Yukarı Çık




153   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   155 

           


154.Bölüm: 30.Kısım – Kara Kale (4)
------------------------------------------------------------------------‐

Han Sooyoung hikâyemi dinledikten sonra afallamış bir şekilde mırıldandı.

   “…Gerçekten takımyıldızı mı oldun?”

Birkaç gün öncesine kadar enkarnasyon olan birinin bir anda takımyıldızı olarak ortaya çıkması… Elbette tuhaftı. Han Sooyoung, bir enkarnasyonun yeniden doğup takımyıldızı olduğuna dair hiçbir şey okumamıştı.

   “Evet. Bir takımyıldızıyım.”

   “Ciddi misin? Gerçekten mi?”

   “Evet.”

Han Sooyoung’un gözleri inançsızlıkla doluydu.

   “…Bu kadar kolay mı yani?”

Kolay olmadığını söylemek istesem de Han Sooyoung dinlemiyordu.

   “Siktir, artık senaryonun dışından bizi izleyip sponsor mu olacaksın?”

   “Öyle değil. Senaryonun ortasında takımyıldızı oldum, yani senaryolara katılmaya devam etmem gerekiyor.”

   “Ne değişti ki? Hiçbir fark göremiyorum.”

Aslında bana da pek gerçek gibi gelmiyordu. Hikâyeler ödünç almak, diğer takımyıldızları ve nebulalarla ticaret yapmak, takımyıldızlarının bana karşı tutumunun değişmesi…

   [Bazı takımyıldızları, gelişimini kıskanıyor.]

   [Bazı takımyıldızları, bir niteleyiciye sahibi olmana karşı çıkıyor.]

   [Bazı takımyıldızları, sana karşı düşmanlık gösteriyor.]

Ne olursa olsun, takımyıldızları da kıskançlığın elli tonunu hissediyordu. Büyüyen bir filize neden bu kadar sert davranıyorlardı ki?

Yine de artık yapabileceğim bir şey vardı.

   [Diğer takımyıldızlarına sert bir bakış attın.]

   [Bazı takımyıldızları, hayretle sana bakıyor!]

   [Bazı takımyıldızları, şaşkınlıktan içtikleri kolayı püskürttü!]

   [Dolaylı mesaj gönderimi sebebiyle 200 jeton kesildi.]

Beklendiği gibi, dolaylı mesajlar jeton tüketiyordu. Eğlenceliydi ama dozunda kullanmak gerekiyordu.

Han Sooyoung ağzı bir karış havada bana bakıyordu.

   “A-Az önce mesajı atan sen miydin? Henüz ismi olmayan o takımyıldızı?”

Han Sooyoung’a öyle görünmüş olmalıydı.

   “Evet.”

   “Bu yüzden mi şimdiye kadar bir sponsor sözleşmesi imzalamadın?”

   “Evet.”

   “…O zaman benim için artık çok mu geç?”

   “Öyle sayılır.”

Han Sooyoung kaşlarını çattı ve havaya baktı.

   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası tereddütle enkarnasyonunun yüz ifadesini inceliyor.]

Han Sooyoung iç çekip bana baktı.

   “Siktir… Kıskandım. Bu arada, neden bir niteleyicin yok?”

   “Şey…”

Neden mi niteleyicim yoktu? Doğru cevap, bilmiyor oluşumdu.

   [<Yıldız Akışı>, elde edeceğin takımyıldızı niteleyicisi için arayışlarda.]

Muhtemelen yeterince hikâye biriktirmemiştim. Niteleyicisiz bir takımyıldızı olmak, evi olmadan vatandaşlık almak gibiydi.

Han Sooyoung mırıldandı.

   “Evsiz gibi bir şeysin yani.”

   “…Beşinci hikâye henüz bitmedi. Bu hikâye tamamlandığında bir niteleyici alabilirim.”

   [Beşinci hikâye Yalnız Mesih şu anda devam ediyor.]

