50   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   52 



Acı yavaşça zihninin derinliklerinde kaybolurken Amy gözlerini açtı.
Bütün bedeni uyuşmuş gibiydi.Birkaç saniye boyunca bakışları tavanda kilitlendi. Sonra bedenini hareket ettirmeyi başarınca yatakta doğruldu ve rüyanın anıları zihnine doluşmadan önce derin bir nefes aldı.
Rüya…
Bu, her zamankinden daha farklıydı. Çok daha tuhaf.
Dizlerini göğsüne çekti ve kollarını bacaklarına doladı. Duygularının yoğunluğu yüzünden ağlamak istiyordu ama bunun yerine başını dizlerine yaslayıp gözlerini kapattı ve ses aniden zihninde belirdiğinde irkildi. Her zamanki gibi acımasız, soğuk ve ölümcüldü. Kendisine sesleniyordu. Onu çağırıyordu.Ardından Ölü Ruh’u gördü. Yüzünü örten beyaz saçlarını ve bir zırh gibi bedenini saran siyah pelerinini.
Sahi kendisini neden kurtarmıştı?
Mantıklı bir sebep bulmak için düşünmeye başladı. Belki bir yanlışlık olmuştu…Belki de onu öldürmeye çalışıyordu ama Amy içten içe bir yanlışlık olmadığını biliyordu.
Kesinlikle kendisini kurtarmıştı.
“Daha fazla dayanamıyorum.”
Ayrıca bu sözlerden ne çıkarmalıydı?
Ve O kimdi?
Ölü Ruh’u kontrol edebilecek kadar güçlü olan kişi… Kimdi?
Ah, bir de Lucas’ı iyileştirmişti tabii. Tıpkı Nick’in Blanie’yi iyileştirdiği gibi…
Amy bal gibi yoğun ve akışkan soru denizinin yavaşça zihnine aktığını hissediyordu.
Birden bir çınlama sesi odada yankılandı.
Bir mesaj.
Amy zihnine doluşan soru denizinin önüne bir baraj çekip kendine gelmeye çalıştı. İç çekti ve başını kaldırıp yatağının yanındaki komodinde duran telefonuna uzandı.
“Dwight?” diye mırıldanarak telefonunun ekranını kaplayan çağrı bildirimlerinin arasından yeni gelen mesajı seçip okudu.
“Okuldan Amy’e, okuldan Amy’e. Siz çocuklar saatin kaç olduğunun farkında mısınız? On beşinci aramamdan sonra kış uykusuna yattığınıza karar verdim.Neden ihtiyacım olduğunda sana da Nick’e de ulaşamıyorum ki? Görünce beni ara. Tabii görürsen.”
Amy mesajı okur okumaz gözleri ekranın üst kısmındaki saate kaydı ve tiz bir çığlık eşliğinde hızla yataktan kalktı. Derse girmelerine beş dakika vardı. Beş!
Ah, bu kesinlikle şu hiç sonu gelmeyecekmiş gibi uzun olan rüya yüzünden olmalıydı.
Hem annesi onu neden uyandırmamıştı ki sanki? Gerçi denese bile rüya bitmeden bu mümkün olmazdı herhalde.
Amy aceleyle okul formasını üzerine geçirdi, odanın bir köşesine fırlattığı sırt çantasını kaptı ve telefonunu alıp odayı terk etti.
Dwight’ı yolda da arayabilirdi. Ve…
Lanet olsun!
Nick’e ulaşılamıyor muydu?
***
Abel başına saplanan ağrıyla doğrulduğunda masada uyuyakaldığını anlamıştı. Rahatsız pozisyonundan kurtuldu ve iç çekerek şakaklarını ovdu. Bütün kasları gerilmişti. Üstelik gözleri henüz ortama alışmadığından etrafı bulanık görüyordu. Gözlerini kırpıştırdı, kasılmış bedenini yavaşça hareket ettirdi. Tina onu rahatsız etmek istememiş olmalıydı. Zaten nasıl uyuyakalmıştı ki? En son doktorun dosyasıyla ilgileniyordu.Sonrası ise…Karanlıktı. Düşünceleri zihnini esir alırken rahat deri koltuğunda geriye yaslandı. Ah,bu rüya da neyin nesiydi böyle? Her zamanki kabusu gibi başlamıştı. Amy onu kurtaracak ve bitecekti. Böyle olmalıydı ama bu sefer babasıyla Felix’i de görmüştü ve bir şekilde rüyasına dahil olan okul müdürünü. Birden kapıda dikilen biri olduğunu fark etti. Gözleri odaya dolan gün ışığına ayak uydururken onun kim olduğunu anladı.
Jest.
Ne zamandır orada dikiliyordu?
Kollarını göğsünde kavuşturup kapı eşiğine hafifçe yaslanmış, kendisini süzüyordu.
Abel kısa bir an onu annesine benzetti ve bu düşünceyle midesinin bulanmasını engelleyemeyerek tiksintiyle Jest’e baktı.
Uzun süren birkaç dakikadan sonra Jest sessizliği bozdu.
