Bölüm 5040: Mahkûmiyet! II
Naldine ve Osmont, BU Aralığ’ı geçerken.
Ölüler Diyar’ında.
Yaşayanlar sahne ışıklarının altında parıldarken, Ölüler ise arkalarındaki Sonsuz Gölge’de ışıldıyordu. Bu, Varoluş’un doğal düzeniydi; Çoğu Varoluş’un farkına varamadığı bir dengedir, çünkü hayatın parlaklığına o kadar odaklanmışlardır ki, onun Ötesi’nde Sonsuz’a dek uzanan engin karanlığı görememektedirler.
Ölüler Düzen’i bunu diğerlerinden daha iyi biliyordu.
Ona, Sonsuzluklar boyunca parlaması için bir sahne ışığı verilmemişti; Daha Aşağı Varoluşlar, aslında ona ait olması gereken şöhreti sahiplenirken, o sahne arkasında kalmıştı. Dokumalar’ı çökmüş, Otorite’si azalmış, Varoluş’u korku uyandırmaktan ziyade kurtarılmaya muhtaç bir şeye indirgenmişti. Ama şimdi, onun zamanı geliyordu. BU Yaratık onu yeniden canlandırmış, yüceltmiş, nihayet her zaman hak ettiği ihtişama yakışan bir Güç vermişti.
Ona karşı gelen herkese acı ve intikam çektirmek istiyordu.
Ama sinir bozucu bir şekilde, en sonuncusu, BU Yaratığ’ın yasakladığı Varoluş’tu. Görünüşe göre artık, onunla ilk karşılaştığı zamanki hiçlikten ziyade, En Genç olarak anılıyordu. Osmont!
O ve Sigrid, Dokumalar’ının son parçasını bile neredeyse çökertmiş olan bu Düzen’i kirletenler, BU Yaratığ’ın ona tamamen unutmasını söylediği Varoluşlar’dı.
İntikam istiyorsa, onu Eonlar önce çökerten BU Yaşayan Paradoks’un Ölüm’ünü belirleyebilirdi.
Ama bu bir teselli ödülü gibi geliyordu. Ona yapılan yanlışların gerçek bir kabulünden ziyade, bir çocuğun öfkesini yatıştırmak için sunulan bir artıktı.
Etrafına bakarken, hayal kırıklığıyla başını salladı.
Devasa beyaz bir Dağ’ın zirvesinde yer alan, Karmaşık bir Obsidyen tapınağın tepesinde duruyordu; Sisli beyaz bulutlar, yaklaşmaya cesaret edemeyen hayaletler gibi tapınağın kenarlarından süzülüyordu. Burası onun Egemenlik alanıydı; Eonlar’ca süren özenli çalışmayla sahiplendiği ve geliştirdiği Ölüler Diyar’ı idi.
Ve bu tapınağın içinde yalnız değildi.
Tamamen İnsan’sı bir Varoluş, tapınağın kenarındaki bir hasırın üzerine oturmuş, sanki işgal etmeye hakkı olmayan bir Egemenlik Alan’ına izinsiz girmiş değil de, sıradan bir sohbet için birinin evini ziyaret ediyormuş gibi çayını yudumluyordu.
Koyu Mavi Saçlar’ı, tapınak içindeki az miktardaki Işığ’ı Emiyormuş gibi görünen dalgalar halinde omuzlarından aşağı dökülüyordu. Kadim Gözler’i derinlikler barındırıyordu. Güzelliğ’i sakin ve yadsınamazdı.
Tapınağın sınırları dışında Çok Renk’li Nehirler ve Yağmur dalgalanırken, etraflarını saran Obsidyen ve Beyazlıklar’ın Genişliğ’ine bakıyordu. O Çok Renk’li Yağmur’un bazı akıntıları doğrudan tapınak zemininden akıyordu; Varoluşsal Sonsuzluğ’un Yağmur Çağ’ı, dönüştürücü Otoritesi’yle bu Ölüm Âlem’ine bile dokunuyordu.
