Karşılaştığı son İlkel Mimar, onu yemeye çalışmıştı. Tetikteydi ve bu karşılaşma şiddetli bir hâl alırsa, Sayılamayan Sonsuzlukğ’un neler yapabileceğini tam olarak uygulamaya koymaya hazırdı.
O, kritik bir Ân’da gelmişti.
Ana Mana Medeniyet’ini Mutlak Seviye’ye dönüştürme süreci, şu anda BU Infiniverse içindeki diğer bedeninde gerçekleşiyordu; Tüm Varoluş’u, tamamen Sayılamayan Sonsuzluk Seviyesi’ne doğru kayıyordu. Zamanlama, oldukça talihsiz bir tesadüftü.
Ancak zaman geçtikçe, Sayılamayan Sonsuzluklar’ı yönetebilen Son’lu bir Varoluş olarak, bu Aşama’nın kendisi için tam olarak ne anlama geldiğini daha iyi anladı. Yoğunluklar arasındaki Yoğunluk. Sonsuz boşlukları dolduran Sonsuz Noktalar. Yetenekler’i kademeli değil, Kategorik olarak genişlemişti ve bu Genişleme, tehditleri değerlendirme şekliyle ilgili her şeyi değiştirmişti.
Bu yüzden, karşısında İkinci Ölçek’li Bir İlkel Mimar duruyor olsa da, gerekirse en azından kaçabileceğini biliyordu. BU Infiniverse, burada zaman geçtikçe, BU Agora’yı mümkün olduğunca hızla Yutuyor’du; Efendisi’nin dile getirilmemiş aciliyetine yanıt olarak tüketimi hızlanıyordu. Bu konuşma devam ettiği her Ân, Güçler’inin daha da güçlendiği bir Ân’dı.
Zaman çatışma olmadan geçebilirse, bu ideal olurdu.
Ve bu İlkel Mimar’ın söyledikleri, bilgisini genişletmek için yeterince aydınlatıcı olabilirdi, bu yüzden ona ayak uyduracaktı. Gözleri parıldayarak, onun söylediği en önemli kelimeleri yakaladı ve daha sonra Ânaliz Etmek üzere imaları zihninde sakladı.
“Ne anladığımı çok iyi biliyorum ve bunu kullanmanın hiçbir şekilde Gözlemlenebilir Varoluş’un Parçalanmasına neden olmayacağını biliyorum.“
Sesi sakin ve meraklıydı.
“Ama sana ayak uydurup, tam olarak ne demek istediğini soracağım. Ve İlerleyen Imperiosus nedir?“
...!
Kıyamet işlerini geride bırakmıştı.
Hiçbir Kıyamet başlatmıyordu, sırf Yıkım uğruna Yıkım yaymıyordu, Varoluş’un Temeller’ini yıkmaya çalışmıyordu. Gözlemlenebilir Varoluş o kadar istikrarlıydı ki, İkinci Ölçek’tekiler bile doğrudan saldırı yoluyla ona zarar veremiyordu.
BU Yaşayan Paradoks ve İlk Kayıtsızlığ’a yaydığı Yozlaşma ile yaptığı her şey, Varoluş’un durumunu değiştirmekten başka bir şey yapmıyordu; Alt tabakayı yok etmek yerine, orada olanı dönüştürüyordu.
Gözlemlenebilir Varoluş tüm bunlara rağmen güçlü kalmıştı.
Noah’ın Gözlemlenebilir Varoluş’un Parçalanmasıyla ne ilgisi olabilirdi ki? Suçlama ilk bakışta saçma görünüyordu; Eleştirdikleri şeyin doğasını gerçekten incelemiş Varoluşlar tarafından değil, anlamadıkları şeyden korkan Varoluşlar tarafından yapılan türden bir iddiaydı.
O, tüm bunları sorarken, Naldine’nin silueti ona doğru yürümeye devam etti. O heybetli Varoluş’u BU İlkel Arşiv’deki her şeyi işgal etmek istiyor gibiydi.
Ondan birkaç adım ötede durdu; Yörüngesindeki Mavi Tekillikler’e sahip o saf Beyaz gözler, yoğun bir şekilde onun siluetine sabitlenmişti.
“İkinci Derece Bir İlkel Mimar’ın huzurundasın.“
Sesi soğuk ve kesindi, her kelime özenle seçilmişti.
“Ve şu anda bile, her şeyin yoluna gireceğine o kadar güçlü bir şekilde inanıyorsun ki. Ne olursa olsun, bu karşılaşmadan bir şekilde zarar görmeden kurtulacağını düşünüyorsun. Benim gücümden ya da arkamdaki iki aptalın Yetenekler’ini bilmiyorsun ama yine de zihnin, burada ne olursa olsun, senin iyi olacağına karar vermiş bile.“
Bir adım daha ileri attı.
“Gücümü, ne kadar muazzam olduğunu ya da her Ân çağırabileceğim, benden bile daha güçlü Varoluşlar’ın olup, olmadığını hesaba katmadın. Sadece sen olduğun için hayatta kalacağını varsayıyorsun.“
Tekillik’li gözleri kısıldı.
“Aşırı özgüven. Sanki var olan her şeyin sana ait olması ya da sana sunulması gerektiği gibi bir hak iddiası. Ne olursa olsun, sen olduğun için her şeyin yoluna gireceği gibi bir kibir duygusu.“
Noah dinlerken, gözleri parıldıyordu.
