Varoluş’un tamamı bir Paradoks’tu ve Erwin bu gerçeği çok, çok uzun zaman önce kavramıştı.
Varoluş’un kendisi ilk Paradoks’tu. Var olmak, Yok olmaktan Ayrışma’yı gerektiriyordu; Ancak Yok Olmak, Varoluş’un zıt noktası işlevi gördüğü sürece gerçek anlamda Yok Olamaz’dı.
Varoluş’un ne olduğunu tanımladığın Ân’da, aynı anda onun ne olmadığını da Tanımlamış oluyordun ve bu Tanım, var olmadığını İddia ettiğin şeyi yaratıyordu. Varoluş’un Anlam kazanması için Yokluğ’un olması gerekiyordu, Yokluğ’un ise fark edilebilmesi için Varoluş’un olması gerekiyordu. İkisi de birbirinden ayrı olamazdı, ancak her ikisi de diğerinin temsil ettiği şeyin tam tersi olduğunu iddia ediyordu.
Kaos, doğası gereği Paradoksal’dı. Düzensizlik olduğunu iddia ediyordu, ancak Düzensizlik de başlı başına bir Kategori, bir Sınıflandırma, sözde düzene Direnç gösteren şeye dayatılan bir tür Düzen’di. Gerçek Kaos, Kaos olarak Tanınamaz’dı çünkü Tanıma, kalıplar gerektiriyordu ve Kalıplar, Kaos’un temsil ettiğini iddia ettiği şeyin Antitezi idi.
Bir şeye işaret edip, ona Kâotik dediğiniz Ân’da, onu Düzensizlik Kategorisi’ne yerleştirmiş olurdunuz. Tanımlanabilen Kaos, Kaotik olmayı çoktan başaramamıştı.
Hatta İlk Dil bile Paradoksal’dı. Dil, Anlam’ı iletmek için vardı, ancak Anlam, onu yaratmaya çalışan Dil’den önce var olan ortak bir anlayışı gerektiriyordu. İlk Dil, Tüm Dilsel Otorite’nin Kaynağ’ı olduğunu iddia ediyordu, ancak Dil olarak işlev görebilmesi için, ondan önce Dil’in ne olduğunu anlayabilen bir şeyin var olması gerekiyordu.
İlk Kelime, Kelimeler’in ne olduğunu zaten bilen bir dinleyici gerektiriyordu. Tüm İletişim’in Temel’i, Temel var olmadan önce mümkün olmaması gereken İletişim’e dayanıyordu.
Ve sonunda, Sonsuzluk ve İlkel Kaynak gibi şeyler bile Erwin’in sadece dahil etmesi ve anlaması gereken Paradoksal Dokumalar’dı.
Sonsuzluk, Sonsuz olduğunu iddia ediyordu, ancak Sonsuzluk Terim’inin kendisi bir Sınır, bir Tanım, sözde Sınır’ı olmayan bir şeye dayatılan bir kısıtlamaydı. Bir şeyin Sonsuz olduğunu söylemek, onu Sonsuzluk kategorisi içinde tutmak anlamına geliyordu.
İlkel Kaynak... Şey, bunun hakkında pek bir şey bilmiyordu. Ama her ikisi de, Varoluş’unda Paradoks’u Somutlaştırırken, kendilerini Paradoks’un Ötesi’nde sunan şeyler olmalıydı.
Erwin bu Çelişkiler’i tam olarak kavradığında, Paradoks’un sadece kullandığı bir şey olmaktan çıkıp, Ana Dil’i haline gelene kadar bunları Medeniyet’ine dokuduğunda, kendi Paradokslar’ını tüm bu Dokumalar’ın üzerinde tutacaktı.
Onlar, kendilerinin gerçekte ne olduklarını anlayan birinin önünde eğileceklerdi.
Erwin, gözlerinin önünde eriyen Sonsuz Bozulmuş Proto-Madde’ye baktı.
Bu Enfeksiyon’u Gözlemlenebilir Varoluş boyunca başlatmak ve yaymak için çok sayıda Aksiyom gerekli olmuştu. İlk Kayıtsızlık ve Ötesi’ne yayılmak üzere o Paradoksal Bozulma’yı tohumlamak için Sayısız Çağlar süren özenli bir yetiştirme süreci geçmişti. Muhteşem bir şey inşa etmişti, Çelişki’nin Doğası’nı Yeniden Şekillendirme şekli oluşturan bir şey.
Ve şimdi Sonsuz Yağmur ve Çok Renk’li ışık Nehirler’i her şeyi değiştiriyordu.
Sonsuz Yağmur, dokunduğu her yerde eserini eritiyor, onun başardıklarını Tanıma’yı Reddeden bir Otorite’yle bozulmayı yakıp, yok ediyordu. Çağlar boyu çalışma ve ilerleme, Ânlar içinde silinip, gidiyordu. Ele geçirdiği Bölgeler, kontrol edemediği Yapılar’a geri dönüyordu.
Bu Yıkım’ı, Yağmur’u kendi Alan’ının dışında tutan bir sekiz yüzlü alanın içinden izledi. Geometrik Yapı, İlk Kayıtsızlığ’ın boşluğunda asılı duruyordu; Sekiz Yüz’ü, Minyatür Neden ne talep ederse etsin, Sınırlar’ı içinde Yağmur Yağmayacağı’nı İlan Eden Paradoksal bir Otorite’yle parlıyordu.
Bu Alan’ın içinde, bir gözlemevine benzeyen devasa bir Yapı duruyordu.
