Bölüm 278
Nebula <Eden>. Bu nebula kıyamet meleklerinden oluşuyordu; şeytanların belası ve Şeytan Diyarı’nın ezeli düşmanıydı. Göksel Dünya’nın muhafızları, dünyadaki hiçbir kötülükten korkmayan melekler.
Ancak, bu heybetli Eden meleklerinin bile nefret ettiği bir şey vardı.
[Büyüklerim, Eden’de tüm hazırlıklarımızı tamamlamış hâlde savaşı bekleriz...]
Bu, Metatron’un talimat saatiydi. Bugün kürsüdeki isim, Kızıl Kozmosun Komutanı Jophiel idi.
[Sizi, şeytanların iki yüzlü savaş taktiklerine kanmamanız konusunda uyarıyoruz...]
Gabriel topuğuyla yere vurdu ve kaşlarını çattı.
– Ah, neden bugün o kişi olmak zorundaydı ki?
Eden’in eğitim alanında binlerce düşük rütbeli melek vardı. Gabriel gibi başmelekler ise en ön safta öğretim asistanı olarak yer alıyordu.
Kova’da Açan Zambak, Gabriel.
Gençliğin ve Yolculuğun Koruyucusu, Raphael.
Adalet ve Uyumun Dostu, Raguel.
Görevli başmelek dışında, Eden’in en üst düzey takımyıldızlarının çoğu oradaydı.
Jophiel’in zihinsel eğitimi bir saattir devam ediyordu. Gabriel gizlice esnedi ve mahmur gözlerle yoldaşlarına bakarken tuhaf bir şey fark etti.
– Hey, Uriel nerede?
Bulutun üzerinde uyuklayan Raphael, kıvırcık saçlarını düzeltirken cevap verdi.
– Gözaltında tutuluyor.
– Gözaltında mı?
– Kâtip tarafından azarlanıyor. Bilmiyor musun?
– Ne yaptı ki?
Raphael, konuşmak can sıkıcıymış gibi rüzgarın gücünü ödünç aldı. Gabriel’in gözleri fal taşı gibi açıldı.
– Ne? Gerçekten mi? Uriel mi?
– Evet, evet. Üç yıl boyunca yayınlardan yasaklandı.
...O Uriel üç yıl boyunca hapsedilecek miydi?
Gabriel bu beklenmedik haber karşısında güldü.
– En azından bir süreliğine yayın panosu temiz kalacak.
Talimatlar 30 dakika sonra sona erdi. Metatron düşük sınıf melekleri gönderdi ve başmelekleri ayrı bir yere çağırdı. ‘Cennetin Kâtibi’ Metatron’un beline kadar inen gri saçları vardı ve ifadesi bugün her zamankinden daha yorgun görünüyordu. Muhtemelen Armageddon olasılığını önlemeye çalışmakla meşguldü.
Metatron ince çerçeveli gözlüklerini yukarı itti ve konuştu, [Zahmetlerin için teşekkürler Jophiel. İyi bir sunumdu.]
Jophiel başını salladı. Metatron başmeleklere göz gezdirdi ve sordu.
[Uriel gelmedi mi?]
[Onu gözaltına almadınız mı? Yoksa burada olurdu.]
Gabriel’in sözleri üzerine diğer başmelekler kıkırdadı. Ancak Metatron gülmedi. Başmelekler birbirleriyle bakıştılar. Burada, Uriel’in Kâtip için tam bir baş ağrısı olduğunu bilmeyen hiçbir melek yoktu. İlk konuşan, yanaklarında hafif çiller olan Başmelek Raguel oldu.
[Affedersiniz Kâtip. Üç yıl gözaltı çok fazla değil mi? Son zamanlarda Uriel yayınlar sayesinde oldukça neşeliydi...]
Sıkıcı yılları atlatmak zorunda olan takımyıldızları için canlı yayının anlamı çok büyüktü. Bazı melekler ‘canlı yayıncılığı’ Eden’de izin verilen tek uyuşturucu olarak adlandırıyordu...
[Ne diyorsun Raguel? Kâtibin o ■’nun izlemesine kaç kez izin verdiğini biliyor musun?]
Gabriel’in sözleri üzerine Raguel’in ifadesi sertleşti.
[Gabriel. Bir melek arkadaşına hakaret etmek ağır bir suçtur.]
[Yanlış bir şey mi söyledim? Canı sıkıldığında bir şeytanın boynunu koparıp garip şeyler yapmıştı...]
[Gabriel!]
Gergin atmosferi sakinleştiren Metatron oldu.
