Yukarı Çık




2   Önceki Bölüm 

           
“Merhaba prenses.“

’Ah, tabii. Çünkü bela seni kendi bulur, kovalamana gerek yok.’

[Prenses zarif bir nefes çekti. Güneş, saray bahçesinin altın işlemeli pergolalarından süzülüyor, yaprakların arasından parmaklar gibi tenine dokunuyordu. Her şey öyle… mükemmel ki. Çok fazla. Bu bahçe, bir sergi salonuydu. Ve Özgürlüğün ne kadar sahte olduğunu görmemek mümkün değildi. Bu bahçe bile, onu sergilemeleri için hazırlanmış bir vitrindi-]

Bu aptal pembe sistem yine saçmalamaya başlamıştı. Gerçekten buna katlanmakta zorlanmaya başlıyordum. Devam etmesini engellemek ve ekranı gözümün önünden kaldırmak için elimi salladım. Sonra yavaşça arkamı döndüm. Karşımda, ipekler içinde, güneşin altında neredeyse ışıldayan bir sarışın duruyordu.  

“Bir sinek vardı da... Kusura bakmayın. Ve siz?“

Veyrond’un altın yaldızlı işlemeleri ceketinin kol kenarlarında hafifçe parıldıyordu. Bu işlemelerin Veyrond yapımı olduğunu Arianthé sayesinde biliyordum. Ve klişe bir romanda olduğumuz aşikardı. Yani kimse noktaları birleştirmekte zorlanmayıp karşımda duran kişinin Veyrond prensi olduğunu anlayabilirdi. 

’Gösteriş meraklısı velet. Tanısam bile onu tanıdığımı belli ederek gururlanmasını istemem.’

“Veyrond Prensi Cassius,” dedi, eğilerek elini uzattı, “Kylessa Krallığının ay çiçeği olan prensesi selamlıyor.”

Kendini tanıtırken elimi öpmek isteyerek elini uzattı ama elimi vermedim. Gözlerim onun parmaklarına, sonra yüzüne kaydı. Gülümsememde samimiyet yoktu. Bu rahatsız edici selamlamaya uyarak elimi öpmesine izin vermektense ölmeyi tercih ederdim. Cassius, en ufak bir rahatsızlık belirtmeden gülümsedi. Sanki bunu yapmamı bekliyordu.

“Güzelliğiniz söylentilerden bile daha göz alıcı,“ diye devam etti. Sesi bal gibi tatlıydı, bir an hayrete düşmeme sebep oldu. “Zayıf bir bünyeniz olduğu için kolay hasta olduğunuzu ve misafirliğinizin tadını çıkaramadığınızı duydum. Konaklamanız sırasında istediğiniz veya rahatsız olduğunuz bir şey varsa yardımcı olmaktan memnun olurum.“ 

’Hah. Ne kadar sinsi bir prensimiz var.’ 

Bu sözler, Kylessa limanlarına erişim hakkını müzakere ederken kullandıkları aynı tatlı zehirdi. Buna şüphe yoktu. Yine de kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Gözlerindeki hayran hayran bakan ışıltı ve dilindeki o tatlı sözlerle herkesi kandırabilirdi. 

[Aday sizden hiç hoşlanmıyor. Uyum yüzdesinin yükselmesi için aşılması gereken zorluk hesaplanıyor...]

’Açıkçası övgümü hak ediyor.’ Nedense kendimi bu sinsi prensi daha katlanılır ve ilgi çekici hissederken buldum. Çünkü Cassius gerçekten eğlenceliydi. Küçük bir çocuk bütün elinden geleni yaparak yalan söyledikten sonra sizi kandırdığını düşünerek gururla karşınızda durduğunda ne hissederdiniz?

’Neredeyse şirin.’

“Prens,“ sesim beni şaşırtacak kadar yumuşaktı. “düşünmeniz yeter. Buraya gelip halimi sormanız beni çok onurlandırdı.“

Küçük prens muhtemelen tarafsız bir anlaşmaya varılmak için hapsedilmiş yavru ceylanı avlayarak dengeyi bozmayı planlamıştı. Ama izin versem bile beni avlayabilecek kadar becerikli değildi, ne yapabilirdim ki? Üstelik yavru ceylan da değildim.

“Dediğiniz gibi hastalığımdan ancak iyileşebildim, bu yüzden bu ilk dışarı çıkışım.“ Utanmışım gibi gözlerimi kaçırdım. “Bunu sormaya çekiniyorum ama acaba prens bana etrafı gösterme zahmetine girer miydi?“

Eğlenerek içten bir gülümsemeyle ona baktım. Klişe bir romandan beklendiği gibi yakışıklı, uzun boyluydu ancak kaslı bir vücudu yoktu. Yüz hatları diğer erkeklere göre yumuşaktı. Sarı saçları ensesini kapatacak kadar uzundu ve önüne düşen kısmı bir tokayla toplamıştı. Tokayı süsleyen parıltılı taşların kıymetini öğrenmek bile istemiyordum.

Ona bakarken ilk gördüğünüz şey gösteriş yapmayı seven ve istediğini almakta tutturacak inatçı bir çocuktu. 

