Her zaman bildiği ama düşünmek istemediği bir şeyi kabul etmek, onu buraya, bu Ân’a getirmiş; Başarılarının, kesinliklerinin ve başardığı her şeyin Birikmiş Ağırlığ’ının arkasına duvar örerek, sakladığı gerçeklerle yüz yüze bırakmıştı. Tüm geçmişi boyunca, Varoluş’unu Sonsuzluklar’la doldurmaya çalışmıştı. Onun Sonsuz Biçimsiz Derinliğ’i. Onun Sonsuz Temel’i. Sonsuz şu, Sonsuz bu. Varoluş’unun her yönüne Sıkıştırılmış Sonsuzluk Katmanlar’ı.
Ama kendisinin kaç parçasına Sonsuzluklar’ı aşılasa da, Kimliğ’inin Öz’ü Sınırlı kalıyordu.
Zihni Sınırlı’ydı. Zihniyeti Sınırlı’ydı. Kimliğ’i Sınırlı’ydı. Ve her seferinde Sonsuzluğ’u Sınırlı bir şeye Sıkıştırma’ya çalıştığında, onu Sınırlıyor’du. Sonsuzluğ’u kendisi aracılığıyla her ifade ettiğinde, onu kısıtlıyordu. O, Okyanus’u bir pipete aktarmaya çalışan bir pipetti ve pipeti ne kadar Genişletir’se Genişletsin, asla Okyanus’un kendisi olamazdı.
Daha önce belirlediği yolda başarılı olsa bile, Sonsuzluğ’un Yönler’ini kendisine sıkıştırmaya devam etse ve Varoluş’uyla ilgili her şeyi tamamen değiştirse bile, yine de Noah Osmont olacaktı. Kimliğ’i her zaman Son’lu olacaktı çünkü Kimliğ’in Kendi’si zaten Son’lu bir şeydi. Noah Osmont’un gerçekten Sonsuz olması, artık Noah Osmont olmaması anlamına geliyordu.
O, bir Oğul olduğu için Noah Osmont’tu.
O, bir Baba olduğu için Noah Osmont’tu.
O, bir Koca, bir Lider, bir Medeniyet Kurucu’su, Halkını, belirli sonuçları ve belirli gelecekleri önemseyen biri olduğu için Noah Osmont’tu.
Eğer tüm Sonsuzluğ’u gerçekten içine sığdırmak isteseydi, tam da bu Kimliğ’ini kaybetmek zorunda kalacaktı. O noktada, tamamen başka bir şeye dönüşecekti. İlkeler’in kendisiyle aynı bir şeye. Varoluş’un gevşek bir Yasası’na. Gözlemlenebilir Varoluş’u bir arada tutan Sonsuz İplikler’den birine.
Noah Osmont olmayacaktı çünkü artık Noah Osmont’un önemsediği şeyleri Önemsemeyecek’ti. Bu yolculuğa başlayan Varoluş’a benzeyen her şey ve hiçbir şey olacaktı.
O, o olmaktan başka bir şey olamazdı.
Bu yüzden her zaman Sınır’lı kalacaktı.
Ancak bunu söylemek bile korkutucuydu, çünkü tüm başarılarının ve özgüveninin altında gizlenen bir soruyu kendine her zaman sormuştu. Ya Sonsuzluğ’unu kaybederse?
Bu da aynı derecede felaket olurdu. Kendisinin çok önemli bir Parçası’nı, Mana’nın her şeyi ilk kez değiştirdiği andan itibaren onu tanımlayan Otoritesi’ni kaybetmiş olurdu. Sonsuzluk olmadan o neydi? O Sonsuz Potansiyel olmadan Noah Osmont kimdi?
Bu yüzden bu düşünceyi kilit altına almıştı.
Bunu düşünmemişti bile.
Etrafına o kadar sağlam duvarlar örmüştü ki, kendi Bilinc’i bile kendisinden ne sakladığını algılayamıyordu. Korkusu, Sınır’lı olması değildi. Korkusu, bunu kabul etmenin bir şekilde kazandığı Sonsuzluğ’u elinden alacağı, gerçeği söylemenin, gerçeğin onu bunu kabul ettiği için cezalandıracağıydı.
Ama eninde sonunda bununla yüzleşmek zorundaydı.
Bugün, bunu kabul etti ve ilan etti.
Ve Kendi’ni... Özgür hissetti.
Ama o tek kelimenin Ötesi’nde nasıl hissettiğini açıklamak akıl almaz derecede zordu.
Korkutucu olması gereken bir şekilde boşluk hissetti, ama nedense öyle değildi. Onu her zaman çevreleyen o muazzam güç dalgaları, Derinliğ’inin o muazzamlığı ve Varoluş’un kendisini değiştirmek için bastırabileceği Ağırlık, hepsi gitmiş gibi hissetti. Mutlağ’a yükselişinden beri Varoluş’unu tanımlayan Mavi-Altın Alevler yok olmuştu. Etrafındaki Faha Düşük Varoluşlar’ın titremesine neden olan baskı ortadan kalkmıştı.
Gerçekten normal hissediyordu, sanki çok uzun zaman önce o Ateş Topu Yetenek Kitab’ını kullanmadan önceki güne geri dönmüş gibi. Özel hiçbir yanı olmayan, sadece günlük hayatını yaşayan sıradan Noah Osmont. Sadece hayatta kalıyor, ama gerçek anlamda... Yaşayamıyordu.
Ama aynı zamanda, normal de hissetmiyordu.
Şu anda görebildiği şeyi açıklamak gerçekten zordu.