Bu Yağmur’un bir kısmı onun gücüydü. BU Yaratığ’ın gücü.
Öl’ü Düzen, davetsiz olarak buraya geldiğinden beri ona tek kelime bile etmeyen Kadın’a odaklandı. Kadın buradaydı, bu da BU Yaratığ’ın onun burada olmasına izin verdiği anlamına geliyordu. Ama... Sessizlik tahammül Sınır’ını aşarak, açık bir hakarete dönüşmüştü; Bu Yabancı, buraya bu Alan’ın efendisi değil de bir mobilya parçası gibi davranıyordu.
Sonunda, ses tonunda sinirlenmişlik belirirken, kendini soruya zorladı.
“Sen kimsin? Benim topraklarıma geliyorsun ve benimle konuşmaya bile tenezzül etmiyorsun.“
...!
Karşısındaki Varoluş, bu sorunun yanıtlanmaya bile değmeyeceğini ima eden bir ifadeyle ona baktı. Yanıt vermeye değip, değmeyeceğine karar veriyormuşçasına yavaşça başını salladı, ardından sesinden küçümseyici denebilecek bir sakinlik yayıldı.
“Ölüler Diyar’ı, senin kendi başına çit örüp kapı taktığın bir yer değil. Bu, ayaklarını ıslatmayı başardığı için Deniz’i kendine ait ilan eden bir çocuğun kibirine benzeyen, tuhaf bir yanılsamadır.“
Çayından bir yudum aldıktan sonra devam etti.
“İlk Bölünmemiş Varoluş karanlıkta sadece bir fısıltı iken ben nefes alıyordum, senin küçük Dokuma’nın İplikler’i daha tasarlanmadan çok önce. Ölüler Diyarı’na Hak İddia Eden Varoluşlar’ının önünde durdum; Bu Varoluşlar’ın Temeller’i senin tüm soyundan daha eskidir, senin asla öğrenemeyeceğin kadar çok şeyi unutmuş Varoluşlar’dır.“
Kâdim gözleri, Kadın’a acıma sınırında bir bakışla sabitlendi.
“Benim için sen, duyguların ve ölümün titrek bir mumu gibisin. Burada bir Egemenliğ’in yok, ufaklık. Sessizlikten sadece geçici bir erteleme aldın.“
...!
Kadın, az önce kendisine söylenen sözlere inanamayan bir ifadeyle baktı.
Ne oluyor lan?
Ne oluyor LAN?!
BU Yaratığ’ın buraya getirdiği bu Kaltak da kimdi ki, onunla bu şekilde konuşabileceğini sanıyordu?! BU Yaratığ’ın kendisi tarafından iyileştirilmiş ve yüceltilmişti; Güc’ü artık Birinci Ölçeğ’in Mutlak Seviyesinde’ydi!
O Dokunulmaz’dı! Osmont tekrar karşısına çıkarsa, belki yeterince yalvarırsa, intikamının tam ağırlığını onun üzerine yağdırmaktan vazgeçebilirdi.
Ama bu Kaltak?
BU Öl’ü Düzen, dolgun göğüsleri yukarı aşağı inip, kalkarken, ayağa kalktı; Tam da neden bu kadar kolayca göz ardı edilemeyecek biri olduğunu göstermeye hazırlanırken, Temeller’inde öfke birikiyordu. O patlamak üzereyken, Otorite’si etrafında toplanmaya başladı; Ölüm ve Düzen’in Dokumalar’ı öfkesine yanıt veriyordu ki...
SAA!
Tapınağ’a başka bir Âura girdi.
