Noah’ın şu anda deneyimlemekte olduğu bir geçmişteki BU Sonsuz Açılım’ın Dokumalar’ından çok uzakta.
BU Yıkım’dan sonraki mevcut çağda.
Alfheimr’da.
Noah’ın BU İlkel Kaos ile yanılsamalı bir Bilinç buluşması gerçekleştirdiği bölgeden Bilinmeyen sayıda Gigapersek uzaklıkta, BU Yaşayan Elemental ve BU Yaşayan Duygusal’ın onunla buluştuğu ve Medeniyetler’in Ağırlığ’ını taşıyan kelimelerle çarpıştığı yerden çok uzakta, bu İlkel Âlem’in Yaşam Formlar’ı için kutsal olan bir mesken bulunuyordu.
Parlayan sis bulutlarından yükselen bir dağ zirvesinin tepesinde oturuyordu, zirvesi Alfheimr’ın alacakaranlığıyla yanan gökyüzüne uzanıyordu. Dağın kendisi Ölçülemeyecek kadar Kâdim’di, yamaçları Gözlemlenebilir Varoluş’un Farklılaşmasına tanık olmuş ve ondan sonra gelen her şeye tanık olmaya devam eden ağaç ormanlarıyla kaplıydı.
Zirvede, sade, Çok Renkli taştan bir tapınak duruyordu.
Saraylar’ın görkemli olduğu şekilde görkemli değildi. Kaleler’in heybetli olduğu şekilde heybetli değildi. Gerçekten kutsal olan şeylerin sade olduğu gibi sadeydi; Mimari’si gösterişten ziyade amaca hitap ediyordu. Duvarlar’ını oluşturan taşlar ışığın üretebileceği her Rengi barındırıyor, alacakaranlık onlara farklı açılardan dokundukça, yer değiştiriyor ve değişiyordu; etrafındaki hava ise yaklaşan her Varoluş’a baskı yapan bir Ağırlık taşıyordu.
Burası, bir zamanlar BU Yaratığ’ın yürüdüğü bir yerdi.
BU Yaşayan Köken ve BU İlk Açlığ’ın figürleri tapınağın eteklerinde belirdi, Formlar’ı Varoluşsal bozulmalardan tezahür ediyordu.
Köken, En Erken Katlar’dan, kendi çöküşünden ve her şeyin değişmesinden öncesine uzanan Anılar’ı barındıran gözlerle tapınağa baktı. Sahip olduğu güce rağmen süt Beyaz’ı Formu bu anda neredeyse kırılgan görünüyordu, başkalarının görmesine nadiren izin verdiği duygularla ifadesi karmaşıktı.
Açlığ’a döndü.
“Beni burada aşağıda bekleyebilir misin?“
Sesi yumuşaktı, neredeyse tereddütlüydü.
“Ben sadece... Biraz zamana ihtiyacım var. Aşağı indiğimde, cevabımı almış olacağım.“
Durakladı, gözleri onunkilerle buluştu.
“Ve sen de seninkini alacaksın.“
...!
Açlık, bunu duyup, hareketsiz kalırken, ifadesi karmaşıktı, gözleri anlayışla ağırlaşmıştı. Koyu saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, Alfheimr’ın alacakaranlığının Ağırlığ’ını taşıyan rüzgarlarla dalgalanıyordu ve Kızıl gözleri koşullar ne olursa olsun asla tam olarak solmayan bir meydan okuma ışığı barındırıyordu.
Daha Düşük Varoluşlar, BU Yaratığ’a Her Şey’ini vermiş birinin sevgisi bir yana, herhangi bir şey için BU Yaratık ile rekabet etmeyi akıllarından bile geçirmezlerdi.
Ama Açlık değil.
Tapınağa çıkan taş basamaklara oturduğunda, tüm Kaçınılmazlıklar’ın ışığı içinde yanıyordu; Duruşu rahattı ama dikkati keskindi. Bekleyecekti. Sabırlı olacaktı!
Ve Köken o dağdan indiğinde, taşıdığı cevap her ne ise, bundan sonra gelecek her şeyi belirleyecekti.
Köken tapınağa çıktı.
Kadim taşlardan yukarı çıkmaya devam ederken, adımları hafif ve ölçülüydü, bakışları bu aynı basamakları umutla tırmandığı zamanların Anılar’ını yansıtıyordu. BU Yaratığ’ın onun için her şey olduğu Zaman’ı hatırladı. Onun Mevcudiyet’inin, Varoluş’u anlamlı hissettirmeye yettiği Zaman’ı hatırladı.
Ona Her Şey’ini verdiği ve onun da bu kabulün bedelinin gerçekte ne olacağını söylemeden bunu kabul ettiği Zaman’ı hatırladı.
Sade kemerden geçip, hiçbir dekorasyon, hiçbir süs, hiçbir Güç gösterisi barındırmayan iç mekana girerek, tapınağın içine tamamen girene kadar devam etti. Sadece boş alan ve BU Yaratık ile görüşmek için buraya gelen Varoluşlar’ın çağlar boyunca biriktirdiği Mevcudiyet’in Ağırlığ’ı vardı.
