Bölüm 356
Çeviri: Sansanson
67.Kısım – Senaryonun Unutulmuş İnsanları (1)
Yoo Joonghyuk kaybolalı bir hafta olmuştu. Bu süreçte Kim Dokja’nın Şirketi’nin atmosferi biraz değişti.
İnsanlar gözle görülür şekilde ketumlaşmıştı. Bunu dışa vurmak veya üzerinde konuşmak yerine sessizce antrenman yapıyorlardı. Jung Heewon da onlardan biriydi. Yeteneklerini ve bedenlerini eğitiyorlardı... en azından belli bir kişiyi gözlemlerken öyle yapıyormuş gibi görünüyorlardı. “Ah, artık dayanamıyorum! Bu atmosfer daha ne kadar sürecek?”
Yere karşı Muazzam Dağ İtişi’ni uygulayan Lee Hyunsung, Jung Heewon’un haykırışıyla irkilirken, Gelişmiş Türler Arası İletişim’i kullanan Shin Yoosung’un omuzları titredi. En çok şaşıran ise kendo çalışan Lee Jihye oldu.
Jung Heewon onu sıkıştırdı. “Jihye, sen! Dokja-ssi ile artık hiç konuşmayacak mısın?”
“...Bilmiyorum.”
“Hâlâ kızgın mısın? Ne olursa olsun bir konuşma yapmalısın.”
Lee Jihye bağırdı, “Kızgın değilim! Düşününce o kadar da büyük bir mesele değil... kâhinlere benziyor işte. Ahjussinin iyi biri olduğunu biliyorum. Sadece ‘karakter’ kelimesinden hoşlanmıyorum!”
Kim Dokja o bombayı patlatalı bir hafta olmuştu. Ekip üyeleri Kim Dokja’nın sözlerini kendi yöntemleriyle tarttılar.
Özetle, hisler şöyleydi:
Birinci gün, tüm ekip üyeleri şok yaşadı.
İkinci gün, bunun zaten olan şeylere benzediğini düşündüler (Jung Heewon, “Düşününce, bu takımyıldızlarıyla aynı şey,” dedi.)
Üçüncü gün, bazıları roman fikrine hayran kaldı (Lee Seolhwa, “Benim ne kadar önemim vardı acaba?” dedi.)
Dördüncü gün, eğer romanı okuduysa Kim Dokja’nın bu dünyanın tanrısı gibi olduğunu düşündüler (Lee Gilyoung, “Hyung’un bir tanrı olduğunu biliyordum,” dedi.)
Beşinci gün, teselli edilmesi gerekenin ekip üyeleri değil, Kim Dokja olduğunu iddia edenler çıktı (Shin Yoosung, “Belki de şu an en zor zamanı o geçiriyordur,” dedi.)
Lee Hyunsung hikâyeyi duydu ve dedi ki, “Kuşkusuz, Dokja-ssi’nin şu an ne hissettiğini bilmiyoruz. Birkaç gün önce Joonghyuk-ssi de kayboldu...”
Ekip üyeleri Lee Hyunsung’a katılarak başlarını salladılar. Sonunda bakışlar bir kez daha Lee Jihye üzerinde toplandı.
“Jihye.”
Lee Jihye kıpkırmızı bir yüzle bağırdı. “Ah, ama yani! Ahjussi ortalıkta ölü gibi gezerken ben nasıl bir şey söyleyebilirim?”
“Yine de...”
“O zaman neden Dokja ahjussi hiçbir şey söylemedi? Bizi bunca zaman kandırdı...”
“Jihye.” Jung Heewon seslendi ve Lee Jihye başını eğdi. Jung Heewon konuşmaya devam etti. “Sırf anlamıyoruz diye Dokja-ssi’nin seçimini görmezden gelemeyiz. Sebebini bilmiyorum ama Dokja-ssi için gerekli olmalıydı. Dokja-ssi bunu kendi yöntemiyle düşünmüştür.”
“Unnie, sence biz sadece karakter miyiz?”
“Ben de bilmiyorum. Ama bir senaryoda yaşayan karakterler olsak ne yazar? Böyle bir romanın var olması Dokja-ssi’nin suçu değil.”
Mantıklıydı. Bu dünyayı Kim Dokja yaratmamıştı. O sadece kazara romanı okuyan bir okuyucuydu. Bir romandaki karakterler... durum buydu. Bu lanet olası senaryo başladığı andan itibaren takımyıldızlarının kuklalarıydılar zaten. Şimdi böyle bir hikâye duymak pek gerçekçi hissettirmiyordu.
