1   Önceki Bölüm 

Ellerimin bağlı olduğunu hissetmem bilimcim yavaş yavaş yerine geldiğinin işaretiydi. Boğuk sesler kulağıma girmesine rağmen anlamlı çok az kelime seçebiliyordum.
“.... demiryolu yapımı..... Kont Nett itiraz edecek.... Pazar alanındaki kargaşa....”
“Yine aynı adam..... lavanta kokusu....”
Söylenenler parça parça olsa da bu şeyleri duymak beni belli bir ölçüde kendime getirdi.
Gözlerimi bir anda açınca aydınlık odadaki ışık gözlerimi kamaştırdı.
Yaka düğmeleri açık ketenden bir gömlek giyen maço bir adam bana yaklaştı. Gözlerinde alaycı bir bakış olmasına rağmen hiçbir şey söylemedi.
Sonra tanıdık bir ses duydum. Beni kaçıran adamın sesiydi bu.
“Majesteleri, kabalığımızı lütfen affedin. Sizi böyle pis bir yere getirmek haddimiz değildi. Lakin işler muhterem şahsiyetinizin dahil olmasıyla planlanmış olan zaferden uzaklaşmış ve bir trajediye dönüşme vesilesine gitmek mecburiyetinde kalmıştır.”
Adam tek elini kaldırıp mavi gözlerini kaplayan platin sarısı saçlarını geriye doğru attı. Dertli gözükmesine rağmen aklından geçenleri yüzüne bakarak söyleyemezdiniz.
Durum o kadar karışmıştı ki nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Ayrıca cevap vermem gerekip gerekmediği başka bir muammaydı.
Ben bir roman karakteri değildim. Böyle bir durumda sakinleşip her şey kontrolüm altındaymış gibi konuşamazdım. Replik yoktu, senaryo yoktu, her şey sonuna kadar gerçekti.
Ayrıca önümdeki adamın düşman mı, dost mu olduğuna hala karar verememiştim. Konuşma şekline bakılacak olursa bana saygı duyan bir centilmendi. Ama ellerimi ve ayaklarımı bağlayan bağa bakınca değerlendirmemin eksik olduğunu hissettim.
Materyalist bir insan olmasam da duyduğuma değil gördüğüme inanan biriydim ve bu adamlara karşı masumu oynamak pek işe yaracakmış gibi gözükmüyordu.
Sesimi çıkarmadım ama meraklı bir şekilde bana bakan o derin mavi gözlere dik dik bakmaya başladım. Gözlerimi hafifçe kıstım ve kaşlarımı çattım. Hey oğlum, ben sert adamım!
Tam o anda önümde duran maço adamdan bir nefes kesilme sesi çıktı. Aniden yere yığılması benim geri çekilememe neden oldu. Kafamdaki soru işareti sayısı çoğalmasına rağmen soğukkanlı tavrımı sürdürmeye çalıştım.
Mavi gözlü adama baktığımda bana bakarak sırıtıyordu. Ne kadar şaşkın göründüğümü hayal edebiliyordum. Ama beklenmedik şekilde düşündüklerim anında reddedildi.
“Majestelerinden beklendiği gibi, bu durumda bile hala soğukkanlı ve asil durabiliyorsunuz. Neden size bahşedilmiş rolü oynamadınız ki?”
Bu sefer derin mavi gözlerde kızgınlık, o kadar belirgindi ki içimden titremeye başlamıştım ama yine gerçek duygularıma ihanet edermiş gibi dış görünüşümün tam tersi olduğunu anladım.
Derin mavi gözlü adam o kadar kızgındı ki yanakları hafifçe kızarmıştı ve elleri hafifçe titriyordu. Uzun boylu olmasına rağmen sinirli bir çocuğa benziyordu. Sırasının olmadığının farkındayım ama içimden gülmeye başladım. Pftt! Çok sevimli! Onun bu hali bana o kadar sevimli gelmişti ki durumumu birkaç saniyeliğine unutmama neden olmuştu.
Adamın titreyen sesi o kadar acınasıydı ki, bu berbat durumda olan kişinin ben değil de o olduğunu düşünmeme sebep oldu.
“Neden Majesteleri? NEDEN sadece Kraliçeyle buluşmaya gitmediniz ki? Sizin yüzünden kaç hayat ziyan oldu haberiniz yoktur tabii ki! Bu sefer farklı olan şey neydi? Theo, lavanta kokusuyla sarılmıştı ve bu katilin Kont Nett olduğunu kabul ettirmemiz için elimize geçen en büyük fırsattı! Ama şu anda katil kim biliyor musunuz, Majesteleri? Sizsiniz! Gökler tarafından kutsanan ve o parlak kırmızı gözlere sahip olan sizsiniz! Geleceğin kralı katil oldu! Hem de sadece aptalca bir davranış yüzünden!”
Adam o kadar çaresiz durumdaydı ki kafasını elleriyle sarıp yere çöktü. 
Bir anda o kadar şaşırmıştım ki, her şeye kadir olan bir duygu tufanı içimi doldurdu. Bakışlarımı ellerime indirdim. İplerin çok da sıkı bağlanmadığını o zaman fark ettim.
 Odayı tekrar incelediğimde sanki cenaze evindeymişim gibi bir kederin etrafı sardığını gördüm. Etrafta düzinelerce adam vardı ve hepsi depresif bir ruh hali içindeydiler.
Neden? Nerede hata yapmıştım ki? Benim tam olarak suçum neydi? Ama bunları onların yüzlerine karşı söyleyemezdim. Ne kadar taş kalpli, ne kadar durumu anlayamamış olsam da fark etmezdi. Bu kadar yıkılmış insanlara bir tekme daha ben atamazdım.
O an ilk defa konuştum. Onlara yaptığım şey o kadar ağır olmalıydı söylemem gereken tek şey şuydu: “Özür dilerim.” Sesim fısıltıya yakındı.
Ama bu sözlerin ardından tüm oda sessizliğe büründü. Etrafımdaki adamların şaşkınlıktan göz bebeklerinin küçüldüğünü görebiliyordum.
Ama en çok şaşıran kişi mavi gözlü adamdı. Bana öyle savunmasız bir ifadeyle bakıyordu ki her an yere yığılabileceğini fark ettim.
“Majesteleri, söylediğiniz şeyin farkında mısınız? Bizim gibi aşağılık kullardan nasıl özür dilersiniz? Ne olur üzülmeyin! Bunların hiçbiri sizin suçunuz değildi.”
O sırada etrafta düzensiz dağılan adamlar çevremde diz çökmeye başladı. Ne?! Neler oluyordu?? Durumu yanlış değerlendiren kişi ben miydim? Daha demin adam hepsi benim yüzünden olduğunu söylememiş miydi? Biri bana durumu açıklayabilir mi?