Beşinci hikâye, takımyıldızının ‘statüsünü’ ciddi biçimde etkileyen bir hikâyeydi. Takımyıldızı olarak konumum, bu hikâyenin nasıl sonuçlanacağına bağlıydı.

…Belki.

O sırada Han Sooyoung yuhaladı.

   “Yuh… Kim Dokja, neden bir anda havalı görünmeye başladın? Artık Yoo Joonghyuk’u yenebilir misin?”

Yoo Joonghyuk.

Yumruğumu sıkıp tekrar açtım. O anda daha önce hiç görmediğim bir mesaj belirdi.

   [Olasılık fırtınası etkisine dikkat et.]

   [<Yıldız Akışı> şu anda seviyeni değerlendiriyor.]

Parmak uçlarımda batıcı bir his oluştu. Bu, takımyıldızları için bir problemdi. Yine de ‘değerlendirme’ sürdüğü sürece sorun yoktu. Yıldız Akışı, benim için doğru kısıtlama seviyesini henüz bilmiyordu.

   “Şu an için onu yenebilirim.”

   “…Gerçekten mi?”

Kritik nokta ‘şu an’ kelimesiydi. Başkahramanın başkahraman olmasının bir sebebi vardı. Gelişimine ancak bir takımyıldızı olarak yetişebiliyordum. Yoo Joonghyuk’un elde ettiği ayrıcalıklar muazzamdı.

   “Her neyse, sana emanet ettiğim şeyleri geri ver.”

   “Tsk, tamam.”

   [Enkarnasyon Han Sooyoung sözleşmeyi yerine getirdi.]

Han Sooyoung’a bıraktığım tüm jetonları ve eşyaları geri aldım.

Han Sooyoung iç çekti.

   “…Yazık oldu. Bir süreliğine zengin hissetmiştim.”

   “Sana zahmetin için 20.000 jeton verdim.”

   “600.000 jeton teslim edip karşılığında sadece 20.000 aldım.”

   “O zaman 20.000 jetonu da geri verebilirsin.”

Han Sooyoung homurdanıp sırtını döndü. Eşyalarımı ve jetonlarımı ondan geri aldım.

   [Sahip Olunan Jetonlar: 684.353 J]

Bu arada epey para biriktirmiştim. Düzenli gelir elde edip birikim yaptığım düşünülürse garip değildi. Artık bir takımyıldızı olduğumdan jeton kullanırken tereddüt etmiyordum. Jetonlar asıl güçlerini bundan sonra gösterecekti.

Derken yavaş yavaş… ah, dur. Önemli bir şeyi unutmuştum.

   “Han Sooyoung, şunu ne zaman serbest bırakacaksın? Bildiğin cinsel taciz.”

   “Eh? Aa, unutmuşum.”

Han Sooyoung gülümsedi, ben de başını ellerinin arasına almış hâlde yerde oturan Lee Hyunsung’a yaklaştım. Han Sooyoung’un klonları hâlâ Lee Hyunsung’un etrafında çıplak şekilde dans ediyordu.

   [Karakter Lee Hyunsung korkudan titriyor.]



   「 Çelik Kılıç kadınlara karşı zayıftır. 」

Hayatta Kalma Yolları’nda böyle bir cümle vardı ama bu kadar ileri olduğunu düşünmemiştim. Ayrıca…

   “…Gerçek değiller.”

Han Sooyoung’un klonları çıplak görünüyordu an kritik bölgeleri yoktu. Yani Lee Hyunsung’un bu hâle gelmesinin sebebi, manken görmüş olmasıydı.

Sözlerimin ne anlama geldiğini fark eden Han Sooyoung yaramazca güldü.

   “Hımm… bu ne demek şimdi? Göremediğin için üzüldün mü?”

   “Söyledim ya. Seninki gibi yavan vücutlardan hoşlanmıyorum.”

   “…Daha görmedin bile.”

   “Görmem mi lazım?”

Lee Hyunsung’a yaklaşıp sırtını sıvazladım.

