Yukarı Çık




132   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   134 

           
Bölüm 133: Genişleme! I


Serala, Tokoloshe’nin sırtında otururken, gökyüzüne doğru baktı.


Taş Topraklar, altlarında Sonsuz Orman, Ova ve uzak dağ Dalgalar’ı hâlinde uzanıyordu; Hepsi batan güneşin ışınlarıyla altın rengine bürünmüştü. Rüzgâr yüzünden hızla esip geçiyordu, ancak altındaki Altın rengi kürkten yükselen sıcaklık, soğuğu uzak tutuyordu. Onun devasa bedeninden bedenine akan Mana’yı hissedebiliyordu; Bu sabit akım, Savaş’ın içinde oyduğu boşlukları dolduruyordu.


Vakochev Prens’i hakkındaki sorusuna cevap vermemişti.


O da ısrar etmemişti.


Dizlerini göğsüne çekip sessizliğin devam etmesine izin verdi.


Sıcaklık içine sızmaya devam ediyordu; İstemediği ama reddedemeyeceği bir rahatlık. Kultivasyon’u buna içgüdüsel olarak tepki verdi ve bu armağanı direnmeden kabul etti. Odaklanırsa, Öz’üyle onun Öz’ü arasındaki bağlantı İplikler’ini hissedebiliyordu. 


Şu anda her şeyi sorguluyordu.


Kutsal Ses’in ona öğrettiği değerler. Taş Aziz’in hafızasına kazıdığı Doktrinler. Barış. Onur. İyilik. Bunların, İlk Taş Antlaşması’nın üzerine inşa edildiği Temeller olması gerekiyordu.


Bu Taş Toprakları’nda bunların hiçbirini görmüyordu.


Daha önce görkemli saraylarda onur görmüştü.


On dördüncü yazında yaşanan bir olayı hatırlıyordu; Bir Kadın, gözlerinde sadece çaresizlikle Kutsal Kale’nin kapılarına gelmişti. Kocası ölmüştü. Çocukları açlıktan kıvranıyordu. Elinde kalan tek şeyi, iffetini, yiyecek ve barınak karşılığında Kutsal Lejyonlar’ın Yüce Paladinler’ine sunmuştu.


Yüce Paladinler teklifini reddetmişti.


Zulümle ya da yargılayarak değil, hiç beklemediği bir nezaketle. Onu kapıların içinden içeri aldılar, temiz giysiler ve sıcak bir yemek verdiler. Onu Kutsal Kadınlar’ın eğitim salonlarına kaydettiler; Orada okumayı, yazmayı ve bedenini satmasına gerek kalmadan Antlaşma’ya hizmet etmeyi öğrettiler. O eğitim alırken, çocuklarına baktılar ve İnisiyasyon’unu tamamladığında, dürüst bir iş yaparak para kazanabileceği bir pozisyona yerleştirdiler.


Bu onurlu bir davranıştı.


Aile’si yedi nesil önce İlk Taş’a bağlılık yemini etmiş olan Lord Antlaşma Amare, her kış istisnasız olarak topraklarının yakınındaki Yeminli Kabileler’e tahıl gönderirdi. Kendi hasadı kötü olsa bile, danışmanları acil durumlar için fazlalığı saklamasını tavsiye etse bile, arabaları yükleyip kuzeye gönderirdi. Binlerce kişi, onun cömertliği sayesinde zorlu mevsimleri atlatmıştı.


Leydi Antlaşma Zara, kendi topraklarında şifa evleri işletiyordu; Bu evlerde çalışan Şamanlar, ödeme gücü ne olursa olsun herkese tedavi uyguluyordu. Kıtlık yıllarında bu evleri finanse etmek için kendi hazinesinden Mücevherler sattığı söyleniyordu.


Serala, büyürken bu hikayeleri dinleyerek büyümüştü. Ona örnek alınması öğretilenler bunlardı. Antlaşma’nın temsil etmesi gereken onur buydu.


 Şimdi ise bunların hiçbirini görmüyordu.


Bunun yerine, canavarların toynakları altında ezilen masum hayatları hiçe sayarak, İlkel Dalgalar’ı başlatan İmparatorlar gördü.


Cüruf Kabileler’ini insan değil de hayvanmış gibi kontrol eden ve avlayan Yeminliler gördü. Kızıl Taş Hakimiyet’i ile ittifak kurup Efendisini devirmeye yardım eden Hâinler’i gördü.


Ve İblis Tohumlar’ı ekilmiş İmparatorlar gördü.


İblisler.


Dünya Nehri’nin Ötesi’nden gelen Yaratıklar, Et ve Ruhlar’ı yiyip, bitiren ve geçmiş çağlarda neredeyse her şeyi yok eden Varoluşlar. Katil Aziz, sadece Vakochev İmparatorluğu’nun insan düşmanlarıyla ittifak kurmamıştı. Taş Toprakları’nın Varoluş’unu tehdit eden güçlerle pazarlık etmişti.


