Bölüm 170
Damian bu Canavarlar’a bakarken, göz kapakları ağırlaşmaya başladı.
Devasa Aslan Formu’yla bir adım öne çıktı; Dokuz Kuyruğ’u arkasından dalgalanırken, çeviriye gerek kalmayan Mana titreşimleriyle Pteranodon’a seslendi.
“Kızıl Taş İmparatorluğ’u, bütün bir Asil Canavar Soy’unu köleleştirdi mi?”
Bu soru, havayı sıkıştıran bir ağırlık taşıyordu.
Pteranodon’un cevabı gecikmedi.
“Atalar’ımızın uzun zaman önce yasakladığı Tabu Şamanik Büyüler’i kullanıyorlar. Et ve Kemiğ’e doğrudan oyulmuş bağlayıcı Rünler, bizleri savaşları için birer araç hâline gelene kadar bilincimizi bastırıyor. Tek başlarına asla başaramayacakları şeyi başarmak için İblisler’le el ele verdiler.“
Devasa başı hafifçe eğildi.
“Diğerlerine haber vermeliyiz. Gelecek olana hazırlanmalıyız.“
Damian, o devam etmeden önce sözünü kesti.
“Şimdilik burada kal.“
Canavar sesi Bahçe’de yankılandı.
“Asil Simba Soyu’ndan bir heyet birkaç saat içinde buraya varacak. Her şeyi onlara da anlatabilirsin.“
...!
Pteranodon, yüzyıllar boyunca birikmiş bilgeliği barındıran gözleriyle ona baktı.
Sonra başını salladı; Bu hareket, böylesine yabancı bir bedende tuhaf görünse de Türler’in Ötesi’ne geçen bir anlam taşıyordu.
“Bekleyeceğiz.“
Bu sözlerle Damian, İlkel Alevler’in Beşiği’nin derinliklerine doğru uçtu.
Canavar formu gökyüzüne sıçrarken, insan bedeni onu yanında taşıyan Mana akımlarına bindi. Serala, Beyaz-Altın kanatlarını genişçe açarak, onu takip etti.
“Sebat et.“
Bu söz, ikisinin boğazından aynı anda çıktı.
HUUUM!
Etrafında parlak Mavi Alevler patladı; Bu Alevler’in yoğunluğu, sabah gökyüzünü Kutsal Ayeş’e ait renklerle boyadı. Alevler, İnsan bedeninden Canavar formuna yayıldı ve Serala’yı da kucaklamak için uzandı. İlkel Dil’in Harf’i, Varoluş’unu Alevler içinde sardı ve Ötesi’ne uzandı.
Etraflarında, Cennet Bâhçesi’nin her yerine yağmur yağmaya başladı.
Yukarıdaki Bulutlar, aynı Mavi Alevler’le parladı; Buhar ve Ateş, Damian’ın neye dönüştüğünü anlamayanlar için imkansız görünecek bir gösteriyle birbirine karışıyordu. Yirmi Mil Genişliğ’indeki Gökyüzü kutsal ışıkla yanarken, YürmiMiil Genişliğ’indeki Yeryüzü, doğal olan her şeyden daha saf Mana ile aşılanmış suyun kutsamasını aldı.
Alevler ve Damlalar, saatler süren savaş, işkence ve aydınlanma boyunca biriken yorgunluğu silip, süpürdü.
Çözümsüz bir şekilde dönen düşünceleri silip, süpürdüler; Suçluluk, öfke ve çaresiz planlar, iradesine yanıt veren Güc’ün arındırıcı dokunuşu altında eriyip, gitti. Tam olarak Yenilenmiş sayılmazdı ama Zihni Berraklaşmış’tı!
Uçarken, ileriye baktı; Serala da onun yanında uçuyordu.
Arkalarında, bu uçsuz bucaksız kutsal bahçenin kenarlarında, dinozor grupları birbirlerine bakarken, yıllardır zincirlerden başka bir şey bilmeyen pullarına Mana dolu yağmurun düştüğünü hissediyorlardı. Pterozorlar, Velociraptorlar ve bir hainin tahtını taşıyan devasa Pteranodon, hepsi eski efendilerini Yutan Csnnet’te duruyorlardı.
Bir ordu toprağın altında yok oluyordu.
Cesetleri toprağa karışarak, daha yeşil çimenlerin, daha uzun ağaçların ve daha canlı çiçeklerin büyümesine katkıda bulunacaktı. Fetih peşinde burayı çiğneyen Savaşçılar, bunun yerine bu yerin güzelliğinin bir parçası olacak, özleri ele geçirmeye çalıştıkları Cennet’i besleyecekti.
Hiç gelmemişlerdi!
Biri sorduğunda Bahçe böyle derdi.
Sadece hafif rüzgarda sallanan çimenler, Mavi-Kızıl Bulutlar’dan yağan yağmur ve savaşı hiç tanımamış kadar huzurlu bir yerin sessizliği vardı.
---
Mor Taş Kabilesi’nin surları, onları karşılayan kollar gibi önlerinde yükseliyordu.
Damian, Serala’nın yanında genişleyen yerleşim yerine doğru alçaldı; Devasa canavar formu yukarıdan onu takip ederken, insan bedeni artık İkinci Doğa’sı Hâl’ine gelmiş Mana akımları üzerinde süzülüyordu.
