Tatsız ve sıradan bir günün sabahına uyanmak üzereydim. Uyanmış olan bilincimin geri kapanmasını umarak belimi örten pikeyi omzuma kadar çektim. Bunu yapar yapmaz hemen pişman oldum çünkü Eylül ayına gelmiş olmamıza karşın hala bunaltıcı sıcaklarla boğuşuyorduk. Saçlarım yüzümü gömdüğüm sıcak yastığın üzerine gelişi güzel bir şekilde dağılmıştı. Her zamanki deli gecelerimden biri olmuştu sanırım.

"Uyanma vakti uykucu!" Uzaktan gelen sese kulak asmayarak yatakta pineklemeye devam ettim. Bu an bitsin istemiyordum, hayır. Bunun nedeni günün ilerleyen saatlerinde neler olacağını tahmin etmemdi ve bunu düşünmek bile beni strese sokuyordu!

"Hey kime diyorum ben!" Üzerimdeki pike tekrar belime kadar indi ve güçlü bir el beni sarsmaya başladı.

"5 dakika daha..."

"Her seferinde böyle yapıyorsun! Hemen kalk!" İsteksizce beni sarsan elin sahibine döndüm. Siyah kahküllerinin altındaki ince kaşları hafifçe çatılmıştı ama bu kızgın ifadesinin yanı sıra kehribar gözleri şefkatli bir şekilde parıldıyordu. 

"Tamam." Beni sarsmayı bırakıp mutfağa gitti. Tembelce komodindeki telefonuma uzandım ve saate baktım. Beynim gördüğüm rakamları işlemeye başlayınca pinekleyecek vaktim olmadığı kanısına vararak hızla doğruldum. Tembelce gerilirken saç tokamdan kurtulup yüzümü işgal etmiş olan saçlarımı el yordamıyla düzelttim. Burnuma nefis bir koku geldiğinde yataktan çıkma isteğim arttı. Kalkıp mutfağa yöneldim.

"Bende burnunu ne zaman takip edeceğini merak ediyordum." 

"Krep!"

"İnsan önce bir abisine günaydın der!" Sevimlice somurttuğunda bu ifade yüzüne çok yakışmıştı çünkü üzerinde pembe bir mutfak önlüğü vardı ve tam bir 'ev erkeği' imajındaydı.

"Abi seni alan kız yaşadı."

"Senden önce bir yere gitme planım yok." Alaycı bir şekilde gülümsedi ve tavada kalan son krebi de tabağa koyarken bana baktı. "Soğumasını istemiyorsan acele et." Sinyali alır almaz banyoya koşup rutin işlerimi hallettim. En son formamı da giyindikten sonra nihayet kahvaltı sofrasına oturabilmiştim. Masadaki çilekli reçele uzanıp tabağımdaki kreplerin üstüne boşaltırken abim yüzünü buruşturarak beni izliyordu.

"Hey hey! Bu kadarı senin için zararlı! Onun içinde ne kadar şeker olduğunu biliyor musun sen?" En sonunda kalkıp reçel tabağını elimden aldı. Yanaklarımı şişirerek ona baktım.

"Krep yaptığın için senin suçun."

"Bak sen küçük haylaza." Tek yanağımdan tutup çekiştirmeye başladı. 

"Uff bıraksana." Ben sitem etmeye başladığımda gülümseyip yerine geçti, bende sonunda krebimden bir ısırık aldım.

"Okuldan n'aber?" Tabağımda duran yarısı ısırılmış krepe baktım. Üzerinden tabağa akan kırmızı yoğun sıvıyı çatalımla toplayıp tekrar yerine koymaya çalıştım. Aklımdan geçenleri yansıtmamak için olabildiğince umursamaz bir tavır takındım.

"İyi işte her zamanki gibi." 

"Ama biraz depresif görünüyorsun, dün olanlar yüzünden mi?" Dün yaşananlar yıllardır çektiğim çilenin sadece küçük bir parçasıydı. Küçük bir noktadan çıkıp dağları aşan tartışmalar, karşılıklı bağrışmalar, kırıcı sözler. En son ne zaman huzur içinde bir aile tablosu oluşturduğumuzu merak ediyordum. Sanki evvelden beri annem babam birbirine düşmandı, öyle ki artık huzurlu olduğumuz günleri unuttuğum bir noktaya gelmiştim.

"Dalga mı geçiyorsun? Bugün pazartesi! Kim depresif olmaz ki? Okuldan nefret ediyorum~" Yalandan üzülmüş bir ifadeyle elimdeki çatalı masaya attım. Abim bu abartılı ve komik tavrıma hafifçe kıkırdadı.

"Sende işler nasıl? Tatilin bitmemiş miydi?" 

"Devamsızlık hakkım var o yüzden biraz daha tembellik yapmaya karar verdim. Ama çarşamba günü gitmek zorundayım ertesi gün lab. dersim var." Sözlerini bitirince kolundaki saate baktı. 

