Yukarı Çık




254   Önceki Bölüm 

           


255.Bölüm: 48.Kısım – Karakter Olarak Giriş (1)
________________________________________

Yanaklarımda birkaç kez yakıcı bir acı hissettim.

   “Kim Dokja! Hey! Bu da ne?”

Görüşüm titredi ve bilincim yavaşça yüzeye çıktı.

   [Özel yetenek Dördüncü Duvar güçlü bir şekilde etkinleştirildi!]

   “Uh...”

Sesim bana aitmiş gibi gelmiyordu. Sadece bir anlıktı ama sanki başka bir varlığa dönüşüp geri gelmişim gibi hissettim. Tüm bedenimde korkunç bir his kalmıştı. Jang Hayoung’un parmaklarının dokunduğu omuzlarım titredi.

   “Senin neyin var?”

Ne olduğunu net bir şekilde hatırlayamıyordum. Dördüncü Duvar’dan Nitelik Penceresi’ni kontrol etmeyi istedim ve sonra bir ses duydum...

 Şakaklarımı ovuşturup sordum, “...Nasıl bayıldım?”

   “Bilmiyorum! Birden çakan yıldırım yüzünden koşarak geldim!”

   “Yıldırım mı?”

   “Olasılığı bozduğunda ortaya çıkan kıvılcımları biliyor musun? İşte o…”

   “Yıldırım gibi mi çaktı?”

Jang Hayoung başını salladı. “Bu kadar büyüğünü ilk kez gördüm.”

Ceketim ve diğer kıyafetlerim kömür gibi kararmıştı. Otomatik onarım işlevi olan ceketin bile bu şekilde zarar görmesine inanamıyordum... Ofisin tavanı sanki bir meteor çarpmış gibi görünüyordu.

   “İyi misin?”

   “İyiyim. Tabii ki iyiyim...”

Aksine, kendimi daha hafif hissediyordum. Bu imkânsızdı. Bedenim bu kadar yanmışken zihnim berraktı. Hikâyelerimin gücü daha dolu hissediliyordu.

   [Özel yetenek Okuduğunu Anlama’nın etkisi anlayışını artırdı.]

Mesajı görünce önceki bir anım aklıma geldi. Doğru ya. Böyle bir mesajı kesinlikle daha önce görmüştüm.

   [Karakter Kim Dokja’ya dair anlayışın arttı.]

Mesaj beni bir karakter olarak işaretliyordu. Bu daha önce hiç olmamış bir şeydi. Göğsümün bir köşesi serin bir enerjiyle doldu.

‘Karakterlerin’ varlığını daha önce birçok kez görmüştüm. Onlar, asıl romandan gelmeyen ama sonunda hikâyeye asimile olan kişilerdi. Çoğu, romanı okumayı bırakmış olan insanlardı.

Acilen Nitelik Penceresi’ni çağırdım.

   ‘Nitelik Penceresi.’

Ancak Nitelik Penceresi kolayca açılmadı. Sebebi açıktı.

   [Dördüncü Duvar sana bakıyor.]

Terlemeye başladım.

「 Kim Dok ja 15 s an iye boyu nca bak t ı. 」

   ‘Özür dilerim, cidden.’

Kim bilir ne kadar zaman geçmişti? Aslında Nitelik Penceresi’ne 10-15 saniye bakabilmek bile dar bir süreydi.

   「 Şim di lik se ni gör me yece ğim. 」

    ‘Bekle, bir şey soracağım.’ Kaybolmak üzere olan Dördüncü Duvar’ı yakaladım. ‘O duvarın arkasında ne var?’

Belirsiz bir anıydı ama bayılmadan önce kesinlikle bir şey görmüştüm. Biraz daha yakından bakınca sanki biriyle konuşuyormuşum gibiydi. Orada açıkça birkaç gölge vardı.

   「 ...Uy ku lu. 」

Ardından Dördüncü Duvar uykuya daldı. Fonksiyonu hâlâ çalışıyordu ama bilinci kapanmıştı. Siktir.

   [Yeni bir hikâye elde edildi!]

   [Hikâye Boşluğa Bakan elde edildi.]