Lee Jihye uzun süre dudaklarını ısırdıktan sonra ağzını açtı. “Anladım. Gidip onunla konuşacağım. Ama Yoosung ve Hyunsung ahjussi de benimle gelsin.”
Shin Yoosung ve Lee Hyunsung, Lee Jihye’nin sözlerini duyunca birbiriyle bakıştılar.
“Şey, ımm. Ben onu dün akşam yemeğinden sonra ziyaret ettim...”
“Ben de üç gün önce konuştum.”
Lee Jihye’nin yüzü, ekip üyelerine bakarken solgunlaştı. “Ne? Bir tek ben mi gitmedim?”
***
Bana birer birer gelen grup ekip hakkında karmaşık duygular besliyordum.
Lee Seolhwa gecenin bir yarısı ortaya çıkıyor ve tamamen sağlam olan koluma bir hikâye paketi takıyordu. Sabah gözlerimi açtığımda ise önümde devasa bir canavar ve böcek kralı oluyordu.
Yanlış bir şey yapan bendim, bu yüzden ekip benimle bu şekilde ilgilenirken nasıl tepki vereceğimi bilemiyordum.
– Eğer karaktersek, Dokja-ssi, bu karakterlerin önünde kendini defalarca feda ettin. Bunu hatırlıyorum ve eminim diğerleri de hatırlıyordur.
Bunlar Jung Heewon’un sözleriydi.
– Ahjussi, küçüğüm ve bunu neden söylediğinden emin değilim. Yine de şu an senin için çok zor olduğunu biliyorum.
Shin Yoosung ve Lee Gilyoung bana böyle demişti.
– Dokja-ssi, kılavuzum bu durumla nasıl başa çıkacağımı bana söylemiyor. Bu yüzden kendini çok fazla hırpalama ve her zamanki gibi geri dön.
Lee Hyunsung her zamanki Lee Hyunsung’du.
– İnsanları teselli etmekte iyi değilim. Gerçekten o romandan bir karaktersem, bunu zaten biliyor olman gerekmez mi?
Ayrıca Lee Jihye...
Teselli, bahar yağmurunun damlaları gibi birikiyordu. Bunun teselli olduğunu fark edemeyecek kadar sessizdi.
Duvarların altında kar birikiyordu. Bu, kış mevsiminin habercisiydi. Kar temizleme sürecindeki vatandaşlara aşağıdan baktım. Dünyanın altüst olduğu ve canavarların cirit attığı bir dünyada bile karı temizlemek zorundaydık. Zamanında temizlenmeyen kar sert buz hâline gelir ve ayak bağı olurdu.
“Hazırlıklar iyi mi?”
Arkamı döndüm ve havada süzülen Kyrgios’u gördüm. Kyrgios eski gücünü geri kazanmıştı ve grubun dövüş sanatları eğitiminden sorumluydu.
“Sıkı çalışıyorum.”
80. senaryo <Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı> yakında başlayacaktı. Şu anda, Takımyıldızlarının Bağlamı aracılığıyla ilerleyebileceğimiz maksimum senaryo 65. senaryoydu.
Başka bir deyişle, 65. senaryoyu aşmak ve ikinci Takımyıldızlarının Bağlamı’na ulaşmak için yeterli hikâye biriktirmeliydik. Ondan sonra Kim Dokja’nın Şirketi de 80. senaryo için hak kazanacaktı.
“Hikâyeler istikrarlı bir şekilde birikiyor ve senaryoyu sorunsuz bir şekilde temizliyoruz. Her hâlükârda, 60’lardaki senaryolar Gigantomachia dışında benzer bir zorluğa sahip.”
Şeytan Diyarının Baharı’ndan Miti Yutan Meşale’ye kadar, öncekinden farklı bir olasılık elde ettik ve senaryoları dikey olarak temizledik. 60’lı senaryolara geldiğimizde artık bizimle başa çıkabilecek hiçbir Nebula kalmamıştı.
Ek olarak, Seri Üretim İmalatçısı ile söz verilen reklam başladı ve Kim Dokja’nın Şirketi’nin hisse fiyatları fırladı. Aynı zamanda havada asılı duran panelde Seri Üretim İmalatçısı’nın reklamı belirdi.
– Senaryo, sayısız yola sahiptir.
Konuşan sesimle birlikte ekrandaki birkaç araba portala doğru yarışıyordu.
Portalı seçmeyen tek bir araba vardı. O da Han Sooyoung’un sürdüğü X-derece Ferrarigini’ydi.
– Herkesin kendi yolu vardır.