[Uriel ile nasıl ilgileneceğime ben karar vereceğim.]
Metatron’dan yükselen yüce aura, tüm heyecanlı meleklerin ağzını kapatmasına neden oldu. Çevre sessizleştiğinde Metatron asıl konuya geldi.
[Şeytan Diyarı Kongresi ile bağlantılı olarak size yeni bir görev vereceğim.]
Şeytan Diyarı Kongresi. Başmeleklerin ifadeleri gerildi. Eden ve Şeytan Diyarı arasındaki denge, 73. Şeytan Diyarı’ndaki son silahlı çatışma ile sarsılmıştı.
[73. Şeytan Diyarı’nın hükümdarı Kurtuluşun Şeytan Kralı’nı izlemesi için bir başmeleğe ihtiyacımız var.]
Meleklerin yüzünü kafa karışıklığı kapladı. Gabriel keskin bir sesle sordu, [Bekleyin, bu aslen Uriel’in görevi değil miydi? Ve bunun Şeytan Diyarı Kongresi ile ne ilgisi var...]
[İlgisi var. Uriel gözaltında olduğuna göre, onun işini diğer başmeleklerin yapması gerekiyor.]
Metatron’un bakışları başmelekler arasında gezindi.
[Raphael’in önümüzdeki hafta doktrin turu var ve Raguel’in Vedalar’ı ziyaret etmesi planlanıyor, bu yüzden görev...]
Kâtibin gözleri sonunda bir başmeleğin üzerinde durdu.
[...Ben mi?]
______________________________________
Partiden sonraki günlerde, ekip üyeleri ani bir lüksün tadını çıkarıyordu.
“Dokja-ssi, böyle bir şeyi kabul edebilir miyim ki?”
“Bunu senin için aldım, Hyunsung-ssi.”
Kim Dokja, sanki bu zamana kadarki yokluğunu telafi etmek ister gibi, her gün Dokkaebi Çantası’ndan ekip üyeleri için kıyafetler veya eşyalar alıyordu. Çocuklar özellikle heyecanlıydı.
“Hey, şuna bak Shin Yoosung!”
“Bana da geldi?”
Shin Yoosung ve Lee Gilyoung, Kim Dokja’nın onlar için aldığı aksesuarlarla süslenmiş hâlde sokaklarda gülerek koşuyordu. Jung Heewon bu manzarayı görünce güldü.
“Çocuklar Noel ağacı gibi görünüyor.”
İki çocuk Lee Hyunsung’un koca omuzlarına oturmuştu. Aynı şey Lee Hyunsung için de geçerliydi. Kim Dokja’dan aldığı yeni kalkan yüzünden çok heyecanlıydı.
“Üç aptal.”
Etrafına bakarken mırıldandı ve kafasında üçgen bir gimbap’a benzeyen miğferiyle yaklaşan Lee Jihye’yi gördü. Diğer üçü Noel ağacı gibiyse, o da üç katlı bir pasta gibiydi.
“Bu aralar Dokja ahjussiyle aranız iyi gibi?”
“Yoldaşların önemini geç de olsa kavradım.”
Lee Jihye, Jung Heewon’un bu tepkisine gözlerini kısarak baktı. “Unnie... yoksa sen hiçbir şey almadın mı?“
“İhtiyacım yok.”
Aslında Kim Dokja, Jung Heewon’u birkaç kez ziyaret etmişti. Ancak ona herhangi bir eşya vermemiş, sadece birkaç eğitim yöntemi öğretmiş ve gizli parçalardan bahsetmişti. Heewon ona, bunları o olmadan da yapabileceğini söylemişti. Kim Dokja’nın o anki yüz ifadesi hâlâ zihninde canlıydı.
Tam Lee Jihye’ye biraz laf yetiştirecekken biri omzuna dokundu. Arkasına baktığında yorgun görünen Kim Dokja’yı gördü. Yüzünde koyu halkalar olan Kim Dokja, Jung Heewon’a doğru bir şey uzattı.
“Bu...”
“Yeni bir kıyafet. Senin için daha rahat olacaktır.”
Jung Heewon kıyafeti şaşkınlık içinde kabul etti. Büyük bir pelerini olan mavi-siyah özel bir takımdı. Bunu takasta görmüş ama çok pahalı olduğu için vazgeçmişti.
“Bu kıyafet çok pahalı. Benim hâlâ yeterli...”
Kim Dokja sessizce başını salladı. Jung Heewon onun o anki meçhul yüz ifadesini görünce çok öncelere dayanan bir anıyı hatırladı. Chungmuro günlerindeyken Kim Dokja’dan bir kıyafet almıştı. O zamanlar aldığı şey bir paçavraydı...