Tapınağ’ın girişinde sakin ve bilgili bir yüz belirdi; Tanıdığı bir figürdü. Anaximander, Rengarenk Yağmur’la sırılsıklam bir hâlde geldi; İçeri adım attığında, Quintessence Infiniforce ve Sonsuzluğ’un damlacıkları vücudundan kayıp, gidiyordu. Gözleri önce öfkeyle çarpılmış ifadesiyle BU Öl’ü Düzen’e, sonra da o geldiğinde Kâdim gözleri sıcaklıkla parlayan, sakin sakin çayını yudumlayan Varoluş’a kaydı.
Anaximander, BU Öl’ü Düzen’in öfkeli yüzüne baktı ve içten bir şaşkınlık ifadeyle gözlerini kırptı.
“Az önce Gözlemlenebilir Varoluş’taki en güçlü İkinci Ölçek’li İlkel Mimarlar’ından birine karşı çıkmak üzere miydin? Benden daha güçlü bir inancın var, ey Öl’ü Düzen!“
...!
BU Öl’ü Düzen’in yüzü soldu ve neredeyse geriye doğru sendeledi.
İkinci Kademe mi? İlkel Mimar mı? O Kadın mı?
Öfkesi, birikmiş olduğundan daha hızlı bir şekilde Temeller’inden süzüldü.
...!
O Varoluş, Anaximander’e içten bir gülümsemeyle başını sallarken, sanki uzun bir ayrılıktan sonra yeniden bir araya gelen eski tanıdıklarmışçasına aralarında bir samimiyet dolaşırken, konuşmaya başladı.
“Uzun zaman oldu, Jokul.“
İlkel Mimar daha sonra başını çevirip, BU Öl’ü Düzen’e bir bakış attı, ardından her kelimesinin kasıtlı bir hakaretten daha derin bir etki yaratacak kadar sakin bir sesle konuştu.
“BU Yaratığ’ın yeniden doğuşunda neden bu kadar boş bir şeye bağlandığını bilmiyorum. O, kibir ve kıskanç kaprislere sahip bir Varoluş; Kendi duygularının kırılgan iskeletiyle içi boş bir Varoluş’u ayakta tutuyor.“
Çayından bir yudum daha aldı.
“O, İkinci Ölçeğ’s ulaşacak ne Derinliğ’e ne de Berraklığ’a sahip. Bu tür önemsiz tutkular sadece duman gibidir. Onu Varoluş’un Enginliğ’inde hiçbir yere götürmezler.“
Hafifçe omuz silkti.
“Ama ben kimim ki yargılayayım? Koca adam nerede? Hâlâ Horus’la mı savaşıyor?“
...!
BU Öl’ü Düzen bu sefer gerçekten geriye sendeledi, tüm Varoluş’unu parçalayan bu sözde İlkel Mimar’a bakarken, içinde öfke ve aşağılanma savaşı veriyordu. Onun sorunu neydi lan?!
Sözleri üzerine Anaximander gülümsedi.
“Seni de görmek güzel, Tairiyya. Daha nazik olmaya çalış.“
Yanına oturdu ve sorulmadan döktüğü çayı kabul etti.
“Ve BU Yaratık işleri bitiriyor. Dışarıdaki yağmurun Minyatür Neden’i hakkında ne düşünüyorsun? BU Yaratık ile birlikte bunu tetikleyen Varoluş da benim bir arkadaşım.“
...!
Anaximander ve Tairiyya, Ölçekler ve Eonlar boyunca uzanan konular hakkında rahatça konuştular; Konuşmaları, sanki az önce tam önlerinde duran birini kovmamışlar gibi akıcıydı.
Öl’ü Düzen’i tamamen unuttular ya da görmezden geldiler; Kendi Alan’ındaki Varoluş’u, onun ulaşamayacağı Seviyeler’de faaliyet gösteren Varoluşlar tarafından önemsiz hâle getirilmişti.
Orada, boş ve aşağılanmış bir şekilde durdu; Gözlemlenebilir Varoluş’ta gerçek gücü elinde tutanlara, başardığı hiçbir şeyin önemi olup, olmayacağını merak ediyordu.