   [Bu hikâyenin bir derecesi yoktur.]

Havadaki mesajlara boş gözlerle baktım.

Boşluğa Bakan. Bu hikâyenin varlığını orijinal romandan biliyordum. Tüylerimin diken diken olmasını engelleyemedim.

Zihnimi kontrolsüz sorular doldurdu. Bu hikâyeyi neden burada elde ettim? Bu hikâyenin ‘karakter’ olarak adlandırılmamla ne ilgisi vardı? Artık bir karakter miydim yoksa hâlâ bir okuyucu muydum? Ben... Hâlâ geleceği değiştirebilir miydim?

   “Kim Dokja?” Jang Hayoung duygulu gözlerle bana bakıyordu.

Keşke durumum onun gözleri kadar net olsaydı. Kendimi de bu gözleri okuduğum gibi okuyabilseydim...

Tam o anda kafamda bir kıvılcım çaktı.

   「 Ya Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı’nı kendim üzerinde kullanırsam? 」

Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. İçimde, benim bile bilmediğim bir şeylerin saklandığı kesindi. Bunun yazarın geride bıraktığı bir şey mi yoksa dünyanın değişmesi sürecinde bana doğal olarak mı sızdığı bilmiyordum. Kesin olan şey, bunun ne olduğunu öğrenmem gerektiğiydi.

Yine de Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı’nı kullanmakta tereddüt ettim.

...Bunu kullanarak gerçekten öğrenebilir miydim? En başta, Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı hedefin düşüncelerini ve hareketlerini okuyan bir yetenekti...

   [...Kim Dokja? İyi misin?]

Önümde süzülen dokkaebi sayesinde düşünce bataklığından zar zor çıktım.

   “Bihyung?”

Bihyung’a aptalca bir ifadeyle baktım. Az önce ayrılacağını söylememiş miydi? Bihyung kekelemeye başladı.

   [Ah... o ani fırtınadan sonra...]

Meşgul olduğunu söylemişti ama belli ki yakınlarda gözlem yapıyordu. Her neyse, sinsi bir herifti. Ona güvenemezdim.

   [Y-Yanlış anlama. Söylemeyi unuttuğum bir şey olduğu için geri döndüm.]

Dokkaebi’ye sakin gözlerle konuşurken Jang Hayoung buraya korkmuş bir tavşan gibi bakıyordu. Omzunu nazikçe okşadım ve Bihyung’a sordum.

   “Peki söylemeyi unuttuğun şey neydi?”

   [Bildiğin gibi, Şeytan Kral Seçimi çok büyük bir etkinlik olacak.]

Bu zaten beklenen bir şeydi. Gurme Derneği’nde olanların hikâyesi muhtemelen takımyıldızları arasında çoktan yayılmıştı. Orada bulunanlardan bazıları kesinlikle Şeytan Kral Seçimi’ne katılacaktı.

   [Sadece büyümekle kalmıyor, yayın hakları için de bir kavga var. Tahmin etmiş olabilirsin ama Şeytan Diyarı’na gönderilen tek kişi ben değilim.]

   “Yani?”

   [Karşı taraftaki dokkaebi’yi biliyorsun.]

Biliyor muydum?

   [Sana karşı büyük bir kini olan biri.]

Aklıma iki kişi geldi. Ama onlardan biri Murim’deydi, geriye yalnızca biri kalıyordu.

   “...Dokgak mı?”

   [Evet.]

Dokgak.

Japon kanalından sorumlu olan dokkaebi, Bihyung ve benim tarafımdan aşağılanmıştı.

O zaman şanslıydım ama şimdi durum farklıydı. Hayatta Kalma Yolları’nda bahsedilen dokkaebiler arasında Dokgak, kanal yönetimi konusunda olağanüstü yetenekli biriydi. Bu ‘Şeytan Kral Seçimi’ni yönetecek dokkaebilerden biri olarak seçilmişse, gelecekteki programın sorunsuz ilerlemesi mümkün olmayacaktı.

   [Her neyse, dikkatli ol. Kanal yönetimi iyi yani... bir dakika. Senin dokkaebi’n nerede?]