[Takımyıldızı Adaletin Kel Generali, enkarnasyon Jung Heewon’dan dolayı hayal kırıklığına uğradı.]
“Kılıcım olmayı kabul ettin. Senin için en azından bu kadarını yapmalıyım.“ Kim Dokja bu sözleri söyledi ve sanki başka işleri varmış gibi anında oradan uzaklaştı. Jung Heewon, Kim Dokja’nın arkasından bakakaldı ve elindeki özel üniformaya dokundu. Yanındaki Lee Jihye sırıttı. “Unnie, ağzın...”
“Ne olmuş?”
“Hiç, sadece ağzının kenarında bir şey gördüm. Unnie, sevmediysen benim miğferimle takas edelim. O takım gerçekten hülyalı.”
“İstemem.”
Daha yakından baktığında, takımın üzerinde Lee Hyunsung’un kalkanındakine benzer bir desen gördü. Yangu... san... tarafından yapılmıştır...? İngilizcesi pek iyi olmayan Jung Heewon başını kaşıdı ve okumaktan vazgeçti. Her hâlükârda, güzeldi.
“Bu arada, ahjussi neden aniden böyle davranıyor? Yemekleri bile parayla satan adam...”
“Bilmiyorum. Eskisi gibi yine tuhaf bir şeyler planlıyor olabilir.”
Söz konusu Kim Dokja ise, bu kesinlikle şaşırtıcı olmazdı. Madem ona bu kadar iyi bir eşya vermişti, kesinlikle onu sonuna kadar kullanacaktı.
Jung Heewon takıma baktı ve maaşını avans almış bir ofis çalışanı gibi hissetti. Pelerini nasıl daha şık giyeceğini Lee Jihye ile tartışırken, biri belirdi ve yanlarından bir hayalet gibi geçti.
“Sangah-ssi, neler oluyor?”
“Ha? Ah, evet. Bir şey yok.”
Boşluğa dalgın dalgın bakan Yoo Sangah, şaşkınlıkla tepki verdi. Gözbebekleri boş gibiydi. Jung Heewon bir şeylerin tuhaf olduğunu fark etti ve konuşmaya çalıştı ama Lee Jihye ondan bir adım hızlı davrandı.
“Aha, anladım. Sangah unnie, henüz bir eşya almadın mı?“
Jung Heewon, Lee Jihye’nin kaburgasına dürttü ve o hafif bir çığlık attı. Yoo Sangah çaresizce gülümsedi.
“Sadece bu günlerde kafama takılan çok fazla şey var... Heewon-ssi, o harika bir kıyafet.“
“Ah, evet. Dokja-ssi verdi… Bence giymek için biraz fazla lüks.”
“Sana çok yakışmış ama.”
“Öyle mi? Teşekkür ederim.” Jung Heewon başını kaşıdı. Yoo Sangah’ın bileğinde daha önce görmediği, parlayan bir bilezik vardı.
Ortam garipleşti ve Jung Heewon beceriksizce sordu, “Ah doğru, Dokja-ssi bu aralar nasıl?”
“Dokja-ssi mi?“
Yoo Sangah’ın ifadesi ‘ne demek istiyorsun?’ der gibiydi. Yanlış bilgilendirilmiş olabilecek Jung Heewon saçma sapan konuşmaya başladı. “Eh, şey, yani... Sadece ikinizin iyi olup olmadığını merak ettim...”
Yoo Sangah başını bir yana eğdi ve mırıldandı, “Umm, sanırım şirkette olduğumuz zamanlardakiyle aynı...”
Şirkette oldukları zamanlardakiyle benzerdi. Bu, umutlu bir gözlemci için verilmesi zor bir yanıttı. Lee Jihye, Jung Heewon’un kulağına fısıldadı.
“Sana daha önce söylememiş miydim? Aralarında hiçbir şey yok. Dokja ahjussi’nin zevki o yönde değil. Biz...”
“Sponsorumun seni neden sevdiğini anlıyorum. Bu arada, ustan uyandı mı?”
“Henüz değil. Birkaç gün daha süreceğini duydum.”
Uzaktan bakıldığında, Kim Dokja revire doğru ilerlerken kendi kendine konuşuyor gibi görünüyordu.
“Verilecek bir şey var mı...”
Saat kulesi tamamlanmak üzereydi. Ekip üyelerinin gürültülü kahkahaları duyulabiliyordu. Gong Pildu makineli tüfek benzeri bir şeyi parçalarına ayırırken, Han Myungoh yeni protez bacağını test ediyordu.