’Neden çok yaşlı hissediyorum? Ruh göçü yapmadan önce 24 yaşında olmalıydım. 18 yaşındaki Arianthé’nin bedeninde onun yaşıtlarıyla konuşurken böyle hissetmeme şaşmamalı.’

[Prenses, içinde bu güzel prense karşı bir aşkın filizlendiğini hissetti-]

Hafifçe öksürerek gülümsememi bozmamaya çalıştım. Bu cıvıltılı pembe ekran kendi aptal masalını yazmak ve benim sabrımı sonuna kadar sınamak konusunda çok hevesli görünüyordu.

Cevabını beklediğim prens gözlerinde bir ışıltıyla başını hafifçe eğdi. “Onur duyarım, prenses.“

“O zaman,“ dedim ilgisiz bir ifadeyle elbisemin eteğini hafifçe düzelterek. “Sarayın etrafını bilmediğim için sizin yola rehberlik etmeniz daha iyi olur.“

Onun bana elini uzatmasına fırsat bırakmadan ayağa kalktım ve aramızda çok kısa bir mesafe koyarak yanında yürümeye başladım. O sırada aklıma bir soru takıldı. Ana görev saraydaki bütün ruh eşi adaylarını bulmayı kapsıyor muydu? Cassius ile karşılaşmam görevi tamamlamak için yeterli miydi? 

Görevi tamamlasaydım bunu sistem muhtemelen bana bildirirdi. Buna göre bütün ruh eşi adaylarını bulmam gerekiyordu. Ve Tanrı aşkına... Sapık olması muhtemel yazarın neredeyse krallığım kadar büyük saraya kaç tane ruh eşi sakladığını tahmin bile edemiyordum.

’Dediğim gibi. Peşlerinden koşmayacağım. Sadece düşüncesi can sıkıcı.’ Göz ucuyla yanımdaki prensin genç yüzüne baktım. ’Benden bu çocuklarla flört etmemi ve onların kalbini kazanmamı mı istiyorsun? Çok zahmetli.’

Sıkılarak bir iç çektim. O sırada prensin bana baktığını fark ettim. Hareketimi üstüne alınmış olmalıydı. Sinsi küçük bir tilki olduğunu varsayarak onu yürüyüşe çıkarmıştım ama hiç hamle yapmıyor muydu? Suskundu.

Tuhaf sessizliği bozmak için bir konu açtım. “Daha önce hiç Kylessa’dan çıkma fırsatım bulunmamıştı. Prensin topraklarının nasıl olduğunu merak ediyorum. Bana anlatmaz mısınız?“

Gözleri, sanki hatırladığı manzarayı görüyormuş gibi bir anlığına uzağa kaydı, sonra hızla bana döndü. Yüzünde, küçük bir sırrı paylaşan bir çocuğun heyecanı vardı.

“Doğduğunuz adalar, denizin incisiyse… Veyrond, toprağın nefesidir. Sabahları nehir sisleriyle uyanırız; akşamları, tarlalardan dönen çiftçilerin şarkıları rüzgârla saray duvarlarını okşar. Orada bir prenses, sadece tacı değil— halkın ekmeğinin, nehrin suyunun, toprağın bereketinin de koruyucusu olur...“ 

Prensin vatanı hakkında methiyeler dizmesini dinlerken içimden eleştirmeden edemedim. ’Bir kızı böyle mi tavlamayı düşünüyor. Minik tilkinin tek numarası buysa heyecanlanacak bir şey yok demektir. 
 
Bir süre sonra kızıl çiçek sarayının bahçesinden çıkmak üzere olduğumuzu fark ettim. Prens bunu önemsememiş ya da görmemiş gibi konuşmaya ve yürümeye devam ediyordu. Elbette bunun farkında olmadığına inanmamıştım. Minik gezintimizi burada sonlandırmak istemiyor olmalıydı. Asıl soru, amacı neydi? Bana bir şey mi göstermek istiyordu? Bu sinsi küçük tilkinin ne istediğini nasıl anlamalıydım.

Uzaktan başka bir sarayın duvarlarının yükseldiğini görebiliyordum, bahçesiyle buluşmamız an meselesiydi. Ve o bahçede sarışın bir kadın iki adamla konuşuyordu. Birden başını kaldırdı- gözlerimiz buluştu. Gülümsemesi bir hançer kadar keskindi.

Olduğum yerde durdum ve konuşmakta olan Cassius gözlerimi takip ederek haberi yokmuş gibi kaşlarını kaldırdı. “Sanıyorum ki İmparatorluğun güneşini selamlamaya gitmeliyiz.“

Aynı anda uğursuz bir bildirim sesi kulağımda yankılandı. Bakmaya gerek bile duymadan yazanı biliyordum. 

[Tebrikler, yeni ruh eşi adayınızı buldunuz! Sistem inanılmaz hızınıza hayran kalıyor! 

[Görevi hızlı bitirmeniz durumunda ek ödüller verilecektir.]

[Kalan hedef sayısı: 1]

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

2   Önceki Bölüm