“Her şeye, sanki seninle kıyaslandığında değersizmiş gibi bakan gözler. Sanki var olan tek önemli şey sensin, diğer herkes ise sadece senin Hikâyen’de rol oynuyormuş gibi. Kendine ve üstünlüğüne dair bencil bir bakış açısı, sanki var olan her şeyin içinde sadece sen önemliymişsin gibi.“
Sesi, neredeyse klinik bir gözlem tonuna indi.
“Hiçbir hatayı kabul edememe. Sırf senin olduğu için yargının doğru olduğuna dair kesinlik. Yürüdüğün yolun doğru yol olduğu varsayımı, çünkü o yolda yürüyen Sen’sin.“
Sözlerinin etkisini göstermesi için bir ara verdi.
“Bunlardan... Bunlardan herhangi biri sana bir şey çağrıştırıyor mu?“
...!
Noah, söylediklerini bir kenara atmak yerine gerçekten düşünmeye başladığında, zihninde bir uğultu hissetti.
Bu karşılaşmadan sağ çıkacağını mı düşünmüştü? Evet. Bu sonuca varmadan önce onun gerçek gücünü hesaba katmış mıydı? Şey, bir şekilde.
Bunu bilinçaltında kendi gücü nedeniyle düşünmüştü. Her zaman güvendiği kendi yargısı ve sezgisi. Bu o kadar yanlış mıydı?
“Tüm Varoluş’un, Sonsuzluğ’un İlerleyen Imperiosus’una o kadar batmış ki, kendi zihniyetini onun etkisinden ayırt edemiyorsun bile.“
“Bu şekilde düşünmeye ne zaman başladığını fark edemiyorsun bile. Güvenin ne zaman kesinlik hâline geldiğini. Kararlılığının ne zaman kibir hâline geldiğini. Gücünün ne zaman hak hâline geldiğini. Geçiş o kadar yavaş ve o kadar tamdı ki, bu düşüncelerin sana ait olduğuna, bu zihniyetin sadece senin kim olduğun olduğuna inanıyorsun.“
Konuşurken, Beyaz saçları hafifçe parlıyor gibiydi.
“İşte bu, İlerleyen Imperiosus’tur. Gamaidjan’dır. Sonsuzluk’la birlikte gelen Lanet ve Bedel’dir; O’nunla oynayan her İkinci Ölçek Varoluş’un dikkat etmesi gereken şey budur.“
Soğuk değerlendirmesinin altında, acıma sayılabilecek bir duygu ile ona baktı.
“Çünkü çoğu zaman, gerçekten güçlü Varoluşlar arasında en yüksek ölüm oranlarına neden olan bedel budur. Dış düşmanlar değil. Ezici güçler değil. Önlerine çıkan her şeyi yok etmek için İlk Kayıtsızlık’ta ortaya çıkan Kâdim Dehşetler değil.“
Sesi sertleşti.
“Kendileri. Özel olduklarına dair kendi kesin inançları. Diğer herkese uygulanan kuralların kendilerine uygulanmadığına dair kendi inançları. Güçlerinin onları kurtaramayacağı durumları düşünmeyen kendi kibirleri çünkü o durumların mümkün olduğuna asla gerçekten inanmadılar.“
...!
BOOM!
Bu aydınlanma Noah’ın bilincine baskı yaptı. O tamamen reddedici değildi!
Sonuçta, sezgileri ona bu İlkel Mimar’ın bunu uydurmadığını söylüyordu.
Ama...
Kendini, kendi düşüncelerini, kendi varsayımlarını, ne olursa olsun iyi olacağına dair kendi kesin inancını gerçekten inceliyor buldu.
Bu kesinlik nereden gelmişti?
Korkmuş olduğunu hatırladı. Çaresizliği ve belirsizliği hatırladı.
Ama o zaman bile, bir parçası hayatta kalacağına inanmıştı.
Bir parçası, kendi Son’unun gelme Olasılığ’ını hiçbir zaman tam olarak kabul etmemişti.
Bu güven, Sayısız Zafer’le mi kazanılmıştı? Bu kararlılık, her zaman, eninde sonunda üstesinden gelinmiş olan zorluklar sayesinde mi oluşmuştu? Yoksa bu tamamen başka bir şey miydi, yönettiği Sonsuzluk’la birlikte Temeller’ine sızmış bir şey miydi?
Gözcü’nün uyarısı hafızasında yankılandı.
En büyük gücün Sonsuzluk olacak. Ve en büyük zayıflığın da Sonsuzluk olacak.
Her şeyin bir bedeli vardır. Her şeyin bir bedeli vardır.
Tüm bunları düşündü, ama sonunda vardığı sonuç... Hayırdı.
Hayır.
Kendine güven ile Kibir arasında ince bir çizgide yürüyordu.
Ama kendini tanıyordu.
Tirân biriydi, evet. Ama o... Aynı zamanda mükemmeldi.
Bu yüzden, büyük şeyleri açığa çıkaran Naldine’nin ağır sözlerine karşılık, ona baktı ve parlak bir gülümseme attı; O’nun bakışları ise daha da ağır ve soğuk hâle geldi!
Not: Sayılamayan Sonsuzluk İkinci Ölçekler’in karşısında yetersiz. Yani öyle Ölçekler’i öyle atşayamazsın demek.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.