X-derece Ferrarigini dağılmış arabaları geçti ve karanlığın içinde koştu. Ekran, benim sözlerime dudak uyduran Han Sooyoung’un yüzüne odaklandı.
– Ancak gerçek güç, yolu olmayan bir yolda koşmaktır.
Siyah ekranda Seri Üretim İmalatçısı’nın logosu belirdi.
Ağzımda acı bir tat hissettim. Bu yaşlı adamın ilhamı normal değildi. Reklamda bana söylediği kelimeleri kullanmıştı. Bu reklamın takımyıldızları üzerinde işe yarayacağına inanamıyordum...
[Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası bu reklamı beğeniyor.]
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri X-derece Ferrarigini istiyor.]
[Reklamın bazı takımyıldızlarında satın alma arzusunu uyardı.]
...Demek öyle.
Kyrgios benimle birlikte reklamı izlerken dilini şaklattı. Murim’den gelen bu aşkın varlık modern medeniyeti kabul edemiyor gibiydi.
“Anlayamıyorum. Neden o makineye biniyorsunuz? Dövüş sanatlarımla ondan çok daha hızlı koşabilirim.”
“Haklısınız.”
“Göğü Yaran’ın öğrencisi hâlâ dönmedi mi?”
Bu ani soru karşısında sustum. Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin yalnızca bir öğrencisinden bahsediyor olabilirdi.
“Endişelenmiyorum çünkü o kendi yolunu bulacak biri.”
Endişeliydim. O güneş balığının yine ne haltlar karıştırdığını bilmiyordum. Regresörü düşündükçe depresyonum geri döndü. Mevcut Yoo Joonghyuk’a pek çok şeyin dokunamayacağını kendime hatırlatmama rağmen endişemi tamamen örtemiyordum.
Ancak şu an ona inanmak zorundaydım. Onu sadece kâğıt üzerinde tanıdığım günler gibiydi.
“Bir sonraki senaryo alanında bir yerlerde ortaya çıkacaktır. O böyle biridir.”
“Reenkarnasyon Adası kolay olmayacak.”
“Biliyorum.”
Başımı salladım. Kyrgios aşkın bir varlıktı ve Reenkarnasyon Adası’nı zaten ziyaret etmişti. Kyrgios’un bakışları duvarların aşağısına döndü. Ekip üyelerinden biraz daha uzakta tek başına duran Jang Hayoung’u görebiliyordum.
“Bu yolculukta Hayoung’u da yanına al. Bu çocuk Göğü Yaran’da ilerleme kaydetti. Yük olmayacaktır.”
“Zaten onu alacaktım.”
Jang Hayoung bu senaryo için vazgeçilmez bir figürdü. ‘Aşkınların Kralı’ ismini aldığı yer Reenkarnasyon Adası’ydı. Hafifçe el salladım ve buraya bakan Jang Hayoung, hemen başını başka yöne çevirdi.
Yine uzak gökyüzüne baktım. Bileğimdeki saatin yelkovanının titreşimlerini hissedebiliyordum. Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’na 21 gün vardı.
Sessizce akıllı telefonu açtım ve Hayatta Kalma Yolları dosyasını açtım. Bu roman yüzünden ekip üyelerini incitmiştim ama yine bu roman sayesinde onları görebiliyordum.
Bu çelişkili duygular içinde Takımyıldızı ve Şeytan Yolu bölümünü açtım.
Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’nın ilk cümlesi şöyle başlıyordu:
「 Sonunda, yıkım mevsimi yavaş yavaş bu dünyaya geliyordu. 」
***
Nebula <Eden>.
Normalde popüler olmayan dövüş sanatları salonunun girişinde melek kalabalıkları toplanmıştı.
[Ah, o enkarnasyon...]
[...Bu bir insan vücudu mu?]
Melekler, üstü çıplak bir adamın havada kılıç savurmasını dikizliyorlardı. İlk bakışta kılıcı sadece tutuyormuş gibi görünüyordu ama aslında kılıçla havayı kesiyordu. İyi gözleri olan her melek, bıçağın çok ince bir hızla aşağıyı işaret ettiğini anlayabilirdi.
Bu, Yoo Joonghyuk’un zamanı unutmak istediğinde tekrarladığı antrenmanıydı. Anın zamanını uzatmak ve o sırada gelen sonsuzluğu hissetmek içindi.
Çevredeki hava onun hareketleriyle sertçe sarsıldı. Çömelmiş bir ejderha gibi dizginlenmişti. Basit tutulmuş olması, patlamamış bir şeylerin olduğu anlamına geliyordu.
[Harika. Artık masal sınıfı takımyıldızları bile sana kolay kolay saldıramaz.]