   “Hyunsung-ssi, iyi misin?”

   “D-Dokja-ssi…”

Aptalca görünüyordu ancak delirmiş değildi. Lee Hyunsung bana hayalet görmüş gibi baktı.

   “Dokja-ssi neden… sen… ölmemiş miydin?”

Gerçek bir travma yaşamış olmalıydı. Sinirlenerek Han Sooyoung’a baktım. Çizgi romanı andıran bir durum olsa da Çelik Kılıç için bu ciddi bir darbeydi. Bu turda bir hata yaparsam, Lee Hyunsung’un kaderi bilinmeyen bir yöne sapabilirdi…

Şimdilik toparlanması için zamana güvenmekten başka çarem yoktu.

Derken yandan başka bir ses geldi.

   “Affedersiniz…”

   “…?”

   “Gidebilir miyim?”

Pembişler’in son üyesi görüş alanıma girdi. Güzel bir yüzü ve ince bir vücudu vardı. Düzgün kaşları, yumuşak yanakları… Bunun kırklı yaşlarında bir adam olduğuna kim inanırdı?

   “Adın ne?” diye sordum.

İnce bir ses cevap verdi.

   “S-Seo Inna.”

   “Bu gerçek adı değil.”

Seo Inna tereddüt etti, ardından gerçek adını söyledi.

   “…Kim Yongpal.”

Pembişler, Kim Yongpal. Doğru kişiyi bulmuştum.

Han Sooyoung dilini şaklattı.

   “…Neden onu hayatta tutuyorsun? Pembişler tam anlamıyla pislik değil miydi?”

   “Henüz değil. ‘İleride’ olacaklardı. Düzgün okuduysan bilirsin, Pembişler aslında üç kişiydi.”

   “Ama dörtler… ha?”

Açıkladım.

   “Bu ahjussi, kötü adama dönüşmeden evvel ölmüştü.”

   “…O yüzden mi hatırlamıyorum?”

   “Kim Yongpal temelde saf biri. Bu yüzden Pembişler’de ilk ölen oydu.”

Kim Yongpal araya girdi.

   “Affedersiniz, Ne hakkında konuşuyorsunuz…?”

   “Kes sesini.”

Han Sooyoung kaşlarını çattı.

   “Bu mu saf?”

   “Evet.”

Ben de inanmakta zorlanıyordum ama Hayatta Kalma Yolları’ndaki açıklama buydu.

   [Cinsiyet değiştirmeyi seven bir takımyıldızı başını sallıyor.]

   [Cinsiyet değiştirmeyi seven bir takımyıldızı, cinsiyet değiştirmeyi sevenler arasında kötü insan olmadığını iddia ediyor.]

Aslında Kim Yongpal, birinci senaryodan beri kimseyi öldürmeden hayatta kalmıştı. İlk senaryodaki ‘böcek öldürme’ yöntemini düşünebilmemin sebebi de, Kim Yongpal’ın yanlışlıkla bir karıncaya basıp hayatta kaldığına dair bir örneğin olmasıydı.

Elbette Kim Yongpal neden hayatta kaldığını bilmiyordu. O, ‘şans eseri’ hayatta kalan biriydi.
Pembişler’den Kim Yongpal. Hayır, artık yoldaşları öldüğüne göre ona Pembiş demeliyim.

Han Sooyoung kabullenmek istemez gibi mırıldandı.

   “Kahretsin… Ee, yani? Sonuçta onu bi’ işe yaradığı için kurtardın.”

   “Evet.”

   “Peki şimdi ne olacak?”

   “Ne olacak; Senaryoyu bir kez daha aşacağız.”

   “Bu senaryonun ne olduğunu biliyor musun?”

Elbette biliyordum. Hem de çok iyi.

   “Bu, Seul Kubbesi’nin özgürleşmesinden önceki son senaryo.”

Dokuzuncu senaryo, Kara Kale.

Bu senaryoda, daha önce hiç ortaya çıkmamış varlıklar sahneye çıkacaktı.