Bu bardağı taşıran son damla gibi görünüyordu.


Ve şimdi, Toprak ve Gökyüzü Fizikler’i hakkında bildiği her şey bile yanlış gibi görünüyordu.


Kutsal metinler, dönüşümlerin geçici olduğunu söylüyordu. Kutsal Ses’in Ârşivler’i, bu tür değişikliklerin Ruh’a yüklediği baskıyı belgeliyordu. Her Kayıt, her Anlatım, her Bilimsel kanıt aynı sonuca işaret ediyordu.


Yine de Tokoloshe, dönüşmüş bedeninden ikinci bir Beden yaratmıştı ve her iki Form’dan da vazgeçmeye niyetli görünmüyordu.


İnsan Formu bedeni onun yakınında oturuyordu, Altın Kanat’lı göz bebekleri, sanki sırlarını Salt İrade gücüyle çözebilecekmişçesine Kıpkırmızı Madalyon’a sabitlenmişti. Canavar formu ise onun altında uçmaya devam ediyordu, Dokuz Kuyruğ’u havada dalgalanıyor ve Mavi Alevler’den oluşan yelesi sabit bir parlaklıkla yanıyordu.


İki beden. Tek zihin. Görünürde hiçbir zorlanma yok.


Bildiği her şey paramparça oluyordu.



Kafasını kaldırıp, Damian’ın İnsan halini izledi.


Damian madalyonu incelemekten vazgeçmişti, ama ona bakmıyordu. Bakışları uzak ufka, sadece kendisinin görebileceği bir şeye sabitlenmişti. O ödünç alınmış Gözbebekler’inin ardında ne tür düşünceler dolaşıyorsa, Damian bunları kendine saklıyordu.


Kız dizlerini daha sıkı kucakladı ve Damian’ın canavar halinin sıcaklığının hâlâ içindeki Mana’yı beslediğini hissetti.


Şu Ân’da kendini ne kadar kaybolmuş hissettiği için, onun kendisiyle konuşmasını diledi. Kendini, inandığı her şeyi, öğretildiği her şeyi, Taş’ın Kutsal Kız’ı olarak kimliğini tanımlayan her şeyi sorgularken, buluyordu. Birkaç kelime yardımcı olabilirdi. Birkaç cümle, güven verici söz, açıklama ya da hatta basit bir onay.


Ama o sessiz kaldı.


Şüphesiz pek çok şey düşünüyordu. Belki de onun düşündüğü şeylerin aynısını. Belki de çok daha ağır şeyler.


Ah, doğru.


Eğer o, Vakochev İmparatorluğu’nun Prens’i, ebeveynleri öldürülürken gecenin karanlığına kaçan Sürgün Lugal ise, o zaman Kutsanmışlar’a karşı nefreti muazzam olmalıydı. Onlar ailesini yok etmişti. Onlar onun Kultivasyon’unu paramparça etmişti. Ondan her şeyi almışlar ve onu, kıyaslandığında Eşik Topraklar’ı bile medeni görünecek kadar uzak topraklarda bir Cüruf çiftçisi olarak çürümeye terk etmişlerdi.


Neden onunla konuşmak istesin ki?


O da onlardan biriydi, değil mi? Bir Kutsanmış. Düşmanlar’ını üreten Sistem’in bir ürünü. Neolitik İmparatorluğ’un Kutsal Kız’ı, o acımasız Topraklar’da hayatta kalmaya çalışırken, lüks içinde büyütülmüştü.


Ama hey.


Şu anda tıpkı onun gibi dışlanmıştı, değil mi? Tapınağı içeriden Yozlaşmıştı. Bir zamanlar onu korumaya yemin etmiş güçler tarafından avlanırken, bir Canavar’ın sırtında bir Cüruf kabilesine doğru uçuyordu.


Oysa o, yıllardır burada yaşamak zorunda kalmıştı.


Zamanlama doğruysa, tam Sekiz Yıl. Kim olduğunu saklayarak, eski kimliğinden geriye kalan her şeyi bastırarak, ebeveynlerini öldüren insanlar suçlarına Anıtlar dikerken, sadece bir Çiftçi’den ibaret olarak geçirdiği Sekiz Yıl.


Bunu hayal bile edemiyordu. 


Taş Toprakları’nı geçerken, bunu ve daha pek çok şeyi düşündü.


Altındaki Altın Reng’i kürk sıcaklığını koruyordu.


Mana akmaya devam ediyordu.


Ve Mor Taş Kabilesi her kanat çırpışında daha da yaklaşıyordu. 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

132   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   134