi’ni etkinleştirdim.

   [Özel yetenek Karakter Listesi etkinleştirildi!]

+

<Karakter Bilgisi>

İsim: Asuka Ren

Yaş: 31

Sponsor Takımyıldızı: Niten Ichi-Ryu’nun Ustası

Özel Nitelikler: Barış Diyarı’nın Yaratıcısı (Efsanevi), Mangaka (Nadir)

Özel Yetenekler: [Kendo Sv.7], [Kalem Kılıçtır Sv.4], [Makûl Ayak Hareketleri Sv.5], [Hayal Gücü Uyarımı Sv.4]…

Stigma: [Niten Ichi-Ryu Sv.3]

Genel Statlar: [Dayanıklılık Sv.55 (Şu anda Sv.17)], [Güç Sv.55 (Şu anda Sv.17)], [Çeviklik Sv.49 (Şu anda Sv.11)], [Mana Sv.54 (Şu anda Sv.16)]

Genel Değerlendirme: Genel değerlendirme şu anda revize ediliyor.

+

Hayatta Kalma Yolları’nda okuduğum gibi, bu kadın şüphesiz Barış Diyarı’nın Yaratıcısıydı.
Ama…

‘Revize ediliyor…?’

Kısa bir süre sonra, Nitelikler Penceresi’ndeki girdilerden birinin gözlerimin önünde tamamen yok olduğunu gördüm. Kum gibi dağılarak, harfler teker teker parçalandı.

+

Özel Nitelikler: Mangaka (Nadir)

+

Omurgamdan yavaşça bir ürperti yükseldi.
‘Barış Diyarı’nın Yaratıcısı’ neden aniden kaybolmuştu? Ne kadar güçlü olursa olsun, büyük bir takımyıldızının bile böyle bir şeyi yapması imkânsızdı.

Ren başını eğip sordu.

   “Üzgünüm ama… ne hakkında konuşuyorduk?”

   “…Eserin hakkında konuşuyorduk, Ren-ssi.”

   “Eserim mi?”

Ren’in yüzünden hiçbir şey hatırlamadığı belliydi. Ne Barış Diyarı’nı, ne de kendi yarattığı yerleri…

   「O anda, dünyanın tamamen avuçlarının arasından kayıp gittiğini fark etti.」

Başım zonklamaya başladı. Hayatta Kalma Yolları’nda böyle bir cümle var mıydı?

Bilmiyordum. Ama bir şey kesindi. Yalnız gecede yankılanan viyola melodisi, küçük insanların havaya karışan dağınık şarkıları… Artan duygulardan doğan bu hüzünlü ama derin atmosfer, şunu apaçık gösteriyordu:

Barış Diyarı adlı dünyanın sonu tam olarak bu andı.

Bu hikâyeye eklenecek başka hiçbir şey kalmamıştı. Nihayetinde hikâye, yazarından tamamen bağımsız hâle gelmişti. Ve bunu fark ettiğim anda, Ren’in niteliğinin neden aniden yok olduğunu da anladığımı düşündüm.

Bir dünya tamamlandığı an, yazar yaratıcı makamından inmek zorundadır.

Kendi kendime düşündüm.

Peki, tamamlanmış bir hikâye nereye gider?

   [Gezegen, Barış Diyarı’nı kavramaya başladın.]

   [Barış Diyarı’na ait tüm varlıklar, mevcudiyetini silik de olsa hissediyor.]

   [Küçük gezegenin küçük takımyıldızı, mevcudiyetinden sevinç duyuyor.]

   [Barış Diyarı’nın varlıkları senin hakkında efsaneler yazmaya başlıyor.]

İşin saçma tarafı, bu aslında sormama bile gerek olmayan bir soruydu.

…Evet. Yazarını terk eden bir hikâyenin varacağı yer, en başından beri belliydi.

Sonrasında ona birkaç soru daha sordum, hatta Yalan Tespiti bile kullandım. Ancak gerçekten hiçbir şey hatırlamıyordu.

   “Üzgünüm, gerçekten bilmiyorum. Yine de… sanki daha önce okuduğum bir manga gibi geliyor…”

Kendi çizdiği bir şeyin, sadece okuduğu bir hikâye gibi gelmesi… Nedense içimi burktu.

Gözlerini kapatıp bir süre düşündükten sonra Ren devam etti.