Nedensizce, Jung Heewon bir duygu seline kapıldı. Her hâlükârda, tüm ekip artık bir aradaydı. Yakında Dünya’ya dönecekler ve o cehennem azabı senaryolardan tekrar geçeceklerdi. Yine de Jung Heewon korkuyordu. Jung Heewon, saat kulesinden gün batımını izledi ve Sinema Zindanı’nda duyduğu sözleri hatırladı.
– Romanın sonsözünü görmek istiyorum.
O sırada bu sözleri söyleyen Kim Dokja çok yalnız görünüyordu. O zamanlar ne demek istediğini anlamamıştı ama şimdi biraz biliyor gibi hissediyordu. Artık bir şey kesindi.
‘Sonsöz’ geldiğinde, Kim Dokja yalnız olmayacaktı.
______________________________________
Parti bittikten birkaç gün sonraydı. Endüstri kompleksinde bulunan takımyıldızları birer birer ayrılmaya başladı. Takımyıldızlarını uğurlamaya gittim ve ceketimin göğüs cebinde iki çiçek buldum.
“Bu da ne?”
Bir çift kırmızı kozmos ve bir zambaktı. Pek uyumlu bir kombinasyon sayılmazdı... Çocuklar mı yapmıştı? Çiçeklere mukayyet olup meydana doğru ilerledim. Bazı takımyıldızları çoktan portaldan geçmişti. Ayrılanlar arasında, önümdeki yaşlı adam da dahil olmak üzere, Kim Dokja’nın Şirketi nebulasıyla özel sözleşme imzalayan takımyıldızları vardı.
[Görünüşe göre savaşa hazırlanıyorsun. Bu kadar sabırsız olmana gerek yok.]
“Senaryoda her zaman savaştayız.”
Seri Üretim İmalatçısı sözlerime kıkırdadı.
[Akılsız olma. Senin diğer takımyıldızlarından farklı olmanı istiyorum.]
“Yardımlarınız için teşekkürler.”
Gülümsedim ve başımı eğdim. Seri Üretim İmalatçısı arabanın kapısını açtı, ardından durup bana baktı. [Sormak istediğim son bir şey var...]
“Evet. Çekinmeden sorun.”
Seri Üretim İmalatçısı soruyu hemen sormadı. Bunun yerine bir sigara çıkarıp mırıldandı. [...■■’un tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü?]
Çakmağını çaktı ve sigaranın ucunu aleve değdirdi. Seri Üretim İmalatçısı iç çekip dumanı dışarı üfledikten sonra devam etti.
[Ulaşmak istediğimiz yer mi, yoksa kaderin bizi götürdüğü yer mi? Bir yer mi, bir yaşam mı yoksa bir boşluk mu?]
Belki de Seri Üretim İmalatçısı bu soruyu sayısız kez düşünmüştü. Nihayetinde de cevabı bulamamıştı.
“Kesin olan şey, hikayenin sonu olduğudur.”
[Bazen sükunetin beni hayrete düşürüyor.]
“Ben de gerginim.”
[Gurme Derneği zamanında da görmüştüm ama yalan söyleme konusunda sandığın kadar iyi değilsin.]
Seri Üretim İmalatçısı bir çocuk gibi güldü. [O zaman sana soruyorum… Senin ■■’un gerçekten ‘son bölüm’ mü?]
Sözleri gardımı düşürdü. Refleksle dudaklarımı birbirine bastırdım. Seri Üretim İmalatçısı sabırla cevabımı bekledi. Seri Üretim İmalatçısı’nın sigarası yarıya kadar yandığında nihayet ağzımı açtım.
“Hikayenin beni nereye götüreceğini bilmiyorum. Ama... Gitmek istediğim yerin son bölüm olduğuna eminim.”
Ben bitirdikten sonra dinlemeye devam etti. Sanki hikâyem hâlâ devam ediyormuş gibiydi. Sigaranın geri kalanı da yandığında, Seri Üretim İmalatçısı güldü.
[Umarım seninle son sayfada olurum.]
“Dikkatli git, ihtiyar.”
[Kendine dikkat et.]
Hafif bir motor sesi duyuldu ve Seri Üretim İmalatçısı’nın arabası portalın içinde süzüldü. Diğer takımyıldızları da portalda kayboldu. Portal kapandı ve boş gökyüzünü uğursuz kıvılcımlar doldurdu. Kıvılcımları izledim ve cebimdeki taç yapraklara dokundum.
Artık kalan süre üç gündü. Yakında, endüstri kompleksinin en önemli hikâyesi başlayacaktı.
+
Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.