Yeryüzünde yaşam nasıl mı gidiyordu? Şu ana kadar bana geçmişimi hatırlatacak çok bir şey olmamıştı. İnsanları izliyor, içlerini okuyor ve cehennemin kaçıncı katına gideceklerini hesap ediyordum. Düşüncelerden uzak kalmak adına her şeyi yapıyor aynı zamanda ölen iblislerin ölüm nedenini bulmaya çalışıyordum. Henüz bir avcı ile karşılaştığımı düşünmüyordum, kendilerini saklamak konusunda çok başarısız oldukları düşünülürse bu düşüncem doğru olmalıydı.
Alışık olmadığım takım elbise içinde indim insanların sık sık kullandığı arabadan. Yeryüzünde yaşadığım dönemlerde daha eski modellerine bindiğimi hatırlar gibiydim. Kullanan adamın suratından nasıl bir günahkar olduğunu hemen anlamıştım, birçok tecavüz olayına karıştığını yaydığı auradan fark etmiştim. Tecavüzün nasıl büyük bir suç olduğunu bilseydi bunu yapmayacağını biliyordum ama olay tam olarak buydu. Bir şeyden korktuğun için değil içinden geldiği için yapmalıydın yapacağın şeyi. İyilik yapacaksan cennete gitmek için değil de mutlu etmek için yapmalıydın fakat bunu yapan o kadar az insan vardı ki.
Taksiden iner inmez geldiğim büyük binayı süzdüm. Eski bir binaya benziyordu, benim kadar eski bile olabilirdi. Kapıdaki muhafıza, büyük ihtimalle burada onlara öyle denilmiyordu, cebimden çıkardığım FBI kimliğini gösterdim. FBI’ın ne olduğunu da araştırmıştım bu arada, Amerika’nın iç ve gerekirse dış güvenlik federalleriydi. Buraya gizli bir görev için geldim demem beni içeriye almalarına ve çenelerini açmaya yeterdi.
Beni içeriye aldığında tüm bahçenin tek tük insanla dolu olduğunu görmek onların derste olabileceğini düşündürmüştü şahsıma. Emin adımlarla okulun, üniversitenin, içine girerek yetkili birisini aradım. Birkaç isim vardı elimde, onları sorup bulmam gerekiyordu. Tek tek kendim arayamazdım.
Nihayetinde rektör odasını, internet denilen çok yararlı olan mecladan öğrenmiştim bu görevdeki insanın işlevini, bulduğumda kapıya üç kez nazikçe vardum. Aldığım kabaca “gel“ sesiyle içeri girdim, oda tütsü kokuyordu. Cehennemde kitap okurken tütsü yakmayı çok sevdiğimden kokuya alışkındım. Tahminen lavantaydı ve biliyordum ki lavanta seven insanlar daha kolay ikna edilebilir oluyordu.
“FBI’dan Lothaire Vincent. Buraya son zamanlarda gerçekleşmiş birkaç cinayeti soruşturmak amacıyla görevlendirildim, duyduğuma göre üç tanesi bu okulda öğrenciler. Bilgi almak ve yakınlarıyla konuşmak istiyorum.“
İnsan aceleyle kalkıp kapıyı gösterdi, önden odadan çıkarak bir bakış attım arkama. Biraz tedirgin olmuş gibi görünüyordu, demek ki FBI yurt dışında bile bu kadar etkiliydi. Sonuçta burası Güney Kore’ydi ve buna rağmen FBI’ın sözü geçiyordu.
“Bu olanlar hepimizi çok üzüp yıprattı bayım, özellikle öğrenciler çok etkilendi. Vefat eden öğrencileri herkes çok severdi, şey hariç..“
Kaşlarım hafifçe çatılırken devam etmesini bekledim ama etmeyince söze atlamak durumunda kaldım.
“Ne hariç?“
“Jung Daehyung. Arkadaş grubu haricinde hiç sevilen bir çocuk değildi açıkçası benim de sevdiğim söylenemez. Zamparaydı ve başını hep derde sokup kavga çıkartırdı. Çok kez yemek savaşı çıkardığından da ceza alırdı. Er ya da geç başına bir şey geleceği belliydi.“
Lothaire bu gaddarlık, acımasızlık karşısında hayrete düştü. İnsanoğlu yerinde sekiyordu, a noktasından b noktasına gidemiyorlardı.