   “Dokkaebi mi?”

Şimdi düşününce, kendimi çok yalnız hissettim. Çatlamış tavandan gökyüzünde parlayan takımyıldızları görünüyordu. Garipti. Kanalın engellenmesini istemiş olsam bile şikâyetlerini duymam gerekirdi. Ama hiçbir mesaj duymuyordum.

   “Biyoo?”

Tedirgin bir kalple ismini seslendirdim.

Biyoo ortaya çıkmadı. Başta yine uyuduğunu sandım. Ama dakikalar geçti ve hâlâ Biyoo yoktu. Kötü bir önsezi içimi kapladı.

...Yoksa?

“Biyoo!”

Biyoo kaybolmuştu.

________________________________________

   [Yeni bir takımyıldızı #BI-90594 kanalına girdi.]

   ...

   [Takımyıldızı Adaletin Kel Generali geri dönüşünden büyük ölçüde etkilenmiş durumda.]

   [Takımyıldızı Deniz Savaşı Tanrısı bir gülümsemeyle seni selamlıyor.]

   [Birçok takımyıldızı geri dönüşünü memnuniyetle karşılıyor!]

Bihyung’un kanalına girdiğimde tanıdık isimler beni karşıladı. Ancak üzerime yağan bu tezahüratlara rağmen hiç sevinemedim.

   [Takımyıldızı Kurtuluşun Şeytan Kralı, dokkaebi Biyoo’nun nerede olduğunu soruyor.]

Bazı takımyıldızları hemen cevap verdi.

   [Takımyıldızı Adaletin Kel Generali zorlanıyormuş gibi başını siliyor.]

   [Takımyıldızı Büyük Kral Heungmu öksürüyor ve başparmağıyla işaret parmağını birleştiriyor.]

   [Bazı takımyıldızları jeton verirsen cevaplayabileceklerini söylüyor.]

...Görünüşe göre Kore Yarımadası’nın takımyıldızlarının pek jetonu yoktu. Bakiyemdeki jetony düşünürken Jang Hayoung konuştu.

   “Belki fırtınaya yakalanmıştır?”

Biyoo bürodan değildi ve kendisini büyük bir fırtınadan koruyacak güçlü bir hikâyeye sahip değildi. Fırtına tarafından savrulmuş olma ihtimali tamamen dışlanamazdı. Ama—

   “Olmaz. Hiç iz yok.”

Öyle olsaydı korkunç enkazlar görülürdü. Ama Biyoo’ya ait hiçbir iz yoktu. Sanki biri Biyoo’nun varlığını tamamen koparıp almış gibiydi. Kimdi? Biyoo’yu kim almıştı...?

Bihyung tırnaklarını kemirdiği yerden başını kaldırdı. Gözlerimiz buluştu ve aynı şeyi düşündüğümüzü anladık. Biyoo, bağımsız kanala sahip tek dokkaebiydi.

   [Siktir, o şerefsizlerin işi.]

   “Wenny halkı.”

Orijinal romandaki cümleler zihnimde akmaya başladı.

   「 Dokkaebilerin yetki alanı altında olmayan tek senaryo bölgesi Şeytan Diyarı’dır. 」

Hayatta Kalma Yolları’nda yazdığı gibi, Şeytan Diyarı aslında wenny halkının bölgesiydi. Bu bölgede, büroya bağlı olmayan bir dokkaebi olduğunu fark etmişlerdi.

   – O ruh benim.

İlk karşılaştığımızda Dokkaebi Yumurtasına göz dikmişti. Bağımsız bir kanalın değeri şu anda hesaplanamayacak kadar büyüktü.

Şu anda Şeytan Diyarı’nda devasa bir hikâye etkinliği gerçekleşiyordu. Wenny halkının, kendi etki alanlarında olan böyle bir şeyi kaçırması mümkün değildi. Şeytan Kral Seçimi için kanalı kesinlikle çalmışlardı.

Wenny halkı doğaları gereği olasılığa karşı dirençliydi. Bu yüzden ben baygınken ve etrafımda fırtına varken Biyoo’yu alabilmiş olmalılardı. Lanet olsun... Neden tam da şimdi?

