Yukarı Çık




145   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   147 

           


146.Bölüm: 29.Kısım – Takımyıldızı Ziyafeti (1)


Gwanghwamun Meydanı’na sağanak yağmur yağıyordu. Canavarlar yüzünden sokaklar neredeyse harabeye dönmüştü. Yıkılmış reklam logoları paramparça olmuş, ayaklar altında çiğnenmişti. Gwanghwamun’un simgeleri olan Kral Sejong¹ ve Lee Sunsin heykelleri tamamen yok edilmişti.

   “Ah…”

Seul’un övündüğü medeniyet çökmüş, kültür kaybolmuştu. Geriye yalnızca tek bir hikâye kalmıştı, ancak Gwanghwamun’daki insanların hiçbiri bu hikâyeyi istemiyordu.

Lee Jihye, toprağı kazan Hwarangları izlerken ağzını açtı.

   “…Gerçekten öldü mü?”

Kimse ona cevap vermedi. Sessizliğin nedenleri farklıydı. Jung Heewon, Lee Hyunsung, Lee Gilyoung, Shin Yoosung… Her birinin kendi düşünceleri vardı, yine de hiçbiri konuşmadı. Belki de düşündükleri yanlıştı. Ya da belki… doğru olmasından korkuyorlardı.

   “Hayır… Gerçekten mi?”

Kim Dokja’nın bedeni, sekizinci senaryonun bitiminden yaklaşık bir saat sonra bulundu.

   “Ahjussi! Uyan! Bu bir şaka, değil mi?”

Ölüm sebebi aşırı kan kaybıydı.

İlk başta herkes afalladı. Tüm bu süre boyunca ortalarda görünmeyen Kim Dokja’nın birdenbire ölmesi akıl alır gibi değildi. Yine de ekip üyeleri büyük bir panik yaşamadı. Bu daha önce birkaç kez olmuştu. Ateş ejderhasını avladıklarında veya Sellerin Felaketi’yle karşılaştıklarında…

Kim Dokja her seferinde ölümden dönmüştü.

Bu yüzden bu kez de beklediler.

Her zamanki gibi yeniden ayağa kalkacak, o kendine özgü gülümsemesini takınacaktı. Birkaç çekingen şaka yapacaktı.

Ne var ki Kim Dokja ayağa kalkmadı.

Bir saat geçti, sonra iki saat. Sonunda bir gün geçti. İkinci gece geldiğinde de durum değişmedi. Kim Dokja dirilmedi. Bedeni soğuktu.

Üyeleri cesaretlendiren kişi Min Jiwon oldu; bir tabut yaptı.

   “…Seul’un en güçlüsüydü.”

Kimsenin yapamadığını yapmaya başladı. Kim Dokja’yı tanısa da onunla arasındaki bağ hafif olduğu için bunu yapabiliyordu.

Min Jiwon, Kim Dokja’nın fedakârlığından söz etti. En güçlülerin savaşını herkes heyecanla izlerken, sessizce ölümü seçen adamın hikâyesini yaydı.

Herkes Kim Dokja’ya farklı lakaplar takıyordu.
Aslında dokkaebi en güçlü enkarnasyonu ilan ettiğinde, insanların aklına farklı isimler gelmişti.

Kralsız Dünyanın Kralı.

Yalnız Mesih.

En Çirkin Kral…

Kelimeler farklıydı ancak vardıkları yer aynıydı.
Seul Kubbesi’ndeki en güçlü kişi Kim Dokja’ydı ve Kim Dokja Seul için ölmüştü. Seul, Kim Dokja sayesinde kurtulmuştu.

Kurtarıcı, kimsenin bilmediği bir yerde ölmüştü...

Min Jiwon, bu Kim Dokja için bir tabut yaptı. İnsanlar Kim Dokja’nın bedeninin tabuta yerleştirilişini izlerken gözyaşlarını tutuyordu. Kimileri onun kim olduğunu anlayamadan bakakaldı, kimileriyse hikâyeyi geç öğrenip iç çekti.