“Anlıyorum ve öncelikle Jung Daehyung’un ve diğer maktüllerin öğrenci dosyalarını istiyorum. Boş bir sınıf rica edeceğim sizden. Öğrencilerden bazılarıyla görüşme ayarlayabilir misiniz?“
“Elbette ama öğrencilerime çok baskı yapmamanızı istemek zorundayım, finalleri var ve zaten çok baskı altındalar.“
“Elbette, merakınız olmasın.“
Rektör başını sallayıp bana yolu gösterdi. Bir dersliğin önüne geldiğimizde içeri girmiş, iki kişi getirmişti. Şansa bak ki bu iki kişiden birisini tanıyordum. Geçen gece kurtardığım delikanlıydı bu. Beni görünce gözleri parlamış, yanındaki arkadaşını çekiştirip kulağına bir şeyler fısıldamıştı ve ne söylediğini bilmek için şeytan olmaya gerek yoktu.
Arkamı dönüp hemen ilerimizde olan koltuklardan birine oturdum. Rozetimi gösterip adımı söyledim.
“Lothaire Vincent. Arkadaşınız Jung Daehyung hakkında konuşmak için buradayım. Anladığım kadarıyla çok sevilen birisi değildi ama bir düşmanı olup olmadığını bilmem gerekiyor. Öldürecek derecede bir düşmanı var mıydı? Daehyung’un öldüğü gece neredeydiniz?“
Heyecanla bana bakan çocuğun yanında sinmiş çocuk kızarmış yanaklarıyla beni dinliyordu. Arkadaşının aksine çok daha utangaç görünüyordu. İkisinden de aldığım aura bambaşkaydı.
“Adlarınız nedir?“
“Kim Yugyeom.“ Hevesle atılan çocuğun aurası güzeldi, cehennemlik değildi. Herhalde en büyük günahı biriyle yatıp bir şey demeden kaçması olabilirdi.
“Jeon Jungkook, efendim.“ Bu çocuğun aurası ise diğerine göre daha saftı. Güçlü ve elle tutulabilirdi. Aurasını beğendiğim çocuğu süzmüş, başımı sallamıştım.
“Evet, olay günü neredeydiniz?“
İkisi birbirlerine bakmış, Kim Yugyeom konuşmuştu. İkisi de renkli ve neşeli kişiliklerdi ama diğerinin kişiliğinde farklı bir şeyler vardı. Tam olarak anlayamasam da bu konu üstünde duracaktım bu görevde olduğum süre boyunca.
“Üçümüz her zaman gittiğimiz bara gitmek üzere anlaşmıştık. Biz Jungkook ile buluştuk fakat Daehyung gelmedi, sabah uyandığımızda okulda ölüm haberini aldık.“
“Barın ismi nedir?“
“1986, efendim.“ Mırıldanma şeklindeydi çocuğun ağzından çıkanlar.
“Bir düşmanı var mıydı bu gencin?“
“Ohoo, kimler kimler vardı. Kimse Daehyung’u sevmezdi.“
Kaşlarım çatılırken tek bacağımı diğerinin üstüne attım. Herkesle tek tek görüşmem gerekecekti ve bu çok zamanımı alacaktı. Kısa bir yol üretmeye çalışsam da aklıma hiçbir şey gelmiyordu bu durumda.
“Ona zarar verecek kadar büyük müydü bu düşmanlıklar?“
“Kesinlikle hayır. Daehyung en fazla birilerinin kız arkadaşlarıyla yatardı, kötü birisi değildi.“ İnce ve kısık sesiyle cevap veren Jeon Jungkook’a hak verdim bu konuda. Tamam, Jung Daehyung şeytan olabilirdi ama ne yaptıysa gizliden yapmış olabileceğini biliyordum. Bu avcı işi olmalıydı.
“Teşekkürler gençler. Gerekirse size tekrardan ulaşacağım.“
Kravatımı gevşeterek ayaklandım. Benimle birlikte heyecanla Kim Yugyeom da ayaklanmıştı.
“Bay Vincent, geçen gece için teşekkür ederim. Benim kahramanımsınız, lütfen bir kahve ısmarlamama izin verin!“
Neşeyle şakıyan çocuğa üstten bir bakış atmış, arkamı dönmüştüm bir şey dememeyi tercih ederek. Bununla kaybedecek vaktim yoktu, yeryüzünde kalmak yeterince diken üstünde olmama yetiyordu.