Adam Amca, Büyükanne Essun’un yanında kabilenin ana kapısının yakınında duruyordu.
Yaklaşan figürleri tanıdıklarında, yüzlerindeki gerginlik yerini rahatlamaya bıraktı. Yaşlı Savaşçı’nın omuzları gözle görülür şekilde gevşerken, Büyükanne Essun’un keskin bakışları yumuşadı.
Güvendeydiler!
Her şey yoluna girecekti...!
Damian bir şey hissedince, kaşlarını çattı.
Kalbindeki Yazıt yanıyordu.
Her iki kalbi de. İnsan Beden’indeki ve Canavar Formu’ndaki. Varoluş’unun en derinlerine kazınmış olan O İlkel Dil’deki Harf, şiddetle parlıyordu. Acı, Bilinc’ini delip, geçmişti!
Ve sonra Bedenler’inin kontrolünü kaybettiğinde, bilinci tamamen başka bir yere çekilmişti!
...!
Aşağıdan izleyenler için Damian sadece düşüyordu.
İnsan bedeni Havada’yken, gevşedi, gözleri geriye devrildi ve bilinci bilinmeyen yerlere kaçtı. Aynı anda canavar formu da yere çakıldı, ancak Mana içgüdüsel olarak onun altında toplandı ve o devasa aslan şekli, boyutuna yakışmayacak bir yumuşaklıkla yere inene kadar darbeyi yumuşattı.
Serala, insan bedeni de onu takip etmeden önce onu yakaladı.
Ani ağırlığa uyum sağlarken, Beyaz-Altın Kanatlar’ı açıldı, endişeyle yüzünü kaplayan bir ifadeyle aşağıya süzülürken, kollarını onun etrafına doladı. Sesi ona seslendi.
“Hey! Tokoloshe!“
Onu zar zor duyabiliyordu.
Sesi, Fiziksel Mesafe’yle hiçbir ilgisi olmayan engeller tarafından boğuklaştırılmış, imkansız derecede uzak bir yerden geliyordu. Kollarının onu sardığının, Adam Amca’nın yıpranmış yüzünde endişeyle ileri koştuğunun farkındaydı!
Ama tüm bunlar başka bir Dünya’dan gelen Yankılar gibi geliyordu.
Çünkü o artık başka bir yerdeydi.
---
Sonsuz Mavi Alevler onu çevreliyordu.
Sınır ya da Ufuk oOlmaksızın her yöne Uzanıyorlar’dı; yakmadan yanan, Kaynağ’ı olmadan aydınlatan kutsal ateş. Mekan hem uçsuz bucaksız hem de samimiydi; Var olmak için Sonsuz bir Alan sunarken, Bilinc’ine baskı uyguluyordu.
Neredeyse tanıdık gelmişti.
Burası, İlkel Dil’in Hârf’ini ilk kez duyduğu yer gibi geliyordu. Sebat’un ona basit bir hayatta kalmanın ötesinde bir amaç verdiği o diriliş Ân’ı. Alevler aynı Niteliğ’e, aynı Kâdim Varoluş’a, Taş Toprakları’ndan çok daha eski bir şeye ait aynı hissi taşıyordu.
Onun tekrar buraya dönmesi...
O Harf’i çok mu fazla söylemişti? Geri dönüşün kaçınılmaz hâle geldiği bir noktaya mı gelmişti?
Tüm bunları düşünürken, bir şey duymaya başladı.
Etrafındaki Alevler’den zayıf bir ses yükseldi.
Neredeyse kendi sesi gibi geliyordu ama farklıydı. Bir şekilde daha derindi.
Ve “Sebat“ demiyordu.
...!
Damian, Sonsuz Maviliğ’in karşısında parıldayan gözleriyle odaklandı.
Işıl ışıl, Sınırsız Alevler onu her yönden sarmaladı; Sıaklık bedeninden çok ruhuna işliyordu. Varoluş’u, hiçbir Ölüm’lü Beden’in kaldıramayacağı kadar muazzam bir hisle titriyordu; Sanki bir şey Nehirler için tasarlanmış bir kanaldan okyanusu dökmeye çalışıyormuş gibi, düşüncelerinin arkasında bir baskı oluşuyordu.
Bu çok fazlaydı.
Bu çok eziciydi!
Ama o dayandı. Evet, dayandı!
Sesin netleşmesini, hecelerin gürültüden anlam kazanmasını, Taş Diyarlar’ı şekillenmeden önce var olan bir Hârf’in, onu algılayabilecek birine kendini tanıtmasını dinledi.
Duydu.
Ve tekrarladı!
“Exelissomai.“
BOOM!
Kelime dudaklarından çıktığı Ân’da, etrafındaki Mavi Alevler dönüştü.
Yeşil ışık yoktan var oldu, Sonsuz Genişlik’te Yeşil Ateş, Mavi’yi yanında soluk kalacak kadar yoğun bir şekilde parladı. Yeni Alevler eskilerin yerini almadı. Onların arasından geçip, onlarla birleşti, hayat dolu Mavi ve Yeşil Desenler yarattı!
Yeşil Alevler her şeyi kapladı.
Ve Damian, kalbindeki İlk Hârf’in yanında yeni bir şeyin şekillendiğini hissetti!
Not: Ne oluyor?
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.