   “Ama okurken gerçekten çok keyif aldığımı düşünüyorum. Hiç şüphesiz… öyleydi.”

Ne yazık ki, zar zor ulaştığım tls123 hakkındaki bilgiler burada sona erdi. Hayatta Kalma Yolları’nın yazarının ne tür bir varlık olduğu ya da ne istediği tamamen bir muamma olarak kaldı. Ancak en azından bir konuda belirsiz de olsa bir anlayışa ulaştığımı hissediyordum.

Büyük ihtimalle Hayatta Kalma Yolları’nın yazarı da, benim gibi, o orijinal sondan memnun değildi.
İşte bu yüzden, bu dünya sona ermeden önce romanın dosyasını bana vermişti.

Durum buysa, beklentilerine karşılık vermem gerekiyordu.

Manzarayı izleyen Ren’den uzaklaştım ve sakladığım küçük bir şişeyi çıkardım.

   [Antik Yılanın Göksel Kanı]

Bu, takımyıldızının kalıntılarıyla birlikte elde ettiğim bir eşyaydı. İşaret verdiğimde, biraz uzakta bekleyen Lee Hyunsung başını sallayıp yanıma geldi.

Hyunsung içki içmemişti. Kendimi kötü hissetsem de bu gece ondan yapmasını isteyeceğim bir şey vardı.

   “Öyleyse sana emanetim.”

   “Bana güvenebilirsin.”

Bir süre bilincimi kaybedeceğim için, Lee Hyunsung’un görevi beni korumaktı. Antik Yılan’ın Göksel Kanını bardağıma döktüğümde, altın ışıkla dalgalanan içki koyu bir şarap kırmızısına dönüştü.

   [Antik Yılan’ın Göksel Kanı ile yapılmış alkolü tükettin.]

   [Açgözlü yılanın kutsaması zihinsel dayanıklılığını sınamaya başlıyor.]

Bu, üçüncü turdaki Yoo Joonghyuk’un bile bilmediği gizli bir parçaydı. Yalnızca göksel kanla karıştırılmış yılan şarabıyla gerçekleştirilebilen bir ritüel. Bu olmasaydı, Öldürmeyen Kral kadar kullanışlı bir niteliği asla feda etmezdim.

   [Yılan, gerçekten bir ejderha katlettiğini doğruladı.]

   [Yeni nitelik, Sekiz Yaşam ortaya çıkmaya hazırlanıyor.]

Güzel. Hazırlıklar tamamlanmıştı; uyandığımda yeni bir nitelik beni bekliyor olacaktı. Bir iş tamamlanmıştı ancak bir sorun daha vardı…

İçkinin kalanını da tek seferde içtiğimde başım şiddetle dönmeye başladı, sarhoşluk üzerime çöktü. Fakat henüz uyuyamazdım. Olduğum yere çöktüm ve yere bir mesaj yazdım.

   ‘Şarap ve Coşkunun Tanrısı.’

Tuhaf. Ortam bu kadar şenlikliyken bile Dionysos’tan hiçbir yanıt gelmedi. Persephone de öyle. Bu durum can sıkıcıydı. Görevi tamamlamıştım ancak beni yeraltı dünyasına götürecek kimse yoktu.

Yoo Sangah’ı da getirmeli miydim? Olimpos’la doğrudan bir iletişim hattım olsaydı, hemen sinyal gönderebilirdim…

   ‘Zengin Gecenin Babası.’

Hades’in niteleyicisini yazdığım anda etrafımdaki her şey karardı. Tüm bedenimi ürpertici bir his sardı. Midem bulandı, görüşüm kararmaya başladı ve gözlerimi tekrar açtığımda çoktan yeraltı dünyasına varmıştım. Bu uğursuz ve rahatsız edici hava, yalnızca yeraltı dünyasında hissedilebilirdi.

Etrafıma baktım; neyse ki bu kez Tartarus’a düşmemiştim.

Birisi önümde duruyordu.

   [Şu anda yeraltı dünyasına giremezsin.]

Ne Hades’ti ne de Persephone. Üzerindeki ölüm meleğini andıran kıyafeti görür görmez kim olduğunu anladım.

   “Yargıç-nim.”

Bu, geçen sefer bana rehberlik eden yargıç değildi.

   “Kraliçe’nin verdiği görevi tamamladığımı bildirmeye geldim.”

   [Biliyorum. Ancak tekrar söylüyorum, saraya giremezsin.]