Yoo Joonghyuk başını çevirdi ve solgun yüzlü bir başmelek gördü. Eden’deki her şeyi kaydeden kişi. Metatron, Yoo Joonghyuk’un neden geldiğini soran gözlerine bakarak güldü.
[Biraz tavsiye vermeye geldim. Her antrenman yaptığında üstünü çıkaracaksan, başka bir yere geçmelisin.]
“Buradaki Eden olasılık yoğunluğu eğitim için en uygun düzeyde.”
[Küçük meleklerin ahlakı senin yüzünden...]
“Metatron, o vahyi bana neden gösterdin?”
Metatron diğerinin hiç dinlemediğini anlayarak sözlerini değiştirdi.
[Sana bunun bir pazarlık olduğunu söylemiştim. İyi ve Kötü Arasındaki Düet’te ‘iyi’ tarafında olacaktın. Bundan fazlası değildi.]
“Kim Dokja’nın Şirketi’ni parçalamaya mı çalışıyorsunuz?”
[Eden neden böyle bir şey yapsın?]
“Kim Dokja’ya özel bir ilgi gösterdiğinizi biliyorum. Sanırım onun gücünü kontrol altında tutmaya çalışıyorsunuz.”
[Bu yüzden mi burada, üstünü çıkaracak kadar ileri giden bir protesto yapıyorsun?]
“Sözlerin bir anlam ifade etmiyor.”
Metatron, hangi tarafın mantıklı olduğunu söyleyemezmiş gibi başını salladı. Yoo Joonghyuk kılıcını havada savurmaya devam etti. Sanki sanal bir rakibi yavaşça kesiyor gibiydi.
[Eğer yasadışı gösterine devam edeceksen, lütfen Kim Dokja’nın Şirketi’nden resmen ayrıl ve Eden’e katıl. O zaman üstünü çıkarmana izin verilir―]
“Vahyin bir sonraki bölümünü bana ver. Elindeki tüm bilgi bu kadar mıydı?”
[Sana yanlış bilgi veriyor olabileceğimi hiç düşünmedin mi?]
“Yalan söyleyen şeytan krallardan daha iyidir.”
[Bu yüzden mi Asmodeus yerine bize geldin?]
“Şeytan krallar bilgiyi biliyorsa, o zaman siz de kesinlikle biliyorsunuzdur.”
[Hah...]
Metatron, Yoo Joonghyuk’un Eden’i tek başına bastığı günü hâlâ unutmamıştı. Güçler Melekleri ve Erdemler Melekleri tarafından korunan girişi yarıp geçmişti. Şeytan krallar bile böyle bir şeye cüret edemezdi. Aslında Metatron durdurmasaydı, Yoo Joonghyuk o gün Michael’ın ellerinde ölmüş olurdu.
Yoo Joonghyuk, “Bana vahyi ver. Şimdiye kadar oyununu oynamış olmam yetmez mi?” dedi.
Metatron’un ağzı nahoş bir şekilde büküldü. Yoo Joonghyuk’a bakarken Metatron’un gözlerinde soğuk bir ışık parladı.
[Enkarnasyon Yoo Joonghyuk. Sana verdiğim bilgi teknik olarak bir vahiy değil. Özel bir varlıktan alınan bir bilgiydi.]
“Özel bir varlık mı?”
[Gerçekten bilmek istiyor musun?]
Metatron bir an Yoo Joonghyuk’a baktıktan sonra yavaşça başını kaldırdı. Yoo Joonghyuk da başını kaldırdı.
Bir an için Eden’in gökyüzü bozuldu. Antrenman salonunun etrafındaki meleklerden bazıları küçük bir çığlıkla yere çöktü. Yoo Joonghyuk içgüdüsel olarak Kara Göksel Şeytan Kılıcı’nı kavradı.
...Bir şeytan kral mı? Hayır.
Şeytani olmaktan ziyade kaostu.
[Sponsorun bu heterojen varlıktan rahatsızlık duyuyor.]
Yoo Joonghyuk gözlerini kırptı ve çevresi değişti. Yıldız Akışı’nın merkeziydi burası. Maddi olmayan bir karanlık bu alanı doldurmuştu.
Aşkın Yoo Joonghyuk için bile fazla büyük bir varlık vardı.
Yoo Joonghyuk sordu, “Kimsin sen?”
[Takımyıldızı Gizemli Entrikacı, enkarnasyon Yoo Joonghyuk’a bakıyor.]
Karanlık konuştu.
[Uzun zaman oldu, En Eski Rüya’nın kuklası.]
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.