Bölüm 313
Çeviri: Sansanson
59.Kısım – Kim Dokja’nın Şirketi (4)
...Baba? Eğer yanılmıyorsam, devasa gölgenin sözü kesinlikle bu tarafa yöneltilmişti. Ekip üyeleri inanmayan gözlerle bana bakıyorlardı. Ben de şaşkınlık içinde gölgeye baktım.
[Baat?]
Yıldızlararası şehrin girişinden gelen zayıf ışık gölgeyi ortaya çıkardı.
[Hayır, öyle değil! Tekrar dene. ‘Baba’.]
[Baaaat?]
[Hayır, Baba. Sen gerçekten...]
Dev gölge tek bir yaratık değildi. Daha doğrusu, devasa gölgenin üzerinde futbol topu büyüklüğünde bir yaratık vardı.
“Ne yapıyorsun?” Sözlerim Bihyung’un bu tarafa bakmasına neden oldu.
[...Ah. Çoktan geldiniz mi?]
Dev gölge, vücudunu bir dev gibi şişirmiş olan Bihyung’du. Bir dokkaebi ne kadar güçlüyse, bedeni de o kadar büyürdü. Bihyung’un bu kadar büyük olması, büroda önemli bir seviyeye ulaştığını gösteriyordu. Bekle... Bihyung’un burada olma sebebi ve şu futbol topu...
“Biyoo!”
Pamuk şeker Biyoo havada uçarak geldi.
[Baaat!]
Biyoo kucağıma atıldı ve yanaklarıma sürtündü. Küçük gözlerinde bir şeyler birikiyordu. Beyzbol topu büyüklüğündeki çocuğun bir futbol topuna dönüştüğüne inanamıyordum. Biyoo geçmişten bu yana büyümüştü.
“Çok mu bekledin?”
Pamuk şekerin içinden küçük bir el çıktı ve yanağıma bir tokat attı. Onu boyutsal kapının önünde yapayalnız bırakmıştım ve bu kadar cezayı hak ediyordum. Gıdıklayıcı dokunuşa sessizce katlandım. Biyoo göğsüme daha sıkı sokulurken gözyaşları döküldü. Çocuklar yanıma koştu ve yumuşacık Biyoo’ya dokundular.
[Hımm hımm.]
Başımı çevirdiğimde Bihyung’un beni beklediğini gördüm. Dokkaebi iletişimini açtım ve Bihyung ile konuştum.
– Burada ne yapıyordun?
– Bekliyordum. Sizi 47. Senaryo bölgesine götürecek bir dokkaebiye ihtiyaç vardı.
– Vücut ölçülerin de ne böyle?
Bihyung beni görmezden geldi ve ekip üyelerine seslendi.
[Kim Dokja’nın Şirketi’nin tüm üyeleri. Kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Bihyung, Kore Yarımadası şubesinin şube müdürüyüm.]
Bihyung, kalın kaslarını sergiler gibi göğsüne vurdu. Bu işi tam bir tiyatroya çevirmişti.
[Sanki Kore Yarımadası senaryosu daha dün başlamış gibi... Şimdi ise 47. senaryo alanına ulaştınız bile.]
Bihyung’un yüzü duygularla doluydu.
[Bilebileceğiniz gibi, 47. senaryodan sonraki senaryoların sırayla yapılması zorunlu değildir. Yıldızlararası şehre girdikten sonra, 48’den 65’e kadar olan senaryoları seçerek gerçekleştirebilirsiniz.]
Shin Yoosung elini kaldırdı. “Senaryoyu seçebilir miyiz?”
[Bu, sözde özerk seçim sistemidir. Hahaha!]
Kimse gülmedi. Bihyung omuz silkti. [Hımm hımm, her neyse. 65 numaraya kadar olan senaryolardan hangisinin önce yapılacağı size kalmış. 65. senaryoyu tek seferde yapabilir veya ‘statü’nüzü oluşturmak için diğer senaryolardan geçebilirsiniz. Her durumda, 65 numaradan sonraki senaryo alanına girmek için belirli bir statü seviyesine ihtiyacınız var.]
Lee Hyunsung sordu, “Peki ya 66. senaryodan sonra ne olacak?”
[O zaman yeni bir açıklama yapılacak. Şu an oraya gidemezsiniz, o yüzden endişelenmeyin.]
Sesi soğuktu fakat Bihyung’un ekip üyelerine karşı ifadesi sert değildi.
[Eh, buraya gelmek dört yıl sürdü... Gelecekte ne kadar zaman alacağını bilmiyorum. Ah, hepiniz aynı dört yıldan geçmediniz tabii.]
Bihyung bunu söylerken bana sırıttı.
[Yıldızlararası şehre gidelim. Aktarımın tamamlanması yaklaşık 10 dakika sürecek. Lütfen kendinizi hazırlayın. Sizi muhteşem bir dünya bekliyor.]
Bihyung’un sözleri biter bitmez Biyoo bağırdı. [Baaat!]