Hâlâ korkudan titreyen Lee Hyunsung’u, baygın hâlde yatan Lee Jihye’yi ve yaralı Lee Gilyoung’la ilgilenen Shin Yoosung’u izledim. Belki diğer yoldaşlarım da bir yerlerde hayattaydı. Jung Heewon da yanlarındaydı; bu yüzden ilk katta kolay kolay yenilmezlerdi.

   “Bildiğin üzere ilk kat çantada keklik. Asıl cehennem ikinci kat.”

Kalede bulunan özel bir pencere, dışarıdaki manzarayı gösteriyordu. Seul’un dört bir yanında kalabalıklar hareket ediyordu. Ne yazık ki ‘en güçlü kurbanın’ ve ardından gelen çatışmanın sonucunda Seul’un yarısı şeytan hizmetkârlara dönüşmüştü. Seul’un enkarnasyonları kederle bağırıyordu.

Umutsuzluk Seul’u dört bir yanını sarsa da ‘hikâye’ hâlâ yetersizdi. Hikâye her zaman eksikti. Dokkaebiler daha büyük bir hayal kırıklığı arıyordu. Takımyıldızları daha kışkırtıcı hikâyelere açtı.

Han Sooyoung pencereye bakarak konuştu.

   “Daha ne kadar klişe olabilir acaba? Regresörler, geri dönenler, reenkarnatörler… şimdi bir de şeytanlar mi çıktı?”

   “Bunu diyen kişi de intihalci…”

   “Hey, kaç kere dedim…”

Her zamanki gibi şakalaşıyorduk ki birden içime bir merak düştü.

   “Han Sooyoung.”

   “Ne var?”

   “Hayatta Kalma Yolları’nın yazarı olsaydın…”

   “O çöplüğü ben yazmadım.”

   “Varsayalım ki yazdın.”

Somurtkan Han Sooyoung dudaklarını ısırdı.

   “…Yazarı olsaydım?”

   “Hayatta Kalma Yolları’nın yazarı olsaydın, neden böyle bir dünyayı yarattığını düşünürdün?”

   “Ben nereden bileyim?”

   “Sen de yazarsın.”

   “Benim gibi birinci sınıf bir yazar, üçüncü sınıf bir yazarın düşüncelerini nereden bilsin?”

…Ona sormakla aptallık etmiştim.

Han Sooyoung konuşmaya devam etti.

   “Asıl benim sana sormam lazım.”

   “…Ne?”

Han Sooyoung’un derin bakışlarıyla göz göze geldim. Her Şeyi Bilen Okuyucu Bakış Açısı’nı kullansam bile Han Sooyoung’u okuyamıyordum. Yine de biraz anlamış gibiydim. Hikâyeyi okumuş birinin aklından geçebilecek düşüncelerdi bunlar.

   ‘Bu dünyanın sonunu biliyorsun, değil mi?’

Han Sooyoung’un sorduğu şey apaçık buydu. Her zamanki gibi cevap vermedim.

Cevap alamayacağını biliyormuş gibi tekrar pencereye baktı. Sonra başka bir soru sordu.

   “…Senaryolar neden var?”

Pencerenin dışına baktım. Yıkılmış Seul’un üzerindeki karanlık gökyüzü görünüyordu. Takımyıldızı olduğum için miydi bilmiyorum ama gökyüzü artık eskisi gibi değildi. Sayısız takımyıldızı göğe işlenmişti.

Yıldız Akışı takımyıldızlarını kucaklıyordu. Bu kadar yakın olup da asla ulaşılamayan yıldızlardı onlar. O kadar yıldız parlamasına rağmen…

Silinemeyen, uzak bir uçurum vardı. Bir şeyi fark etmiş gibiydim.

Takımyıldızları hep neye katlanıyordu? Hikâyeye neden bu kadar takıntılıydılar?

Bu uzak duyguyu üzerimden silkeleyip ağzımı açtım.

   “Belki de senaryolar…”

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

153   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   155