
204.Bölüm: 39.Kısım – Tanımlanamayan Duvar (1)
-------------------------------------------------------------------------
Aileen, Mark ve Jang Hayoung’u dışarıyı temizlemeleri için bırakıp baygın hâldeki Han Myungoh’u ofise sürükledim.
Dürüst olmak gerekirse bu beklenmedikti. Han Myungoh’un hâlâ hayatta olacağını hiç düşünmemiştim.
Departman Müdürü Han Myungoh.
Üçüncü senaryoya ulaşmadan önce, gölge muhafızı öldürdükten sonra Şeytan Kral Asmodeus tarafından lanetlenmişti. Chungmuro’ya girmeden önce öldüğünü sanmıştım, onu Şeytan Diyarı’nda görmeyi hiç beklemiyordum.
Han Myungoh’u toplantı odasındaki bir sandalyeye yerleştirdim. Aileen’den ödünç aldığım bir hikâye bastırıcıyı kullandım.
「 Kim Dokja düşündü: Departman müdürü epey yaşlanmış. 」
Han Myungoh’un yüzünde çok sayıda küçük kırışıklık vardı. Üstelik tüm teni kararmıştı. Kırışıklıkları bir kenara bırakırsak, cildindeki bu renk değişimi tür dönüşümünün bir işaretiydi. Ne kadar uzun bakarsam, eski yüzünü o kadar seçebiliyordum. Yine de insana dair birçok iz kaybolmuştu; dikkatle bakmadan onu tanımak zordu.
Yoo Sangah. Lee Gilyoung. Annem ve Song Minwoo... Karakter Listesi ile doğrulayamadığım kişilerdi bunlar.
Hepsi senaryodan önce ya da senaryonun başında benimle bağlantılı olan insanlardı. Han Myungoh da onlardan biriydi.
Bu dünyada benim sayemde hayatta kalmışlardı. Bu yüzden Karakter Listesi ile bilgilerini okuyamıyordum.
“Uyandığını biliyorum, kalk.”
“Uhh... sen...”
Han Myungoh’a... ya da daha doğrusu kendine Aurelius diyen casusa sordum.
“Aurelius. Bu ismi kendin mi seçtin?”
“...!”
Han Myungoh gözlerini açtı, içimi belirsiz bir kesinlik duygusu kapladı.
Aurelius.
Onun Han Myungoh olduğuna beni ikna eden belirleyici ipucu buydu.
「 İnternet romanı mı? Hey, Kim Dokja-ssi. Demek bu boktan şeyi okuyacak kadar boş vaktin var? 」
Mino Soft’ta çalıştığım günlerde, web romanı okurken yakalandığımda bu sözleri duymuştum.
「 Kitap okuyacaksan böyle şeyler oku. Özgeçmişini geliştirmeye niyetin yoksa bile en azından iyi kitaplar okumalısın.」
Han Myungoh’un elinde ‘Meditasyonlar’ adlı kitap vardı; yazarı ise Marcus Aurelius’du. Kitabın ilk birkaç sayfası tamamen renk değiştirmişti...
“Okuyamadığın hâlde Meditasyonlar kitabını hep yanında taşırdın. Blöf yapma huyun hâlâ duruyor.”
“K-Kimsin lan sen?!”
Han Myungoh beni hiç tanımadı. Yüzümü önceden değiştirmiştim. Yapmasaydım tuzağa düşen ben olabilirdim.
Sırıttım ve sordum.
“Sence kimim?”
O anda Han Myungoh’un gözlerinde bir şey parladı.
“Y-Yoksa…!”
Beklediğim gibi, Han Myungoh yine Han Myungoh’du. Finans departmanı müdürü bile hayatta kalmak için biraz çalışmak zorundaydı.
Açılmakta olan dudaklarına parmağımı götürdüm.
“Şşş.”
“Mmf. Mmf. Mmm!”
“Bir şey söylersen burada ölürsün. İçinden düşün. Anladın mı?”
Başka bir aşkın varlığın dinliyor olmasından endişeliydim. Burada dokkaebi kanalı yoktu. Ancak kanal olmaması, başka varlıkların gözetleyemeyeceği anlamına gelmezdi.
[Dördüncü Duvar, şeytan kral
Şehvet ve Öfkenin Şeytanı’nın aptal Kim Dokja’ya baktığını söylüyor.]
...Beklediğimden iyi. Böyle şeyler bile söyleyebiliyor muydu?