Bu sırada Shin Yoosung ağlıyordu.

   “Ahjussi…”

   “Yoosung.”

Jung Heewon, Shin Yoosung’u tabuttan uzaklaştırdı. Lee Hyunsung hâlâ şaşkın bir ifadeye sahipti. Lee Gilyoung’un yüzü ise sanki gerçeklikten kaçıyormuş gibi bomboştu.

   “Dokja hyung ölmedi.”

Sonunda Lee Jihye bağırdı.

   “…Usta nereye gitti?”

   “…”

   “Usta ahjussiyi kurtarabilir! Seolhwa unnie nerede?”

Ancak Yoo Joonghyuk, bu yakarışları duyabilecek bir yerde değildi.

En sonunda Lee Jihye de ağlamaya başladı.

   “Ahjussi…”

İstemeseler bile kabul etmek zorundaydılar.

Kim Dokja ölmüştü ve bir daha dirilmeyecekti.

   [Yeni ana senaryo yakında başlayacak.]

Artık Kim Dokja’sız bir dünyada yaşamak zorundaydılar.

    * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

   「Artık Kim Dokja’sız bir dünyada yaşamak zorundaydılar.」

Bu sahne Hayatta Kalma Yolları’nda olsaydı, kesin böyle bir cümle yazardı.

   “Eh, benim için yas tutmayın.”

Bağırmak istesem de sesim çıkmadı. Sonuçta ses tellerimin henüz oluşmadığı bir durumdaydım. Zihinsel gücüm biraz toparlandığında, olayları ‘üçüncü şahıs gözlemci’ olarak izleyebilmek teselli ediciydi. ‘Birinci şahıs bakış açısını’ kullanabilsem güzel olurdu ancak Yoo Joonghyuk yüzünden aşırı yüklendiğim için şu anda çalışmıyordu.

   [Aşırı dalış, birinci şahıs bakış açısının kullanımını kısıtladı.]

Tabut toprakla örtülürken bazı insanlar bağırdı.

   “En Çirkin Kral!”

Lanet olsun. Dokkaebiler bana gerçekten de ‘En Çirkin Kral’ lakabını mı taktı? Kesin o piç Bihyung’un işidir.

Shin Yoosung’un ağlayarak mezarıma çiçek atışını gördüğümde kendimi daha da tuhaf hissettim. Ekip üyeleri artık benim gerçekten öldüğüme inanmıştı. Kendi cenazemi izliyordum. Muhtemelen bunu deneyimleyen tek kişi bendim.

   “Haaaaah!”

Lee Gilyoung, burnu akarak hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yarısı toprakla kaplanmış tabuta doğru koşuyordu. Lee Jihye de aynı durumdaydı.

   “Ahjussiii—!”

Normalde bana karşı öfkeli davranan bir çocuktu, bu yüzden bu hâli beni duygulandırdı. Şu an tabuttan kalksam oldukça komik bir sahne olurdu. Ancak bunu yapamazdım.

Çünkü şu anda sözde ‘bekleme süresi’ içindeydim.

   [Sekiz Yaşam ayrıcalığı etkinleştirildi.]

Dirilmenin kendisi aslında endişe edilecek bir şey değildi. Barış Diyarı’nda Öldürmeyen Kral unvanından vazgeçerek elde ettiğim Sekiz Yaşam niteliğine sahiptim. Bu nitelik, Yamata no Orochi’nin ruhunu ve etini içerek kazanılabiliyordu; kelimenin tam anlamıyla kişiye sekiz yaşam veriyordu.

   [Yılanın ilk başı feda edildi.]

   [Bu başın gücü: Tedbirli Kişi.]

Yamata no Orochi’nin başlarında farklı türden yetenekler uyuyordu ve dirilişten sonra bu yeteneklerle bağlantılı bir kutsama elde edebiliyordum. Hiç de fena değildi.