Tapınağın merkezine yakın bir yerde durmaya geldi ve orada onu gördü.
Beyaz bir minder.
Görkemli bir Taht ya da BU Dörtlü’den birine yakışacak Akıl Almaz bir şey değil. Sadece ziyaretçilerin önünde diz çökeceği boş bir minder; Önünde belirecek olan Varoluş’un Güc’ü göz önüne alındığında neredeyse alay ediliyormuş gibi hissettirecek kadar sade ve mütevazı idi.
Ama Köken diz çökmedi.
Sakince bu minderin karşısına oturdu; Bacaklarını altına katlamış, sırtı boyun eğmeyi reddeden bir vakarla dimdik duruyordu. İfadesi kararlı görünüyordu; Daha o tapınak basamaklarını tırmanmaya başlamadan önce kararını çoktan kesinleştirmişti.
“Bir cevap talep ediyorum.“
BOOM!
Dört kelime, ama o kadar ağırdılar ki Varoluş’un kendisi bile etraflarında Sıkışıyor gibiydi. O, daha sözlerini bitiremeden, önündeki minderin etrafındaki alan Işığ’ı ve Varoluş’u aynı anda Büken bozulmalarla dalgalandı ve çok Renkli Alevler’le örtülmüş bir Varoluş’un yanılsamalı silüeti belirdi.
BU Yaratık!
Yüzü zorlukla gözlemlenebiliyordu, zira Varoluş’un üretebileceği her Renk’le yanan çok Renk’li Alevler’le, hiçbir şeyi Tüketmeyen sadece var olan Ateşler’le çevriliydi. Ancak o Alevler’in içinden dışarı bakan, Mutlaklar’ın bile tam olarak Algılayamayacağ’ı derinlikleri barındıran muazzam ve sakin gözler görülebiliyordu.
Köken’e pişmanlık olabilecek bir şeyle baktı.
Köken’in bedeni BU Yaratığ’a bakarken, hafifçe titredi, onun sesini Sonsuzluk gibi gelen bir süredir ilk kez duyduğunda, dudaklarını ısırdı.
“Özür dilerim.“
BOOM!
Bir cevap talep ederek, gelmişti ve ona söylenen ilk şey buydu.
Varoluş’un kendisini Somutlaştıran birinden duymayı asla beklemediği iki kelime. Çöküş’ünden sonra Bilinc’ini yeniden kazandığından beri korktuğu ve şüphelendiği her şeyi doğrulayan iki kelime.
Gözlerinde öfke parlarken, yüzü soldu ve küle döndü; Parlak, sıcak ve zar zor zapt edilen bir öfke! Bir zamanlar onunla etkileşimlerini tanımlayan saygıdan eser taşımayan bir ifadeyle BU Yaratıp’a meydan okurcasına baktı.
“Sana Her Şey’imi verdim.“
Sesi tam olarak bastıramadığı bir duyguyla titriyordu.
“Senden beklediğim en asgari şey dürüstlüktü. Çökmüş olmam umurumda bile değil. Ben sadece...“
Durakladı, kendini toparladı.
“Belli bir düzeyde dürüstlük olması güzel olurdu. Daha Düşük biri olarak değil, bir eşiti olarak görülmek. Bana hiçbir zaman gerçekten neler olup, bittiğini söylemedin. Bana hiçbir zaman büyük planlarını paylaşmaya değer bir Varoluş olarak bakmadın.“
BOOM!
Şu anda tüm hayal kırıklıklarını dışa vuruyordu; Eonlar’ca bastırılmış öfkesi nihayet bunlara neden olan Varoluş’un Mevcudiyet’inde serbest kalıyordu. Süt Beyaz’ı Formu, tapınağın çok Renk’li taşlarının empatiyle atmasına neden olan bir çalkantıyla titreşti.
BU Yaratık hiçbir müdahalede bulunmadan her şeyi sineye çekti; Suçlamaları dinlerken, çok Renk’li Alevler’ istikrarlı bir şekilde yanıyordu.
“Ben, mükemmel bir Varoluş değilim.“
Sesi gürleyen ama sakin bir sesti; Başarısızlığı kabul ederken bile Varoluş’un kendisinin Ağırlığ’ını taşıyordu.
“Hem de hiç. Hatalar yapıyorum ve Varoluş’umun doğasını suçlayabileceğim birçok hata yaptım. Varoluş var. Varoluş vardı. Ben... O’nunla çok fazla uyumlu hâle geldim.“
Etrafındaki Alevler, Ân’ı ve pişmanlıktan söz eden Renkler arasında geçiş yaptı.
“Müdahale etmem gerektiğinde etmeden işlerin gerektiği gibi akmasına izin verdim. Bunun için Varoluş’umu suçlayabilsem de, bu yine de benim seçimdi.“
Durakladı.
“Bu, sana karşı haksızlıktı, bu yüzden özür dilerim.“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.