Yukarı Çık




16   Önceki Bölüm 

           
Bölüm 17: Mor Taş Kabile’sinin Tokoloshe’si! II


Reis, yanına hayatta kalan birkaç Savaşçı’yı ve Mana’sı olmamasına rağmen Savaşçı kılığına girecek birkaç kabile üyesini alarak, yola koyuldu.


Taş Toprakları’nda hayatta kalmak isteyen çoğu erkek gibi onlar da iri yarı ve heybetliydi; Geniş omuzlar, kalın kollar... Taş taşımaktan, canavarlarla güreşmekten ve bir şafağı daha görmek için gereken her şeyi yapmaktan gelen türden bedenler. 


Gerçek bir Savaşçı’yla kavgaya tutuşmadıkları sürece, bu durum pek sorun teşkil etmezdi.


Uzaktan bakıldığında, Altın Kabile’nin ölen birliğinin zırhlarını giyip, silahlarını taşıyarak, pekala onlara benzeyebilirlerdi.


Kasap ve adamlarının rolünü inandırıcı bir şekilde oynayacaklardı; Zira kim Kasab’ın kimliğine bürünmeye cüret edebilirdi ki? Daha önce Kasab’ı görmüş birilerine tesadüfen rastlamadığı sürece kimse bunu sorgulamazdı.


’Göreceğiz...’


Damian, başını salladı ve doğrudan önünde duran şeye odaklandı.


Kızıl Uğurlama Dansı, mırıldanmaların son notaları sabah havasında solup, giderken, sona erdi. Sevdiklerinin bedenleriyle sallanan kabile halkı şimdi hareketsiz duruyordu; Yüzleri bitkinlik ve kederle çökmüştü.


Ancak yapılacak işler vardı.


Her zaman yapılacak bir iş vardı!


Damian, kabile halkının ölüleri toplamasını izledi. Bedenleri, uyuyan bir çocuğu kucaklar gibi derin bir hürmetle kaldırdılar. Onları kabilenin diğer tarafındaki tarım arazilerine doğru götürdüler.


Taş Toprakları’ndaki pek çok kabile için yaygın olan bir geleneği yerine getireceklerdi.


Göçenler’in Ekim’i.


Adından da anlaşılacağı gibiydi. Ölülerin bedenleri, yeni tarım arazilerinin toprağına gömülür; Etleri ve kemikleri, yaşayanları besleyecek mahsuller için gübre görevi görürdü.


Bir zamanlar damarlarında akan Mana toprağa sızar, onu zenginleştirir; Her şeyin daha hızlı ve güçlü büyümesini sağlardı.


Damian, bu uygulamaya biraz şüpheyle bakıyordu.


Farklı bir gelenekle, onurlu ölüleri için görkemli mezar höyükleri inşa eden bir İmparatorluk’ta büyümüştü. Ailesinin tahıl yetiştirmek için tohum gibi ekilmesi düşüncesi midesine pek oturmuyordu.


Ancak kabile halkının hislerini anlıyordu.


Onlar için sevdiklerinin bedenleri kutsaldı. Ölümde bile, onların geride kalanlara fayda sağlamasına izin vererek, onları onurlandırıyorlardı. Bir babanın bedeni, çocuklarını besleyen buğdayı büyütebilirdi. Bir annenin kalıntıları, ailesini sert mevsimlerde güçlü tutacak sebzeleri besleyebilirdi.


Bu, bir saygısızlık değil; Bu insanların bildiği en derin sevgi ifade biçimiydi.


Ve vücutları Mana bakımından zengin olan Savaşçılar, en iyi gübreyi oluştururdu.


O anda, Mor Taş Kabilesi’nin Bilge Kadın’ı çoktan diğerlerine Kasap ve düşen Savaşçılar’ının cesetlerini taşımaları için komut veriyordu. Kadınlar’ı çalmaya ve halklarını katletmeye gelen düşmanlar yerine, sanki ekilecek hazinelermiş gibi cesetlere nazikçe davranıyorlardı.


Essun Nine’nin bakır halkaları, o işi yönetirken, şıngırdıyor; Budaklı asası arazinin en bereketli kısımlarını işaret ediyordu.


Sevdiklerini öldüren canavarlar, şimdi çocuklarını doyuracaktı.


Damian, bunda bir tür adalet olduğunu düşündü.


Bu sahne karşısında başını salladı.


Arkasını dönmese bile izlendiğini biliyordu.


“Bakışını üzerimde hissedebiliyorum, ihtiyar.“


Sesi sakindi.


“Yaralarına odaklanman gerekmez mi?“


Adam Amca ona o kadar yoğun bakıyordu ki, Damian’ın ensesindeki tüyler diken diken olmuştu. Yaşlı Savaşçı oturduğu yerden kıpırdamamıştı ama dövüş bittiğinden beri gözlerini Damian’dan ayırmamıştı.