Sorun şuydu ki, Öldürmeyen Kral’dan farklı olarak bu ayrıcalığın bir bekleme süresi vardı.

   [Dirilişten önce 72 saatlik bekleme süresi gereklidir.]

   [Kalan süre: 24:07:12]

Hâlâ bir günüm vardı ve bir sonraki senaryonun başlama zamanı gelmişti. Bakış açımı değiştirmeden önce bir süre daha cenazemi izledim. Henüz dirilemediğim için daha fazla bakmak içimi acıtıyordu.

   [Üçüncü şahıs bakış açısı ile gözlemlenen kişi değiştiriliyor.]

Ardından yeni bir ekran belirdi. Antika detaylara sahip bir yer altı katıydı. İçeride bir adam ve bir kadın vardı.

   “…Yoo Joonghyuk-ssi?”

Kadın elbette Yoo Sangah’tı. Onu bağlandığı yerden kurtaran kişinin Yoo Joonghyuk olduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Bu, bedeninden ayrılmadan önce ondan istediğim son iyilikti.

Yoo Sangah sordu.

   “Dokja-ssi’ye ne oldu?”

   “Kim Dokja öldü.”

Yoo Joonghyuk’un bu kaba açıklamasıyla Yoo Sangah sanki dünyası yıkılmış gibi göründü. Bu ifadeyi görünce kaşlarımı hafifçe çattım. Yirmi sekiz yaşındaki Kim Dokja’nın hayatı o kadar da kötü değildi aslında.

   “Ancak yeniden dirilecek.”

   “…Yeniden mi? Nasıl?”

   “Bilmiyorum. Sadece bu şekilde ölmeyeceğini biliyorum.”

Ne de olsa Yoo Joonghyuk, geçmişte benim dirildiğime tanık olmuştu. Er ya da geç yeniden ayağa kalkacağıma inanıyordu.

   “…Hayır, yaşamak zorunda.”

O zaman neden yumruğunu bu kadar sıkıyordu?

Yoo Joonghyuk bir süre sessiz kaldı, ardından şok içindeki Yoo Sangah’a doğru konuştu.

   “Kim Dokja’nın aile üyesi nerede?”

Bu söz beni şaşırttı. Şu dallama neden istemediğim bir şey yapıyordu?

‘Aile üyesi’ kelimesiyle Yoo Sangah’ın yüzü değişti. Söylemesi gereken acil bir şey var gibiydi.

   “Annesi…”

Ne yazık ki tam o anda ekran kapandı ve bir mesaj duyuldu.

   [Zihinsel gücün tükendi.]

   [Özel yetenek, Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı 3. Aşama devre dışı bırakıldı.]

Ruhani bedenin kötü yanı buydu. Tükenen zihinsel gücün toparlanması çok yavaştı. Fiziksel bir beden olmadığı için bu doğaldı. Bedensiz bir ruh, ucu kopmuş bir batarya gibiydi. Bedensiz geçirilen süre uzadıkça zihin daha da tükenirdi. Hayaletlerin delirmesinin sebebi de buydu.

   ‘Nirvana annemi öldürdü mü?’

Delirmemek için kendime sürekli sorular sormak zorundaydım.

   ‘Olamaz.’

O benim annemdi, başka biri değil. Nirvana da başkalarını kolayca öldüren ya da işkence eden bir karakter değildi.

Nirvana, Kurtuluş Lideri rolünü oynarken tam bir centilmendi. Yine de dile getirdiği son sözler vardı. Annemin benden sakladığı bir sırrı olduğunu söylemişti.

Annemin benden sakladığı bir sır...?

Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir türlü bulamıyordum.

…Bilmiyordum. Hayır, belki de bilmek istemiyordum.

Tam o sırada dolaylı bir mesaj duyuldu.

   [Takımyıldızı Abidos’un Efendisi ruhunu çağırıyor.]