Elini sol göğsünün üstüne kalp hizasına yerleştirerek konuşmaya devam etti.
“Bizim şahsi beceriksizliğimiz için sizden sonsuz kere özür dileriz. Bu zavallı ferdin size kendisini taktim etmesine müsaade edin. Ben Casimir Bourbon, krallığın ölmüş ilk velihat prensi. Sizinle tanışmak bir şereftir, Prens Claude Henri Bourbon.”
Önümdeki gözleri hafif kızarmış adama bakarken durumu değerlendirmeye devam ediyordum. Dediğim gibi ben bir roman karakteri değildim. Bu yüzden önümdeki bu çılgın centilmene nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu yüzden sadece elimdeki bağı yere atarak ayağa kalktım.
Bakışlarımı üzerinden hiç kaçırmadan çenemi kaldırdım. Artık önündeki adam gülümsüyordu. İçimdeki bir ses işlerin asla beklendiği gibi gitmeyeceğini söylüyordu.
İçimdeki sesin doğru söylediğini biliyordum.
***
“Melisa, kızım hala oturmaya devam mı ediyorsun? Okula gitmeyecek misin?”
Melisa diye adlandırılan kısa saçlı ve solgun beyaz tenli genç kız başını iki yana salladı.
Annesi kızını inceleyen bakışlarla tartınca durumun sorgulanmaya uygun olmadığına karar verdi. Iç çekerek söylenmeye devam etti.
“Madem okula gitmeyeceksin o zaman neden dün gece kahvaltı istediğini söyledin? Gerçekten bir daha kalkıp kahvaltı falan hazırlamayacağım sana! Hadi kalk da yumurtan soğumadan ye.”
Bunları söyleyince kadın arkasını döndü ve söylenmeye devam ederek yatağına gitti. Yastığına başını koyduğu anda horlama sesi tüm evi doldurmaya başladı.
Kendi yatağının üstünde oturan genç kız sonunda yatağından kalktı ve odasının perdelerini açmaya başladı.
Odaya ışık girince odanın beklediğinden daha küçük olduğunu anladı. Durumu çözümlemek için akademide öğrendiği algoritmik düşünme tekniğini kullanmaya başladı.
1- Neyi yapacağına karar ver.
2- Nasıl yapacağına karar ver.
3- Harekete geç.
Yapması gereken şey bulunduğu durumun farkına varmaktı. Hedefine ulaşmak için etrafı incelemesi gerekiyordu. Zaman kaybetmeden harekete geçti.
Çalışma masasına yaklaşınca üst üste dizilmiş notlar buldu. Notların birinin kapağında 2. Komite 3. Hafta yazıyordu. İçini açıp bir paragrafı okumaya çalıştı.
[Elektroporasyon tekniği, günümüzde kanser tedavisinin başarıya ulaşması için gerekli en önemli tekniklerden biridir. Kanser ilaçlarından olan toksik etkili bleomycin ve cisplatin ilaçları sağlam hücrelere zarar vermeden hücreye alınması için tümör hücrelerinde por açılmasını sağlar. Ülkemizde sadece İzmir de bu makine bulunmasına rağmen Avrupa’nın çoğu yerinde bu tedavi yöntemi yaygın bir hale gelmiştir.]
Fazla teknik terim bulunmasına rağmen okuduğu makale parçası onun afallamasına neden olmuştu. Devamını okumak istemesine rağmen önceliğini bulunduğu durumu anlamlandırmak olduğunu biliyordu.
Masanın üstünü biraz daha araştırınca beyaz renkli Sony kulaklıkları gördü. Duvarlarda asılan posterde gördüğü gibi kulaklığı taktı ve duydukları karşısında ağzı bir an açık kaldı.
“Majesteleri, kabalığımızı lütfen affedin. Sizi böyle pis bir yere getirmek haddimiz değildi. Lakin işler muhterem şahsiyetinizin dahil olmasıyla planlanmış olan zaferden uzaklaşmış ve bir trajediye dönüşme vesilesine gitmek mecburiyetinde kalmıştır.”
Bu sözleri duymasıyla cinler tepesine toplandı. Kaşları derince çattı ve tiz sesiyle konuşmaya başladı.
“Etrafıma baktığım halde seni göremiyorum. Sairelgün Prensine karşı yapılan bu terbiyesizliği affedemem. Bir açıklama talep ediyorum.”
Cevap alabilmek için bir süre beklediği halde beklediği cevap gelmedi. Bir süre sonra bir şeyin yere çarpma sesinin ardından demin duyduğu ses sanki kendisini hiç duymamış gibi konuşmaya devam etti.
“Majestelerinden beklendiği gibi, bu durumda bile hala soğukkanlı ve asil durabiliyorsunuz. Neden size bahşedilmiş rolü oynamadınız ki?”
Genç kızın tekrar kontrol etmesine gerek yoktu. Konuşulanları dinlerken etrafı incelemeye devam etti.
Aynanın karşısına geçince kısa boylu, düz kısa saçlı, minyon kızın pijamalarla ona baktığını fark etti.
Bunun nasıl bir lanet olduğunu çözemezdi ama anladığı şekildeyse daha deminki kadın onu kendi kızı olarak görmekteydi. Kızın yüzüne dikkatlice baktı. Fındık gibi bir burnu, ince sayılamayacak ama dolgun da olmaya dudakları, insanın içini görecekmiş gibi bakan gözleri vardı. Aynaya bakarken derin bir iç çekmekten kendini alamadı. O an tek düşündüğü şey şuydu: “Çok güzel.” 
Böyle düşündüğü için biraz utanıp bakışlarını pencereye yöneltti. Dışarıyı gördüğü anda artık eskiden bulunduğu dünyada olmadığını anlamıştı.
Tek eliyle şakaklarını ovuşturdu. O sırada kulaklıklardan gelen sesi dinlemeye devam ediyordu.
Daha demin özür mü diledim ben? Ahhh... Algoritmik düşün... Algoritmik düşün... $@# erim ben bu işi ya!!! Neler oluyor? Bir açıklama talep ediyorum!
Gözlerini dikmiş gökyüzünü kazıyacakmış gibi bakarken duyduğu son cümle işin ipinin elinden kaçmasına neden oldu.
“...Ben Casimir Bourbon, krallığın ölmüş ilk velihat prensi. Sizinle tanışmak bir şereftir, Prens Claude Henri Bourbon.”

