Yukarı Çık




79   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   81 

           
Bölüm 80: Umoya! I


Mor Taş Kabilesi sıcaklık ve ışıkla doluydu.


Köyün merkezinde, devasa bir şenlik ateşi gece gökyüzünün karanlığına karşı parlak bir şekilde yanıyordu, alevleri sanki yukarıdan izleyen Atalar’a katılmak istercesine yıldızlara uzanıyordu. Ateş, iyi bir ateşin sadece ısı ve ışık olmadığını anlayanlar tarafından özenle seçilip, düzenlenmiş odunlarla beslenerek, kendine özgü bir sesle çıtır çıtır yanıyor ve kükrüyordu.


Burası bir toplanma noktası ve aslında Kabile’nin kalbi idi.


Etrafında, Kabile üyeleri kümeler ve daireler halinde oturmuş, dans eden alevlerin ışığında, yiyeceklerle dolu taş tepsilerden yemek yiyorlardı.


Kahkahalar sohbetlerle karışıyordu. Çocuklar gruplar arasında koşuştururken, ebeveynleri onlara gerçek bir tehdit içermeyen uyarılarla sesleniyordu. Kızarmış et ve pişmiş tahıl kokusu, mideleri guruldatan ve ağızları sulandıran bir aroma ile havayı dolduruyordu.


Bu, bir ziyafet ve kutlamaydı.


Serala, kulübesinin girişinden, daha önce hiç böyle bir şey görmemiş gözlerle tüm bunları izliyordu. Sanki yabancı bir ritüele tanık oluyormuş gibi, ona çok yabancı geliyordu!


Ateşin yanında, bir grup Kabile Üye’si yemeklerinden kalkıp, hemen dikkatini çeken bir şey yapmaya başladı.


Bir dans.


Ama Antlaşma Saraylar’ında gördüğü danslar gibi, zarafet ve kontrolü sergilemek için tasarlanmış, hassas ve ölçülü hareketler değildi bu. Bu daha eski bir şeydi!


Dansçıları ayaklarının altındaki ve başlarının üstündeki güçlerle aynı anda bağlayan bir şey gibi görünüyordu.


Buna Umoya diyorlardı.


Nefes ve Ruh Dansı.


Dansçılar, bu amaçla yakılmış daha küçük bir ateşin etrafında daire şeklinde hareket ediyorlardı, ayakları kalp atışlarına uyan ritimlerle sıkıştırılmış taşlara vuruyordu. Kollarını yukarı ve dışa doğru sallıyor, parmaklarını görünmez akıntıları yakalamak istercesine genişçe açıyorlardı. Vücutları fırtına öncesi çimenler gibi eğiliyor ve sallanıyor, sonra kemiklerini titreten ani bir güçle dikleşiyorlardı.


Ve onlar dans ederken, Mana hafifçe etraflarında daireler çiziyordu!


Serala’nın kanat şeklindeki göz bebekleri bunu hemen fark etti. Ayaklarının vurduğu yerden yükselen Mavi Enerji Kümeler’i, hareket eden bedenlerinin etrafında, bir amacı olan duman gibi dönüyordu. Mana, ritim ve niyetten etkilenerek, hareketlerine tepki verdi ve normal aktivitelerin asla üretemeyeceği yoğunluklarda toplandı.


Bu, eşsiz bir kutlamaydı.


Dansçılar, sadece hareket ve iradeyle toprağın kendisinden güç çekiyorlardı, bedenleri çoğu insanın algılayamadığı güçlerin kanalları hâline geliyordu. Gözleri konsantrasyonla kapalıydı, ifadelerinde coşku ve kararlılık arasında bir şey vardı.


Yaşlı bir adam, gerilmiş deri ve oyulmuş tahtadan yapılmış bir davulu çalıyordu, elleri dansçıları geçişler boyunca yönlendiren ritimleri vuruyordu. Dans etmek için çok yaşlı veya çok yorgun olan Kadınlar, Serala’nın tanımadığı bir lehçede alkışlıyor ve sözler söylüyorlardı, sesleri ritimle birlikte yükselip, alçalıyordu.


Bu, güzel ve ilkel bir şeydi.


Yıllarca sessizlik ve yalnızlık içinde gücünü geliştirmeye çalıştığı Kutsal Koruluğ’un Steril Yetiştirme Odalar’ına hiç benzemiyordu.


Bakışları dansçıların ötesine, Kabile’nin en önemli şahsiyetlerinin oturduğu toplantının merkezine kaydı.


Orada, birkaç şey öğrendiği halde tam olarak anlayamadığı genç adam vardı.


Damian, Tokoloshe.


O, nesiller boyu kullanılarak, pürüzsüz hâle gelmiş düz bir taşın üzerinde grubun ortasında oturuyordu. Duruşu rahattı ama gözleri çevresindeki her şeyi izlerken, uyanıktı. Yanında, bronz teni ve yıpranmış yüz hatları On Yıllar’ca süren şiddet ve hayatta kalma mücadelesini anlatan güçlü bir Kemik Sertleştirici Savaşçı oturuyordu. Adam Amca, diye seslendiklerini duymuştu.


Damian’ın diğer yanında, Serala’ya çorba getirip, zırhını talep eden kurnaz ve Bilge Kadın, Büyükanne Essun oturuyordu. Yaşlı kadının sarı dişleri, yaşına yakışmayan bir coşkuyla kızarmış eti parçalıyordu.


Şef de oradaydı, bandajlı yaraları onu ziyafete katılmaktan alıkoymayan iri yarı bir adamdı. Kız’ının yanında oturuyordu, kızıl saçlı ve kaslı bir kızdı, Damian’a şükran ve başka bir duygu arasında gidip, gelen bakışlar atıyordu.


Etraflarında başkaları da oturuyordu. Savaşçılar. Yaşlılar... 


Ve hepsinin önünde, yuvarlak taş tepsiler ziyafetin bolluğunu barındırıyordu.


Merkezde devasa bir taş tepsi hakimiyet kurmuştu, bu tepsi buharlı pirinç ve otlarla baharatlanıp, açık ateşte kızartılmış et parçalarıyla doluydu. Oradan yükselen aroma, Serala’nın bulunduğu yerden bile ona ulaşıyordu ve midesinin buna nasıl tepki verdiğine şaşırdı.


Antlaşma’da en iyi yemekleri yemişti, bu onlarla kıyaslanamazdı.


Yine de vücudu ona yaklaşmasını istiyordu!


O, başka bir dünyadan gelmiş gibi davranmaya devam etti.


Serala, kulübesinin gölgesinden adımını attığı anda, birçok insan ona bakmak için durdu.


Damian’ın talimatına uyarak, Cüruf paçavraları giymişti, gövdesini saran basit bir kumaş ve beline bağlanmış işlenmiş deri. Koyu saçları süslemesizdi, daha önce her zaman süslediği boncuklar ve takılar olmadan dalgalar halinde düşüyordu.


Ama tavrını saklayamıyordu.


O güzeldi ve bu inkar edilemezdi.


Öyle ki, kaba Kabile Üyeler’i bile durup, kadınlarının önünde takınmamaları gereken ifadelerle ona bakakaldılar.


Ama bu Ân çabuk geçti.


Ne de olsa bu bir ziyafetti.


Yenecek yemekler, izlenecek danslar ve katılınacak kutlamalar vardı. Garip güzel kadın hakkında daha sonra merak edilebilirdi.


Yemek devam etti!

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

79   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   81