"Neredeyse vakit geldi acele et." Hızla tabağımdakilerin hepsini ağzıma tıkınca dayanamayıp öksürüklere boğuldum. Abim bu halime gülerek yerinden kalktı ve o zamana kadar aklıma bile gelmeyen çayımı elime tutuşturdu. Büyük bir yudum aldığımda boğazımda düğümlenen iri lokma gitmesi gereken yere ulaşmıştı.

"Hadi ben kaçtım." Odama gidip çantamı kaptım, aceleyle kapıya gidip ayakkabılarımı bağlarken abim de peşime gelmişti. 

"Kendine dikkat et."

"Sende." Küçük bir kucaklaşmanın ardından merdivenlerden depar atarak inmeye başladım. Oldum olası asansörlerden hoşlanmadığım için bu olay artık benim için bir sabah rutini olmuştu.

Binanın kapısından çıkıp teni soğukla buluştuğunda, ciğerlerini sabahın serin havasıyla doldurdu. Güneş bulutların arkasında kaldığı için dışarısı loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Günün en güzel saatlerinden biriydi bu. Sessiz, sakin, kimsesiz ve yalnız...

Nefes alış verişimi düzenlemek için biraz yavaşladım. Yinede acele etmek zorundaydım çünkü servisimin geliş saati çoktan geçmişti bile. Sitenin demir kapısının ardından gelen korna sesini duyunca tekrar koşmaya başladım. Kapıdan aceleyle geçip kendimi servise attığımda ağzımdan özür namına beceriksizce bir kaç cümle döküldü. 

 Okula geldiğimde gönülsüzce ilk kattaki sınıfıma çıkmak için merdivenleri tırmanmaya başladım. Sınıfa girdiğimde öğrencilerin yaklaşık yarısı gelmişti.

"Günaydın." Tek tük gelen karşılıklara hafifçe gülümseyip yerime geçtim. İnsanlarla aramı iyi tutmaya çalışsam da her zaman arka sırada oturan sessiz, sakin kızdım. Kısa süre sonra öğretmen geldiğinde 8 saatlik işkence başlamıştı.

Öğlen arası geldiğinde sınıftaki üç arkadaşımla birlikte kafeteryaya indim. Yemeklerimizi aldıktan sonra bir masaya oturup sohbet etmeye başladık, gerçi benim durumum her zaman dinleyen taraf olmaktı.

"Sende bir şeyler söylesene Mina, haklı değil miyim?"

"Öylesin."

"Off gerçekten seninle konuşmak bir hayaletle konuşmak gibi. Arada sırada şu çenenin açıldığını görmek isterdim." Kumral, kıvırcık saçlı arkadaşım bana sitem ederek kolumu çimdikledi. 

"Elimde değil. Ben dinlemeyi seven bir insanım." Gerçekten de öyle miydi? Yoksa bütün bunlar insanların anlatacaklarını umursamayacaklarına olan inancı yüzünden miydi? Şu ana kadar sırlarını paylaşıp teselli beklediği tek kişi abisiydi. O yanında olduğunda her şeye göğüs gerebilecek gibi oluyordu ama o uzaklara gittiğinde ise...

İşte o zaman nefes almak zorlaşıyordu, yaşamak zorlaşıyordu. Yanımda olmadan, kalbim bu ağırlığı taşırken fazla zorlanıyordu. Dalgınca önümdeki içecek kutusuna baktım. Ne zaman bu durumdan kurtulup mutluluğa ulaşacağımı merak ettim. Mutluluk, ha? Benim için ne kadar da gülünç bir kelimeydi.

Dersler bitip eşyalarımı toplamaya başlayınca yine modum düşmüştü. Yapmam gereken bir sürü ödev ve hazırlanmam gereken bir sürü sınav vardı. Ama beni daha da düşündüren abimin yakın zamanda tekrar gidecek olması ve o evde tekrar o iki hayaletle yalnız kalacak olmaktı. 

Merdivenlerden inip bahçedeki servise doğru yürürken kendimi neşelendirmek için ne yapabileceğimi düşünüyordum. Tam servis arabasına bineceğim sırada aklıma gelen fikirle gülümsedim. Bugün servise binmeyeceğimi söyleyerek oradan ayrıldım. Evet, biraz dışarıda takılıp uzun zamandır uğramadığım o manga satan o dükkana gitmek çok iyi bir fikirdi. Üstelik ne zamandır almak için aradığım favori mangamın son cildini de bulabilirdim!

Heyecanlanarak otobüs durağına doğru hızla yürüdüm. Yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyordum. Kısa bir süre sonra bekledikten sonra gelen otobüse bindim. Özellikle yolların bu saatte boş olmasından dolayı 20 dakikada istediğim yere gelmiştim. Sahil yolundan yürüyerek tuzlu deniz havasını içime çektim, sonra insanların kalabalıklaştığı çarşıya doğru adımlarımı sıklaştırdım. Sokaklar karmaşık ve kalabalık olmasına karşın aradığımı hemen buldum. İşte orada. Beni her zaman büyülemeyi başaran o güzel dükkan!