Yaralarını kapatan Kan Yosun’u Macun’u sabah ışığında parlıyordu.


“Genç Lugal ve ben biraz konuşabilir miyiz?“


Adam Amca’nın sesi temkinli ve umut doluydu.


“Sana tam olarak ne olduğunu bilmeyi çok isterim.“


“Hımm...“


Damian gerindi, restore edilmiş vücudunun akıcı tepkisini hissetti. Sızı yoktu. Acı yoktu. Sadece o güç kelimesini söyleyerek, zorladığı o görünmez kastaki kalıcı yorgunluk vardı.


Başını salladı.


Şu an için, Kasap ve birliği rolünü oynayan Reis’in dönüşünü beklemekten başka yapacak pek bir şey yoktu. Bu aldatmaca bir gün, belki iki gün sürerdi. O zamana kadar kabile beklemek ve umut etmek zorundaydı.


Gün çoktan ilerliyordu.


Primus Dil hakkında daha fazla şey çözmesi ve buradan nasıl devam edeceğini belirlemesi gerekiyordu. Söylediği Harf şimdiye kadar hayatını iki kez kurtarmıştı ama var olduğu ve işe yaradığı gerçeği dışında onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu.


Anlamaya ve büyümeye ihtiyacı vardı!


Kabilenin arkasındaki uzak dağa baktı. Kükreyen Taş Dağ’k ufka hükmediyor, zirvesi o bitmek bilmeyen mor sise gömülü duruyordu. Buradan bile havadaki farkı, yamaçlarına yaklaştıkça, Mana’nın nasıl daha yoğun bir şekilde toplandığını hissedebiliyordu.


“Kükreyen Taş Dağı’na doğru gidelim.“


Sesi kararlıydı.


“Mana orada her zaman daha zengindir.“


Bunu söylerken, kabileden, kederinden ve garip geleneklerinden uzaklaşarak, uzak dağa doğru yürümeye başladı.


Arkasını dönme zahmetine bile girmeden ekledi:


“Elena, sen burada kal ve diğerlerine yardım et.“


Onları takip etmeye yeltenen genç kadın, adımını attığı gibi donup, kaldı.


Çamurlu yüzü bir an asıldı ama sonra ciddileşerek, ifadesini düzeltti.


Cesetleri taşıyan ve Ekim için hazırlık yapan diğer kabile üyelerine geri döndü.


Yapılacak işler vardı ve o Reis’in kızıydı.


Damian ve Adam Amca, Mor Taş Kabilesi’nin kulübelerinin arasından geçtiler.


Konutlar şimdi daha sessiz görünüyordu; Deri kaplı eşikleri rüzgarsız havada hareketsiz asılıydı. Yemek ateşlerinden artık duman yükselmiyordu. Günlük hayatın seslerinin yerini yas ve emek sesleri almıştı.


Cesetleri gübre olarak kullanmak için toprağı kazma işleminin başladığı tarım arazilerinin yanından geçtiler.


Kabile üyeleri taş aletlerle çalışıyor, ölüleri kabul etmesi için toprağı açıyorlardı. Sessizlik içinde çalışıyorlardı, hareketleri bir amaçla ağırlaşmıştı. Bazıları kazarken, ağlıyor, diğerleri ise sert bir kararlılık ifadesi taşıyordu.


Bilge Kadın, her bir cesedin nereye yerleştirileceğini yöneterek, en büyük parselin merkezinde duruyordu. Asası neredeyse törensel ritimlerle yere vuruyor ve sesi, Damian’ın tam seçemediği kısık yakarışlarla yükseliyordu.


Damian ve Adam Amca yaklaştığında, başını kaldırdı.


Kadim gözleri onunkileri buldu.


Derin ve saygılı bir şekilde başıyla onayladı.


“Tokoloshe.“


Kelime, bir hürmetle söylenmişti.


Diğerleri de bu selamı fark etti. Mezar kazmakta olan bir adam, onaylamak için durup, başını salladı. Su taşıyan bir kadın başını kaldırıp, selam verdi. Anlamayacak kadar küçük olması gereken bir çocuk, Damian’a fal taşı gibi açılmış gözlerle bakarken, kelimeyi fısıldayarak, tekrarladı.


“Tokoloshe.“


“Tokoloshe.“


O yürüdükçe, bu kabullenişler peşinden geliyordu.


Bu noktada, Damian artık onları düzeltme zahmetine bile girmedi.


Eğer bunu yapmak istiyorlarsa, öyle olsun.


Görünüşe göre artık Mor Taş Kabilesi’nin Tokoloshe’si oydu!

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

16   Önceki Bölüm