「 Öhöm. 」
Şehvet ve Öfkenin Şeytanı…
Takımyıldızları gibi, şeytan kralların da kendi niteleyicileri vardı. Sonuçta onlar düşmüş takımyıldızlarıydı. Elbette, takımyıldızlarına karşı bir direnç olarak niteleyici kullanmayanlar da vardı...
Yanlış hatırlamıyorsam, ‘Şehvet ve Öfkenin Şeytanı’ Şeytan Kral Asmodeus’un niteleyicisiydi. Han Myungoh da onun astlarından biri olmalıydı. Görüşünün paylaşıldığı yüksek bir konumdaydı.
“Gözetlemeye devam edeceksen jeton ödemen gerekmiyor mu?”
Han Myungoh havaya konuştuğumu görünce gözleri tekrar büyüdü. Kiminle konuştuğumu fark etmişti. Havada küçük kıvılcımlar belirdi. Böyle devam ederse Asmodeus bilgilerimi ele geçirebilirdi. Bir gün hikâyemi açıklayacaktım ama şimdi zamanı değildi.
Bir an düşündüm, sonra ceketimin alt uzayından bir kılıç çıkardım.
Dört Yin Şeytan Kesen Kılıç.
Mutlak Taht’ı yok etmek için kullandığımdan beri uzun zaman olmuştu. Büyük Kepçe’nin gücü ödünç alınırsa geçici olarak bir yıldız kalıntısına evrilebilen bir kılıçtı.
Bu, takımyıldızının yıldız kalıntısıyla olan uyumunu parçalayabilen bir kılıçtı. Normalde o gücü ortaya çıkarmak için Büyük Kepçe’nin yardımına ihtiyaç duyardım. Artık bir takımyıldızı olduğumdan onların yardımı olmadan da bu kılıcın gücünü kullanabiliyordum.
[Dört Yin Şeytan Kesen Kılıç hikâyene karşılık verdi!]
“Ödemeyeceksen kaybol.”
Kılıcı Han Myungoh’un başının üzerinden savurdum. Kılıcı salladığım anda mesaj belirdi ve havada güçlü kıvılcımlar çaktı.
[Şeytan Kral
Asmodeus ile hane üyesi arasındaki bağlantı geçici olarak kesildi.]
Han Myungoh artık şaşkınlığın ötesindeydi. Şeytan kral ile arasındaki bağı koparabilecek güce sahip olduğumu asla düşünmemişti. Han Myungoh’u uyardım.
“Burada adım Yoo Joonghyuk. Anladıysan başını salla.”
Han Myungoh karmaşık bir bakış attı ve kısa bir tereddütten sonra güçlükle başını salladı. Hayatının değerli olduğunu bildiği için doğru kararı vermişti.
Ağzını serbest bıraktım. Han Myungoh nefes nefese yukarı baktı.
“N-Nasıl olur... Kesinlikle öldüğünü duymuştum…”
“Ölmedim. Dolayısıyla hayattayım.”
Dehşete kapılmış Han Myungoh sordu.
“B-Benimle ne yapacaksın?”
“Göreceğiz. Düşünüyorum.”
“Y-Yaşamama izin ver! Birlikte geçirdiğimiz yıllar az değil!”
“O yıllara dair güzel bir anım yok.”
“B-Ben casusum. Devrimine yardım edebilirim! Başkalarının pozisyonlarını görebiliyorum!”
Han Myungoh’un casus olduğu doğru gibi görünüyordu. Zaten 111. Regresyonda casus ortaya çıkmamıştı. Beklenmedik birinin casus olması şaşırtıcı olmazdı.
“Casusa ihtiyacım yok. Sensiz de cellatları buldum zaten.”
Sözlerim üzerine Han Myungoh’un gözleri yine titredi. Sonunda merak ettiği soruyu sordu.
“Düşününce... Cellatları nasıl buldun?”
Kabaca neler olduğunu biliyordum ama biraz kandırılmış gibi davranmaya karar verdim.
“Onların cellat olduğunu bilmiyordum...”
“Ne? O zaman nasıl...”
Sözlerim doğruydu. Bazı cellatların betimlemeleri Hayatta Kalma Yolları’nda geçiyordu ancak üstünkörü yazılmıştı ve hatırlamıyordum. Sadece açıklamaya bakarak tanımak da zor olurdu.