Sevinçle dükkana girdiğimde bir görevli beni karşıladı. Şimdilik sadece baktığımı söyleyerek etrafta dolanmaya başladım. Mağzanın girişine yerleştirilmiş kupa bardaklara bakarak oyalandım. Bir çok animeden karakterin resimleri vardı. Onları her gördüğümde yüzüme yayılan hayran gülümsemeye engel olamıyordum.

"Çok havalı..." Ağzımdan kaçan kelimeleri duyunca biraz utandım ve hemen kimsenin beni duyup duymadığını anlamak için etrafımı kolaçan ettim. Az önceki görevli şimdi kasadaki diğer görevliyle muhabbet edip çay içiyordu. 

Yavaşça dikkatimi küçük bir kutuya koyulmuş rozetlere verdim. Yeni şeyler olup olmadığını anlamak için içini iyice taradım. Daha önce dikkatimi çekmeyen iki rozeti beğendikten sonra elime aldım. Evet şimdi en sevdiğim kısma gelmiştim.

Favori mangamın olduğu raflara bakarken içindeki fangirl çığlıklar atıyordu. Tanıdık ismi bulduğumda gözlerim 29. cildi arıyordu. Aradığım sayıyı bulduğumda gülümseyerek elimi o cilde uzattım. Bir anda başka bir el daha cilde uzanınca ellerimiz birbirine değdi. Ne yapacağımı bilemeyerek yanımdaki kişiye döndüm. 

Karşılaştığım keskin mavi gözler beni baştan aşağı süzdü. Kızıl, dağınık saçlı yabancı bakışlarını gözlerimden ellerimizin uzandığı cilde kaydırdı. Saçlarıyla aynı renkte, kıskanılası derecede uzun kirpiklerini hafifçe kırpıştırdı. Uzun denebilecek bir boyu ve zayıf denebilecek bir vücudu vardı. Bütün görünümünü zihnimde birleştirdiğimde oldukça yakışıklı ve çekici

"Kusura bakma ama bu mangayı önce ben gördüm?" Ha?

"Ne diyorsun sen bee! Önce ben gördüm!" Yüzündeki somurtkan sert ifadeye karşılık olarak bende kaşlarımı çattım.

"Kendine başka bir tane bulabilirsin. Bunu ben alıyorum." Onun için söylediğim güzel her şeyi geri alıyorum. Sesinde alaycı bir tını vardı ve yüzünde de aynı şekilde bir gülümseme oluşmuştu. Suratında oluşan o ifadeyi dağıtmak için neler vermezdim.

"Çok komiksin. Geri bas, bu benim." Raftaki tek cildi elime aldım. Aceleyle tuttuğum cilde yapıştı.

"Hiç sanmıyorum." Cildi kendine doğru çekiştirdi. Bende savaş moduna geçip kendime doğru çekmeye başladım.

"Bunu ne kadar çok aradığımı biliyor musun?! Git kendine başka bir tane bul!"

Asıl sen benim bu cildi ne kadar beklediğimi biliyor musun?! Bırak, bu benim!" İkimiz de sinirli bir şekilde kendimize doğru çekmeye devam ediyorduk.

"Hayır benim!" Aramızdaki sert bakışma neredeyse kıvılcımlar çıkarıyordu. Bu artık bir cildi alma meselesi değildi, bu benim için onur, şeref ve inatlaşma meselesiydi!

"Eh a-afedersiniz.." İkimiz de şaşkınca yanımıza gelen görevliye döndük. 

"Bence paylaşabilirsiniz."

"Nasıl paylaşabiliriz burada sadece tek cilt var!" İkimiz de aynı anda konuştuğumuzda sinirle birbirimize dönük.

"Ver dedim!"

"Hayır sen ver!" Öbür görevli alarma geçmiş bir şekilde elinde aynı manganın iki cildiyle geri döndü.

"Depoda vardı yani artık tartışmanıza gerek yok.." İkimiz de rahatlamış bir şekilde görevliye döndüm. Onun elimdeki cildi bırakıp görevinin getirdiğini almasını bekledim ama öyle bir şey olmadı.

"Şimdi, getirilen cildi al."

"Ben niye alıyormuşum sen al."

"Sen al!"

"Hayır sen al!" İkimiz de tekrar alevler saçarken görevli elimizdeki cildi alıp kendi elindekileri ikimize de verdi.

"Şimdi sorun çözüldü sanırım. Lütfen daha fazla kavga etmeyin." Bir elimdeki cilde birde karşımdaki çocuğa baktım. Somurtarak başka öne döndü. Sen kendini ne sanıyorsun?!

"İyi."

"Çözüldü." Hızlı davranıp ondan önce kasaya gittim. O hala başka raflara bakmakla meşguldü. Aceleyle parayı ödeyip çıktım. Neşelenmek isterken başıma gelenlere gülesim geliyordu. Derin bir iç çektim. Bugün gerçekten şanssız günümdeydim.

***

YN: Bir arkadaşımın ısrarı üzerine bu seriye devam etme kararı aldım. Ama sonunu bozmak istemediğimden geçmişlerini anlatmaya karar verdim. Umarım severek okursunuz.

Sizce kavga ettikleri manga hangisi? :P


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.






DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.