   “…Neden?”

   [Sebebini sana söyleyemem.]

Yargıç, canı sıkkınmış gibi elini umursamazca salladı.

   [Geri dön. Seni çağırmak için Baba’nın yetkisini ödünç aldım ancak içeri girişe izin yok.]

   “Kraliçeye bir sözüm var. İçeri girmem gerekiyor.”

   [Şimdi değil. Geri dön.]

Bu herifin tavrı da neydi böyle? Bir yargıç ne kadar güçlü olursa olsun, Persephone’yle kıyaslanamazdı. Buna rağmen bu kadar inatçı davranması ancak tek bir anlama geliyordu…

   “…Yoksa ikisi de mi ortalıklarda yok?”

Yargıç duraksadı, sonra başını salladı.

   [Doğru.]

   “Ne olmuş olabilir ki…”

Hades ve Persephone’nin aynı anda ortadan kaybolması. Büyük ihtimalle bir yerde ciddi bir şey yaşanmıştı. Ancak Olimpos’un On İki Tanrısı’nın acil konseyi gibi bir durum olmadıkça… Şu anda böyle bir çağrıyı gerektirecek ne olabilirdi?

   “Peki, gelmem ihtimaline karşı bana bıraktığı bir mesaj falan yok mu? Ya da hazırlanmış bir şey…”

   [Olsa bile, neden vereyim ki?]

Yargıçların kişilikleri farklı olurdu ancak bu kadar huysuz birine denk gelmeyi beklemiyordum. Yine de ses tonundan, ortada gerçekten bir şeyler olduğu belliydi. Persephone kadar titiz birinin, hiçbir hazırlık yapmadan gitmiş olması mümkün değildi… Başka çarem yoktu.

   “Bana yardım edersen, bundan tatmana izin veririm.”

Ceketimin iç cebinden çıkardığım şey, Yamata no Orochi’den demlediğim yılan şarabının yedeğiydi. Tıpayı açtığım anda, fermente içkinin tatlı kokusuyla birlikte keskin bir aroma yayıldı.

   [Bu… bu da ne?]

Çağlar boyunca yaşamış varlıklar için alkol, aslında bir tür uyuşturucuydu. Sayısız yılın trajedilerini unutmanın tek yolu. Üstelik bu sıradan bir içki değil, bir takımyıldızının kalıntılarından yapılmış yılan şarabıydı.

   [Hmm, ah-hem. Hımm…]

   “İstemiyorsan, gideyim.”

   [B-Bekle! Peki. Kraliçe’nin geride bıraktığını sana vereceğim.]

Beklediğim gibi. Az önceki o katı yargıçtan eser kalmamıştı.

   [Hahhh… Çok güzel…]

Bir yudum alıp memnuniyetle sendeledikten sonra, yargıç tatmin olmuş bir ifadeyle cübbesinin içinden sarı bir küre çıkardı.

   [Al. Ödemen.]

Işıl ışıl parıldayan sarı bir küreydi. Bunun, çaresizce aradığım Shin Yoosung’un ruhu olduğunu hemen fark ettim. Küreyi elime alıp birkaç kez ovuşturduğumda, soluk bir ışık yayılmaya başladı ve havaya doğru süzüldü. Elimi kürenin üzerine koyup düşüncelerimi aktardım.

   “Üzgünüm. Çok geciktim, değil mi?”

Konuşma yetisinin büyük kısmını çoktan yitirmiş olan küre, yalnızca cılız bir inilti çıkardı.

   —Ah… Ah…

Sözlerini ve anılarını kaybetmiş bir kadın. Tüm hayatını senaryolara adamış olmasına rağmen, geriye kalan tek hikâyesi korkunç acılar silsilesiydi. Normalde biri şöyle derdi:

Yeterince acı çektin, her şeyi unut ve artık dinlen.
Ancak Shin Yoosung dinlenemezdi.

Bu dünyada hâlâ yapması gereken bir şey vardı.

   —Ah… Ahjussi…?

Uzun süredir kelimeler oluşturmaya çabalayan ruh titredi.

   —Gerçekten… Gerçekten…

   “Evet.”

   —Neden…?

   “Bu dünyada benim için yapman gereken hâlâ bir şey var.”

Buraya ona acıdığım için gelmemiştim.
Yalnızca Shin Yoosung’un yardımına ihtiyacım vardı. Biriken hikâyelerle yücelmiş ruhu sayesinde bunu yapabilecek tek kişi oydu.