Casimir?!! Casimir yaşıyor mu? 
Elleriyle ağzını kapadı ve o sırada uzun zamandır tanıdık olmayan bir soğukluk yanaklarından süzüldü.
Casimir Abi yaşıyordu!! Tüm ifadelerini yansıtan bu surat onun ne kadar dağılmış olduğunu tüm çıplaklığıyla gösteriyordu.

Yazar notu: 
Bourbon soy adını seçmemin sebebi Avrupa'nın önemli kraliyet ailelerinden birisi olmasındandır. Sadece Fransa değil tüm Avrupadaki kralların büyük bir çoğunluğu bu aileden çıkmaktadır.

Sairelgün ismine karşı birçok kötü yorum gelebilir diye düşündüm ama inşallah hoşunuza gider. Sair Türkçe'de başka demektir; el gün ise başkaları, herkes, diğerleri anlamını taşımaktadır. ‘Sair el gün Prensi’  diyerek başka herkesin prensi olduğunu söylüyor. Bir ülke ismi değil de bir lakap olarak düşünün. 

Küfür kullanmak istemesem de kendimi Henri'nin yerine koyunca söyleyecek başka bir şeyim olmadığını fark etmedim. Gelecekte açık açık bir şey yazmayacağım ama sansür kullansam sorun olmaz değil mi?

Elektroporasyon hakkında yazdığım her şey doğrudur. Kemoterapi gören tüm hastaların alması gereken bir tedavi biçimidir. Kemoterapi sırasında saçların dökülmesi gibi yan etkiler sağlıklı hücrelerin ölmesi sonucu olmaktadır. Elektroporasyon tekniğiyle sağlıklı hücrelere minimum zarar vermiş oluyoruz. Tedavideki en önemli ilke minimum zarar maximum faydadır. Umarım genel kültür olarak bir fayda sağlar bu size.

Casimir isminin anlamı barışın yok edicisi anlamına gelmektedir. 

Lütfen diğer bölümleri de okuyun ve bana güzel bir yorum bırakın. Okuduğunuz için teşekkürler.


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


1   Önceki Bölüm 



DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.