Bina, Astronomik bir amaca işaret eden bir Yapı’ya sahipti; Kuleler ve Kubbeler, çoğu Varoluş’un Algılayamadığ’ı Fenomenler’i gözlemlemek üzere düzenlenmişti. Yüzeyleri, sekiz yüzlü yapının içindeki az miktardaki ışığı emiyordu; Bu da onu bir Mimari Yapı’dan çok, karanlığın sızdığı bir Varoluş yarası gibi gösteriyordu.
Erwin, Gözlemevi’nin dışında süzülürken, Alan’ının şeffaf yüzlerinden Yağmur’u izliyordu; P sırada, belirli bir Tekil Bilinç, ortadan kaybolmuştu.
Efendisinin sözleri hafızasında yankılanıyordu. O sözde hayal kırıklığı, ilişkilerine yönelik yargı, seçimlerinin sonunu getireceği yönündeki o İddia. Erwin, kendisini kontrol etmesine izin vermek istemediği duyguları sindirirken, başını yavaşça salladı.
Kimseyle ittifak kurmaya pek de ihtiyacı yoktu.
Medeniyetler, işbirliği yoluyla ilerlemeyi kolaylaştırmak için kurulmuştu ama kolaylaştırmak, gerekli olduğu anlamına gelmezdi. Eğer çıkarlarına aykırı bir durum ortaya çıkarsa, iletişim kurduğu Varoluşlar’ı terk etmekten de çekinmezdi. Hepsi birbirlerine bir şekilde faydalıydılar ama hiçbir taraf diğerine Mutlak surette ihtiyaç duymuyordu. Bunu biliyordu. Bunu anlıyordu.
Yani Öğretmen’ini hayal kırıklığına uğratmasına gerek yoktu.
Medeniyet Çapa’sı tamamlanır tamamlanmaz, başkalarının korktuğu şeyi yapacaktı. Paradoks’u Varoluş’una o kadar derinlemesine entegre edecekti ki, Çelişki onun zayıflığı değil, Güc’ü haline gelecekti. Ve sonra Öğretmen’ini tekrar arayacaktı.
Tüm bunları ihtişamla düşünürken, arkasından gürleyen bir ses yükseldi.
“Yağmur’a bakmaktan vazgeçemiyor musun?“
Ses, Erwin’in farkındalığına, ona dönmesini gerektirmeden baskı yapan bir eğlence taşıyordu.
“Görünüşe göre bu, en büyük düşmanlarının bir yan etkisi. BU Yaratık ve BU En Küçük. Hepsi birbirleriyle ittifak kurarken, sana başkalarıyla ittifak kurduğun için hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyorlar.“
Obsidyen Gözlemevi’nden devasa bir şekil ortaya çıktı, sanki onun Seviyesinde’ki Varoluşlar için katılım isteğe bağlıymış gibi duvarların içinden süzülerek, geçti.
“Kendilerini aşırı derecede dürüst ve erdemli görenler, her zaman en büyük ikiyüzlülerdir.“
Tekil Bilinç, Erwin’in yanına süzülerek, geldi; Şekli, Çekirdeğ’ini saran, dönen Aşkın Otorite plakalarıyla çevrili devasa bir Tekillik’ti.
Erwin, şu anda yanında süzülen Varoluş’a bakmadı. Bakışları, bu koruyucu Alan’ın ötesinde inşa ettiği her şeyi eriten Çok Renk’li Yağmur’a sabitlenmiş haldeydi.
“Ne bekliyoruz, Moloch?“
Soru, yüzeyinin altında kaynayan hayal kırıklığını gizleyen bir sakinlikle ortaya çıktı.
Tekil Bilinç, cevabını düşünürken, Altın Plakalar’ı daha hızlı dönmeye başladı.
“Horus, o korkunç şey olan BU Yaratık ile karışmıştı, çok gürültücüydü. Bu da bana, BU Yaratığ’ın tüm bu zaman boyunca seninle gerçekten oynadığını fark ettiriyor.“
Moloch’un sesinde suçlama değil, Gözlem vardı.
“Bu sana nasıl hissettiriyor? O Canavar’ın ne kadar süredir Proterozoik Ölçek’le olduğunu ben bile bilmiyorum. Birlik ile deneyler yaparken, seni bu kadar uzun süre hayatta bıraktığı için şanslısın.“
...!
Erwin’in ifadesi sakin kaldı; İçsel olarak öfkesini alevler yerine közlere dönüşecek şekilde bastırıyordu. Öfkeye ihtiyacı yoktu. Geçmiş geçmişte kalmıştı. Geçmiş değiştirilemezdi ve ona öfkelenmek, geleceğe harcanması daha iyi olan Enerji’yi boşa harcamaktan başka bir şeye yaramazdı.
Bazen daha azdı.
Bazen daha büyüktü.
Bazen ise hiç bir şeydi.
Bu sorun değildi.
Varoluş bir Sprint değildi. Varoluş bir Maraton’du ve Varoluş uzundu. O hâlâ buradayken, ondan çok Daha Güç’lü Varoluşlar çoktan ölmüştü. Dokunulmaz gibi görünen zirvedeki Varoluşlar Anılar’a dönüşürken, paçavralar içindeki bir Köylü ilerlemeye devam etmişti. BU Yaratık onunla mı oynuyordu? Peki. Oyun devam edecekti ve oyunları, oynamayı reddedmeyenler kazanabilirdi.
Sonunda, Erwin basitçe ve Paradoksal bir şekilde burada olmak zorundaydı.
Burada olmak yeterliydi. Burada olmak her şeydi. Diğerleri Varoluşlar’ını yitirmişken, burada olmak, gerçekten önemli olan tek zaferdi.
Not: Prezototic bilmeyenler için Dünyamızda eski bir Çağ’ın ismi. İnfinite Mana’nın Ansiklopedi’sine de bunu ekleyebilirsiniz.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.