Muhteşem bir ışık huzmesi ekip üyelerimizi sardı. Yıldızlararası şehre doğru uçmaya başladık. Güvenlik nedeniyle hareket hızı beklenenden yavaştı. Biyoo’nun kucağımdan ne zaman çıkacağını bilmiyordum. Jung Heewon bu manzarayı izledi ve ağzını açtı.
“Dokja-ssi. Sormam gereken bir şey var.”
Jung Heewon’un bana karşı ifadesi tuhaftı. Diğer ekip üyeleri de ne diyeceğini biliyormuş gibi göz ucuyla bana baktılar.
“Geçen üç yıl boyunca neredeydin?”
***
Yıldızlararası şehre yolculuğumuz sırasında ekip üyelerine 1863. turda neler olduğunu anlattım. Elbette her şeyi anlatmadım; sadece açıklayabileceğim kısımları seçtim. Beklendiği gibi, ekip üyeleri fark ettikleri detaylar karşısında irkildiler.
“Gerçekten mi? 95. senaryoya kadar hayatta mı kaldım?”
“...İnanamıyorum. O metrocu çocuk hayatta kalmış ha.”
Heyecanlanan Lee Jihye ve Lee Hyunsung birbirlerine baktılar. Yoo Joonghyuk hikâyeyi sessizce dinlerken, Lee Gilyoung ve Jung Heewon biraz somurtkan görünüyorlardı. O turda var olmayan insanların böyle hissetmesi doğaldı. En büyük tepkiyi veren Han Sooyoung oldu.
“Ben o dünyada mıydım?”
“Evet, oradaydın. Liderdin.”
“Hayır, neden...”
Han Sooyoung bir şeyler hatırlamış gibi oldu ve hemen Gün Ortası Buluşması ile bir mesaj gönderdi.
“Daha önce bahsettiğim Avatar’dan mı bahsediyorsun...”
Başımı salladım, Han Sooyoung hayret dolu bir ifade takındı. Onun için absürt bir durumdu. Kendisinden ayrılan o avatar farklı bir dünya çizgisi bulmuştu.
Jung Heewon bana yaklaşıp sordu, “Bu arada Dokja-ssi, ceketin biraz değişmiş... 95. senaryodan mı aldın?”
“Doğru.”
1863. senaryodan yanımda getirdiğim tek şey bu ceketti. Beni dikkatle inceleyen Han Sooyoung, ellerini ceketin cebine soktu. Düşününce, 1863. turun Han Sooyoung’u da tam olarak böyleydi.
“Oha... Yanında ne getirdin böyle? Bu olasılığı ihlal etmiyor mu?”
Han Sooyoung eşyaları kontrol ederken ağzı açık kaldı. “...Hey. Bunlardan birkaçını bana verebilir misin?”
“Zaten bakıyorsun ya.”
1863. tur Han Sooyoung’unun cekete doldurduğu pek çok farklı eşya vardı. Çoğuna bu turda henüz ihtiyaç yoktu ama bazıları oldukça kullanışlıydı. Bu arada, beklenmedik bir eşya çıktı.
“Bu akıllı telefon da ne?”
Benim telefonum değildi. Telefonu açtığımda ana ekranda tuhaf bir fotoğraf belirdi.
– Namwoon ♡ Jihye.
Gülümseyen bir Kim Namwoon ve kaşlarını çatmış bir Lee Jihye’nin fotoğrafıydı. Telefonun sahibinin kim olduğunu o an anladım. Hatırladığım kadarıyla Kim Namwoon bir keresinde bu ceketi çalmış ve giymişti.
Lee Jihye, ekrandaki kendisiyle aynı ifadeyi takınarak sordu. “Ahjussi, bu fotoğraf da ne?”
“Uh, bu... O dünyadaki çocuğun kullandığı telefon. Yanlışlıkla getirmiş olmalıyım.”
“O dünyada çıkıyor muyduk?”
“Hayır, o senden tek taraflı hoşlanıyordu.”
“Fiuv, anladım.” Lee Jihye telefonu elimden aldı ve galeriyi açtı. “Vay, bu fotoğraf bayağı iyiymiş?”
...Fotoğraf mı? Bu sefer ben de şaşırdım ve ekip üyeleriyle birlikte telefona baktım.
“Bakın, Seolhwa unnie ve ben... ha? Han Donghoon da mı var? O Ulsan İttifakı’nda değil miydi?”
“Burada da Hyunsung-ssi var. Ama boynundan yukarısı kesilmiş.”
1863. turdaki insanların parlak bir şekilde gülümsediği bir grup fotoğrafıydı. Lee Seolhwa, Kim Namwoon, Lee Jihye, Han Donghoon, Lee Hyunsung... Ve merkezdeki ifadesiz adam.
Lee Jihye konuştu, “Bu, o dünyadaki Usta mı? Yüzü yaralı mı? Buradakinden daha havalı değil mi?”
Fotoğraftaki herkes, 1863. tur Yoo Joonghyuk hariç gülümsüyordu. Yoo Joonghyuk çoktan başını uzatmış bakıyordu.
[Dördüncü Duvar hafifçe parlıyor.]
Buradaki hiç kimse, o dünyadaki Yoo Joonghyuk’un nasıl bir hayat yaşadığını bilmiyordu.