Örneğin, İlk Zırh’ın devasa eli. Daha önce bu Varoluş’un Beden’ine Dokunamıyordu bile. Jeodezik Reddi, açık pencerelerden esen rüzgâr gibi içinden geçip, gitmişti. Çeneler, Platin yüzeylerin içinden geçip, gitmiş, tutunacak bir yer bulamamıştı. Beowulf, İkinci Ölçek’te bulunuyordu; Bu, İkinci Ölçek etkileşime izin vermedikçe, İlk Ölçeğ’in hiçbir şekilde etkileşime giremediği bir Varoluş Düzey’iydi.
O El, akıl almaz bir hızla ona doğru geliyordu.
Onu algılamak, bırakın tepki vermeyi, imkansız olmalıydı. Ölçekler arasındaki fark, Beowulf’un hareketlerinin, Birinci Ölçek’teki Varoluşlar’ın işleyemeyeceği Seviyeler’de gerçekleştiği anlamına geliyordu. El, onun hareket ettiğini fark etmeden önce ona ulaşmış olmalıydı.
Ama o anda, Noah onu Algılayabildiğ’ini hissetmişti.
Algılamaktan da öte. Anlayabildiğini hissetmişti.
El devasa ve korkunçtu ve dokunduğu her şeyi ezip, geçecek bir Otorite taşıyordu. Ama yine de sadece bir eldi. Yine de sadece bir hedefe yöneltilmiş bir güçtü. Ve güç, ne kadar büyük olursa olsun, diğer güç yeterliyse, o Güc’ü karşılayabilirdi.
Noah, bu elin kendisine ve halkına ulaşmasını istemiyordu.
Bu yüzden kendi elini kaldırdı ve onu uzaklaştırmaya çalıştı.
İçgüdüsel olarak.
Teknikle değil. Metodolojiyle değil. Yolculuğu boyunca geliştirdiği o Râfine Otorite İfadeler’iyle de değil. Sadece sevdiklerine doğru gelen bir şey gördü ve mümkün olan en temel şekilde tepki verdi.
Onu uzaklaştırmaya çalıştı.
Ve...
HUUM!
Noah, gözlerinin daha önce hiç deneyimlemediği bir Mavi ile parladığını hissetti.
Sonsuzluğ’uny karakterize eden Mavi-Altın rengi değildi. Kızıl-Mavi de değildi. Bu, Renkler’in birbirinden farklılaşmadan önce var olmuş gibi görünen Saf, Temel bir Mavi’ydi; Işık, Spektrum ve Görsel Algı Kavramlar’ından tamamen önce gelen bir Ton.
Sonra, kısa bir an için, Noah şimdiye kadar deneyimlediği her şeyi aşan bir şey hissetti.
Sonsuz bir Okyanusa bağlıydı.
Bu his, sadeliğiyle eziciydi. Okyanusu içinde barındırmıyordu. Okyanus’tan beslenmiyordu. Okyanusu kendi içine sığdırmaya çalışmıyordu. Sadece ona bağlıydı, onun farkındaydı, Varoluş’unun her yöne aynı anda yayıldığını hissedebiliyordu.
Ve biraz çaba sarf ederek, bu Sonsuz Okyanusu istediği gibi yönlendirebiliyordu.
Okyanus, Gözlemlenebilir Varoluş’un tüm Sonsuzluğ’unun gücüydü.
Bunu şimdi, daha önce hiç hissetmediği şekillerde hissedebiliyordu. Sonsuzluk, BU İlk Kayıtsızlık’taki bozulmuş Proto-Madde boyunca uzanıyordu. BU Yaşayan Parakoks’ta yanan Sonsuzluk. BU İlkel Paradoks Lotus Yaprağ’ını aldıktan sonra taşıdığı Sonsuzluk. Tam da bu anda yanında duran BU Infiniverse’deki Sonsuzluk.
Ama bu daha da ötesine uzanıyordu.
Sonsuzluk, onun yerleştirdiği her Mühür’de Çorak Topraklar’a yayılmıştı. Sonsuzluk, onun büyüttüğü her Primus Kaçınılmazlığ’ının Temeller’inde yanıyordu. Sonsuzluk, Yetiştirme Alanlar’ındaki Kutsal Otlar’da büyüyordu. Sonsuzluk, Sonsuz Mana’ya ilk dokunduğu Ân’dan itibaren Gözlemlenebilir Varoluş boyunca yayılmıştı. İlk Dilde’de bu durum geçerliydi.
Gerçekten Sınırlanamaz’dı.
Onun çektiği şeyi çekmesinin tek nedeni, erişebileceği şeylerin tek Sınırlama’sı, kendi Sınır’lı Kapasite’siydi. Sınır’lı Zihni ancak bu kadarını yönlendirebilirdi. Sınır’lı Kavrayış’ı, aynı anda ancak bu kadar Çok İpliğ’i işleyebilirdi. Okyanus Sonsuz’du ama o Okyanus’a emir veren Varoluş Sonsuz değildi.
Ve bir şekilde, bu Sınırlama olan biteni azaltmıyordu.
Onu Tanımlıyor’du.
Noah, Sınırsız Sonsuzluğ’u kendinden geçirmiyordu, O’nu Varoluş’unun işleyebileceği şekillere Sıkıştıracak olan Sınır’lı Varoluş’undan geçirmiyordu. O, sadece onu gitmesini istediği yere yönlendiriyordu. O Şef’ti. Sonsuzluk ise Orkestra’ydı. Ve birlikte ürettikleri Senfoni, çalınabilmesi için onun içine sığmasına gerek yoktu.
Yaklaşan eli işaret etti.
Sonsuz Okyanus’un yanıt vermesini istedi.
Ve Okyanus, yanıt verdi.
HUUUUM!
Not: Merak etmeyin. Kimliğ’i falan hepsi Sonsuzluk Türler’ine evrilecek. Adui, Infınıverse ilerleyen bölümlerde önemli olacak demişti.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.