   [Bana bırak. Onları bulurum.]

Bihyung’un gözlerindeki öfkeyi görebiliyordum.

   [Dokkaebilerin onuru söz konusu. O büroya ait bir üye olmayabilir ama bunu görmezden gelemem.]

   “Birlikte gidelim.”

Bihyung başını salladı.

   [Şeytan Kral Seçimi’ne çok az kaldı. Bu arada yapman gereken bazı şeyler yok mu?]

Haklıydı. Kalan zaman gerçekten çok kısaydı. Bu zamanı Biyoo’yu aramak için yanlış kullanırsam, yarışmanın başında yenilebilirdim.

   “...Bunu neden yapıyorsun?”

   [Artık benim kanalımın parçasısın.]

Bihyung bunu söylerken bakışlarımdan kaçındı.

   [Ben sadece kanalım için hareket ediyorum. Sen kazanmalısın. Böylece takımyıldızları seni sevecek ve benim kanalım büyüyecek.]

Sonra Bihyung havada yok oldu.

Jang Hayoung sordu, “…Ona güvenmek doğru mu?”

Bir dokkaebi’ye güvenip güvenmemek üzerine soru sormaktan daha aptalca bir şey yoktu. Bihyung’a güvenmemi bir kenara bırakırsak, tüm Yıldız Akışı’nda dokkaebiler kadar gizemli başka bir ırk yoktu.

Kısa bir iç çektim. Yoo Joonghyuk’un şu anki durumu iyi değildi ve Jang Hayoung da Bihyung’u takip edecek kadar güçlü değildi.

Bana yardım edebilecek bir varlık gece gökyüzündeydi ancak sorun şu ki artık Bihyung’un kanalındaydım. Başka bir deyişle, kanal üzerinden gönderdiğim tüm mesajlar kaçınılmaz olarak Bihyung tarafından okunacaktı.

Öyleyse... Geriye yalnızca tek bir yol kalıyordu.

   “Jang Hayoung, duvarı çağır.”

________________________________________

Karanlıkta hızlı ayak sesleri duyuldu.

   [Baat, baaaat!]

Biyoo bir kafesin içine hapsedilmiş hâlde ağlamaya başladı.

   [Baaat! Baat...!]

Sol yanağında küçük bir yumru bulunan yaşlı bir adam karanlık bir yolda koşuyordu. Aceleci adımlarında heyecan vardı. Yaşlı adamın keyfi son derece yerindeydi.

   [Dokkaebilerin çağı artık sona erecek.]

Yaşlı adam, başarısını diğer wenny insanlarına göstereceğini düşündükçe heyecanlanıyordu. Kısa süre önce bir meslektaşı gelip ‘bir dokkaebi’yi dövme hikâyesini’ elde ettiğini övünerek anlatmıştı. O zaman ne kadar kıskandığını tarif edemiyordu. Ama şimdi yanında bir dokkaebi’yi dövme hikâyesi değil, bizzat bir dokkaebi getiriyordu.

Yaşlı adam, Biyoo’nun kafesini sanki çok sevimliymiş gibi okşadı.

   [Çocuğum, sen kanala sahip ilk ‘wenny insanı’ olacaksın.]

Bu, wenny halkının uzun zamandır kurduğu hayaldi. Hikâyeler üzerindeki hâkimiyeti dokkaebilerden geri almak.

   [■■’nin yayıncısı. Bu korkunç senaryonun cehenneminden köleleri özgür bırakacaksın...]

Yaşlı adamın sol yanağındaki yumru iyice şişti. Yumru, Biyoo’nun bulunduğu kafese dokunurken heyecanla kıpırdadı. Biyoo korkmuş gözlerle o yumruya baktı ve panikle etrafına göz gezdirdi. Yardım arıyordu ama ne yazık ki Biyoo’yu kurtaracak hiç kimse yoktu.

   [Hey.]

Daha doğrusu, Bu bir ‘insan’ değildi.

   [O yumruyu geri çeker misin?]

+

Çeviri: Sansanson

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

254   Önceki Bölüm