Yoosung’un sesi korku kırıntıları taşıyordu.

   —Ne… Ne yapmalıyım?

Elimi ruhunun üzerinde tutarak düşüncelerimin bir kısmını gösterdim. Uzun bir sessizlikten sonra Yoosung zayıf bir kahkaha attı.

   —Ha ha… Çok acımasızsın, Ahjussi… Bazı yönlerden kaptandan bile daha acımasız…

   “Özür dilerim.”

   —Ama… Tamam. Yapacağım. Hayır… aslında yapmak istiyorum. Hep bunu umuyordum. Bu sefer, bu dünyanın ‘sonunu’ gerçekten görmek istiyorum.

   “Daha fazla anını kaybedebilirsin. Dayanabilecek misin?”

Yoosung başını salladı.

   —Korkmuyorum. Çünkü inanıyorum ki… unuttuğum hikâyeleri anlatırsın.

Bu son sözlerle birlikte Yoosung’un ruhu kürenin içine çekilip kayboldu.

Muhtemelen bir süre daha dışarı çıkamayacaktı. Bir dahaki karşılaşmamız, yeniden bir bedene sahip olduktan sonra olacaktı. Bizi izlemekte olan yargıç söze girdi.

   [Muhtemelen zaten biliyorsundur ama, bir ruhu yeraltı dünyasından çıkarmak bedeni diriltmez. Üstelik o ruh o kadar uzun zaman önce öldü ki, yeni bir bedene yerleşmesi imkânsız.]

Yargıç rahatsız edici bir kahkaha attı.

   [Kader izin verirse, yeniden doğmanın bir yolu vardır. Ancak o ruh, insan olarak yeniden doğamayacak kadar fazla günah işlemiş. İnsan olarak doğmak isterse, ruhunun sahip olduğu tüm hikâyeleri terk etmesi gerekir. Lakin o zaman da tanıdığın varlık olmaktan çıkar.]

   “Biliyorum.”

Persephone’un söylediği gibi, ruh denen şey başlı başına bir hikâyeydi. Bu yüzden Yoosung’un ruhu, tam da şu anda, gerçek zamanlı olarak “Shin Yoosung olmayan bir şeye” dönüşüyordu.

Ancak bu yalnızca Yoosung’a özgü bir durum değildi.

Hemen özel menajerimi çağırdım.

   “Bihyung.”

Konuşmadı.

Cevap verene kadar küreye bakarak bekledim.

Yeniden doğuş—yalnızca yüksek mevkideki varlıkların seçebileceği bir şeydi. Şimdiye dek hikâyeler tarafından yönetilen biri, hikâyeleri yöneten bir varlık olarak yeniden doğacaktı.

Sonunda Bihyung’un varlığını kanalda hissettim ve konuştum.

   “Yardımına ihtiyacım var.”

   —Ne konuda?

Yanıt vermedim.

Bihyung’un bakışlarının, sessizliğimi paylaşırken benimle Yoosung’un ruhu arasında gidip geldiğini hissedebiliyordum.

Ne demek istediğimi hemen anladı.

   —D-Dur bir saniye… onu yapmamı mı istiyorsun?
Başımı salladım.

   —Hey, iyice düşün. Sandığın kadar kolay değil. Belki de burada sessizce yok olup gitmesi daha iyidir…

   “Kanalının çökmesini mi istiyorsun?”

   —Kahretsin! Hey, ciddiyim, olmaz. Daha önce hiç yapmadım!

   “Her şeyin bir ilki vardır.”

   —Orospu ço…

Uzun bir tereddüdün ardından, Bihyung nihayet gökyüzünden bir altın “yumurta” indirdi.

Mükemmel Yıldız Akışı’ndan inen bir yumurta.
Yoosung’un ruhunu yumurtanın içine yerleştirdim. Yumurta titredi, göz kamaştırıcı bir ışık yaydı ve ardından tekrar gökyüzüne yükseldi. Uzun bir sessizlikten sonra Bihyung, inanamaz bir sesle mırıldandı.

   —Çocuğumu böyle dünyaya getireceğim hiç aklıma gelmezdi…

Düşmanlarım yalnızca senaryoların içinde değildi.
41.Turun Shin Yoosung’u.

Bu turda, yalnızca benim için var olan bir “yayıncı”ya dönüşecekti.




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

133   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   135