Onları cellat olduklarını bildiğim için öldürmedim. Sadece özel bir pozisyona sahip olduklarını anlamak için bir yetenek kullandım.
「 Bu bilgi Kim Dokja için yeterliydi. 」
Han Myungoh hiçbir şey bilmiyordu ve bağırdı.
“Öldürdüğün insanlar masum ya da önemli pozisyonlarda olabilirdi! M-Mesela bir savaşçı ya da...!”
“Saçmalamayı kes. Başka soyluların seni kurtarmaya geleceğini düşünüp zaman kazanmaya çalışıyorsan... gelmeyecekler.”
“H-Haha. Ne demek istiyorsun?”
“Vatandaşların korktuğu şey sadece cellatlar. Onlar olmadan soylular sivillerin bölgesine kolayca saldıramaz.”
İşlerin ters gittiğini anlayınca Han Myungoh’un çırpınışları arttı. Kızarmış gözlerle bana bakıp bağırdı.
“Beni öldürürsen şeytan kralın gazabını üzerine çekersin!”
Eski ben olsam korkardım.
“Şeytan kraldan korkuyor gibi mi görünüyorum?”
Takımyıldızı statümü yükselttim. Öyle hafif bir düzeydeydi ki endüstri komplekslerinin dükleriyle diğer şeytan diyarlarının şeytan kralları fark etmezdi. Ne kadar hafif olursa olsun, ben bir takımyıldızıydım, Han Myungoh’u öldürmek için bu yeterliydi.
Han Myungoh titredi ve sonunda pes etti.
“…Ne istiyorsun?”
Beklediğim soru buydu. Her hâlükârda Han Myungoh burada şeytanlarla temas kurmuş biriydi. Onu mümkün olduğunca kullanmak daha akıllıca olurdu.
“Varoluş Yemini et. Ne olduğunu biliyor musun?”
“Ş-Şey.”
“Yaşamak istiyorsan et. Ya da dışarı çıkıp halk tarafından dövülerek ölebilirsin.”
Han Myungoh iç çekti.
“Neye yemin etmemi istiyorsun?”
“Devrime müdahale etmeyeceksin. Yalan söylemeyeceksin. Sorduğum her soruya dürüstçe cevap verecek ve benimle tüm kalbinle iş birliği yapacaksın.”
“...Ne kadar süreliğine?”
“Bir yıl.”
“Sikeyim...”
Böyle ağır bir yemin ederken bir süre sınırı koymak daha iyiydi. Kalıcı bir yemin dayatsaydım, yemin eden kişi aklını kaçırabilirdi. Bir gün biteceğine dair umut verilirse, karşı taraf yemini daha kolay kabul ederdi.
“…Anladım. Yemini edeceğim.”
Han Myungoh’un kalbinden kıvılcımlar fışkırdı ve yemin tamamlandı.
Şimdi Han Myungoh’a sormak istediğim bir şey vardı.
“Müdür Han Myungoh. Nasıl hâlâ hayattasın?”
Han Myungoh hikâyesini anlatmaya başladı. Chungmuro’da bizden ayrıldıktan sonra yaşadığı zorlukları, ne kadar acı çektiğini... Kendini olabildiğince zavallı göstermeye çalışıyordu. Tam ortasında sözünü kestim.
“Önemli şeyleri anlat.”
“N-Ne demek istiyorsun?”
“O zaman şeytan kralın lanetini aldığın çok açıktı. Nasıl oldu da şeytan kralın astı oldun? Asmodeus öyle basit bir varlık değil.”
72 şeytan kraldan biri, Asmodeus. Han Myungoh’un dili ne kadar uzun olursa olsun, şeytan kralı baştan çıkarabilecek bir yeteneği yoktu. Üstelik Han Myungoh’un benzersiz bir hikâyesi de yoktu. Şeytan krallar da takımyıldızları kadar yıpranmış ve sıkılmış varlıklardı. Büyük bir şirketin müdürünün hikâyesi, şeytan kral ile konuşmaya bile yetmezdi.
Han Myungoh uzun süre dudaklarını yaladı. Yüzü sefil bir şekilde buruştu. Sıkıştırmak üzereydim ki ağzını açtı.
“...Doğurdum.”
“Ne?”
“Kııhk… B-Ben…”
Yanlış duyduğumu sandım. Tekrar soracakken Han Myungoh bir anda hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Bir çocuk doğurdum!”
+
Çeviri: Sansanson