Bir süredir dolaylı mesaj almamıştım, bu yüzden biraz afalladım.

…Abidos’un Efendisi?

Hayatta Kalma Yolları’nın içeriğini düşündüm. Yanlış hatırlamıyorsam Abidos, Antik Mısır’ın başkentiydi.

   [Nebula <Papirüs>, sana dirilişin hikâyesini sunmak istiyor.]

Oho, şuna bak?

Papirüs, Mısır mitolojisinin nebulasıydı.

   [Takımyıldızı Cennetin Kâtibi ruhunu çağırıyor.]

Ha? Metatron?

Bunu düşünür düşünmez bir sonraki mesaj belirdi.

   [Nebula <Eden> seni Mesih’in Yolu’na yönlendirmek istiyor.]

Dirilişin hikâyesi, Mesih…?

   [Takımyıldızı Şarap ve Coşkunun Tanrısı, seni düşük sınıf takımyıldızlarından uzaklaştırmak istiyor.]

   [Nebula <Olimpos> senin için sahneyi kuracak.]

…Bu da neydi şimdi?

   [Takımyıldızı 25 Aralık’ın Efendisi seni çağırıyor.]

   [Nebula <Vedalar> sana diriliş kutlamasını hediye edecek.]

   [Takımyıldızı Seocheon Çiçek Tarlalarının Çiçek Açışı ruhunu çağırıyor.]

   [Nebula <Tamna> seni istiyor.]

Hint mitolojisinden Kore mitolojisine kadar…

Pek çok dolaylı mesaj yağmur gibi yağıyordu. Büyük nebulalardan küçük nebulalara kadar hepsi herkes bana çağrı gönderiyordu.

Bu takımyıldızlarının ne düşündüğünü anlayabiliyordum.

Beni kendi mitleriyle örtmeye çalışıyorlardı.

   [Bazı takımyıldızları birbirleriyle karşı karşıya geldi.]

   [Bazı takımyıldızları, başkalarının mitlerini çalmamaları konusunda diğerlerini uyarıyor.]

Dionysos, Mitra, Hallakgungi…

Beni çağıran takımyıldızların hepsi dirilişle ilişkiliydi.

   [Takımyıldızları, dirilişin yüzünden bir ağız dalaşı veriyor.]

Yani başka bir deyişle, bu herifler hikâyeme adım atmaya çalışıyordu.

Tüm hikâyeler, dolaşıma girdikçe güçlenirdi. İnsanlar hikâyeleri ne kadar anlatır ve yayarsa, hikâyelerin etkisi de o kadar artardı.

Peki ya bir gün ‘Kim Dokja’ denilen bir dallama üç gün sonra dirilip şu sözleri haykırsaydı?

   “Ben Kim Dokja! Mesih’in kutsamasını aldım!”

Mesih’in Dionysos, Mitra ya da başka biriyle değiştirilmesi önemli değildi. İnsanlar hayrete düşer ve orada, o anda bir mit yeniden üretilirdi.

Hayrete düşen enkarnasyonlar bu hikâyeyi yayar, hikâyenin gücü hayal gücünün ötesine geçerdi. Bunun sonucunda, hikâyeyle bağlantılı nebula olasılığa müdahale etme gücünü daha da artırırdı.
Başka bir deyişle, nebulalar bu yüzden çılgına dönmüştü.

Ben, senaryoları kontrol edebilecek bir güce sahiptim.

   [Kore Yarımadası’nın takımyıldızları, seçimine dikkat kesildi.]

+

*¹Kral Sejong, Joseon Hanedanlığı’nın 4. kralı olup Kore alfabesi Hangul’u halkın kolayca okuyup yazabilmesi için geliştiren hükümdardır. Bilim ve kültürü desteklemiş, bilgiyi elitlerin tekelinden çıkararak halka yaymayı amaçlamıştır.

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

145   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   147