[Takımyıldızı Gizemli Entrikacı sana bakıyor.]
...Hayır, bir kişi biliyordu. Başımı kaldırıp Yıldız Akışı yıldızları arasından Gizemli Entrikacı’nın izlediği yere baktım.
Gizemli Entrikacı’nın neden böyle bir Dış Dünya Sözleşmesi yaptığını hâlâ bilmiyordum. Seçimime neden öyle tepki verdiğini de. Birkaç tahminim vardı ama hepsi sadece hipotezden ibaretti.
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri sana bakıyor.]
[Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası sana bakıyor.]
Yıldızlararası şehir ‘Takımyıldızlarının Bağlamı’, diğer takımyıldızlarının dünyalarına açılan bir geçiş istasyonuydu. Takımyıldızlarıyla olan fiziksel mesafemin giderek azaldığını hissediyordum.
[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı seni karşılıyor.]
Cezası sonunda kalkmış gibiydi; Uriel de dolaylı bir mesaj gönderdi. Parlak bir ışığın ortasında, bedenlerimiz şehre giriş yaptı.
[Yıldızlararası şehir Takımyıldızlarının Bağlamı’na girdin.]
[Yeni bir ana senaryo seni bekliyor.]
İndiğimiz yer devasa bir şehir meydanıydı. Bazı enkarnasyonlar bu tarafa baksa da hiçbiri bizimle pek ilgilenmedi. Bu şehrin ölçeği şimdiye kadar bulunduğumuz yerlerden çok farklıydı. Bu doğaldı.
Yanımdakilere dönüp konuştum, “Herkes buraya neden geldiğimizi biliyor mu?”
Şu andan itibaren uğraştığımız düşmanlar binlerce yıllıktı. Jung Heewon başını salladı ve sordu, “Olimpos ile aşık atmaya geldik, değil mi?”
“Ayrı bir planın var mı? Belki topyekûn bir savaş...”
Hyunsung’un sorusunu yanıtladım. “Topyekûn bir savaş düşünmüyorum.”
Olimpos, tüm Yıldız Akışı’ndaki en büyük nebulalardan biriydi. Kim Dokja’nın Şirketi’nin Olimpos’a karşı kafa kafaya bir çarpışmada kazanma ihtimali neredeyse sıfırdı.
“Olimpos’u ziyaret etmek istiyorum. Yoo Sangah’ı bu hâle getirdikleri için sorumluluk almaları gerekiyor. Onu kurtarmanın mutlaka bir yolu olmalı.”
Şu anda Yoo Sangah, bilinç akışının içinde sıkışıp kalmıştı. Üç ay sonra tüm hikâyeler bedeninden silinecek ve boş ruhu boşlukta yok olup gidecekti. Bundan önce onu kurtarmanın bir yolunu bulmalıydık. Belki de Olimpos bu yöntemlerden birine sahipti.
O sırada Yoo Joonghyuk ağzını açtı. “Herkesin gitmesine gerek yok. Lee Seolhwa ve ben burada kalacağız.”
“Nereye gidiyorsun?”
“Sana rapor verme zorunluluğum yok.”
Aslında gitmek istediği yer belliydi. Takımyıldızlarının Bağlamı, tüm nebulaların birleştiği yıldızlararası bir şehirdi. Diğer bir deyişle, buraya gelen tek enkarnasyonlar biz değildik.
Onu uyardım, “Dikkatli ol. Gayet bildiğin gibi, o kadın kolay biri değil.”
“Ben halledeceğim.”
Yoo Joonghyuk arkasını döndü ve bir yöne doğru yürümeye başladı. Lee Seolhwa bana yumuşakça gülümsedi ve Joonghyuk’un peşinden gitti. Bu turdaki Lee Seolhwa, diğer tüm turlardan daha ‘iyi’ kalpliydi. Kimsenin Yoo Joonghyuk üzerinde tam kontrole sahip olması beklenemezdi ama Seolhwa gereksiz çatışmaları bir nebze olsun azaltabilirdi.
Yoo Joonghyuk ara sokakta gözden kaybolurken, ekip üyeleriyle birlikte meydanın merkezindeki portala doğru hareket ettim. Takımyıldızlarının Bağlamı, neredeyse tüm dünyalara bağlanan bir ‘portal’ içeriyordu.
Bu portal, geçmiş senaryo alanlarının yanı sıra diğer nebulaların ikametgâhlarını da ziyaret etmeme izin veriyordu. Portalı kullanarak Olimpos’a resmî bir ziyaret yapmayı planlıyordum. Portal için hedefi girdim.
“Olimpos Dağı.”
<Olimpos>, her türlü efsane ve maceraya sahip devasa bir nebula. Olimpos’un 12 ana tanrısının ikamet ettiği yer Olimpos Dağı’ydı. Sonunda onların evini kontrol etme vakti gelmişti.
Portal ayaklarımın altında dönmeye başladı ve aklıma silik mitolojik sahneler geldi. Bir sonraki an beklenmedik bir mesaj geri döndü.
[Olimpos şu anda tüm ziyaretçileri reddediyor.]
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.