“Bana beynim burnumdan akıyormuş gibi bakmayı keser misin?”
Abel yüzündeki tuhaf ifadeyi sildi ve kendini toparlayarak sırtını dikleştirdi.
“Bir beynin olduğu konusunda şüpheliyim.”
“Ha,ha,ha. Çok komik.”
Abel koltuğundan kalktı ve Jest’e doğru ilerlemeye başladı.
“Ben ciddiyim,kardeşim.”
Kendisinden daha uzun olan kardeşinin tam karşısında durdu ve küçümseyici bakışlarını ela gözlerinde kilitledi.
“Çünkü eğer bir beynin olsaydı buraya izinsiz giremeyeceğini bilirdin.”
Jest teslim olurcasına ellerini havaya kaldırdı ve gülümsedi.
“Kapı eşiğindeyim yani odana girmiş sayılmam.”
Ah, gerçekten annesine neden bu kadar benziyordu ki sanki?
Abel iç çekti, onunla tartışamayacak kadar yorgundu.
“Ne istiyorsun, ayrıca ne zaman geldin?”
“Saatin kaç olduğunun farkında mısın? Sabah altıda çoktan malikaneye varmıştım ve sadece sevgili kardeşimi görmek istedim o kadar.”
Abel gözlerini hafifçe kısarak Jest’i süzdü. Ona güvenmiyordu. Sonra hafifçe başını çevirerek bakışlarını masasındaki saate kaydırdı. Ve…
Okula geç kalmıştı.
Yine.
***
Blanie hıçkırıkların düğümlendiği boğazının acısıyla sıçrayarak uyandı.
“Hanımım!”
Yaşlı kadın neşe ve endişeyle karışık bir iniltiyle oturduğu yatağın kenarından ayağa kalktı.
“Nasılsınız? Canınız yanıyor mu?”
“Tee, bana bir ayna getir.”
“Hanımım-”
“Bana bir ayna getir!”
Bayan Cath genç kıza endişeyle baktı. Tee onun takma adıydı. Blanie küçük bir kızken onun kendisine taktığı bir isimdi. İçten bir sesleniş… Ama şimdi Bayan Cath karşısındaki kızda içtenlikten eser göremiyordu. Sanki…Sanki karşısında buzdan bir heykel vardı. Kalbi kaskatı kesilmiş bir heykel.
Bayan Cath başını hafifçe eğdi ve ona istediğini getirmek için ağır adımlarla odadan çıktı.
Blanie yaşlı kadının arkasından kısa bir süre baktıktan sonra elleriyle yüzünü örttü.
Ve ağladı.
Gözyaşları yanaklarından yavaşça süzülürken utancı,nefreti ve acısı kalbini sarıp sarmaladı.
Kendisinden utanıyordu ama arzusu utancını ezip geçmeye yetmişti. Çünkü her şeyini kaybetmiş biri olarak biliyordu ki bazen kazanmak için savaşmak gerekirdi. Bütün varlığını ortaya koymak…Kısa bir an üvey annesinin sözleri zihninde yankılandı.
“Aşk bir savaştır.”
Blanie o kadından ne kadar nefret etse de bu sözlere inanıyordu. Aşk kazanılması gereken bir şeydi,bir savaştı.
Ama…
Sadece bir rüya olsa bile Nick’in ona deliymiş gibi bakması çok… Acı veriyordu. Tarif edemeyeceği bir acı,kelimelere dökemeyeceği, hatta gözyaşlarıyla bile anlatamayacağı bir acıydı bu. İstediği tek şey ona dokunmaktı, gerçek olduğundan emin olmak.
Hoş,gerçi her şeyi batırmıştı ve bu yüzden de kendisinden nefret ediyordu.
İç çekti.
“Ben deli değilim…Deli değilim…Deli değilim.”
Kendini inandırmaya, ona her defasında açıklayamayacağı sorular yönelten beynini ikna etmeye çalıştı. Başına bir ağrı saplanınca bu çabadan vazgeçti. Her nöbet geçirdiğinde bu baş döndürücü ağrıyı çekiyordu.
Bedeni sarsıldığında-nöbet geçirdiğinde- zihni ona hatırlamak istemediği anıları göstermişti. Onu etkisi altına almış, o mide bulandırıcı görüntüleri gözünün önünde tekrar tekrar oynatmıştı.
Her şeyi hatırlıyordu.
Her bir detayı.
Gözyaşlarını sildi. Güçlü olmalıydı. Sıkışan ciğerlerini doldurabilmek için derin bir nefes aldı.
Kaza bir başlangıçtı. Kötü bir başlangıç olabilirdi ama o daha kötülerini de yaşamamış mıydı?
O sırada Bayan Cath nazik adımlarla içeri girdi. Elinde küçük bir el aynası vardı. Çerçevesi zarif detaylarla işlenmiş ayna fazla süslü gözüküyordu.
“Buyurun hanımım.”
Bayan Cath ona aynayı verip geri çekildiğinde Blanie elleri aynaya uzanana kadar titrediğini fark etmemişti. Bir derin nefesle daha ciğerlerini doldurdu.
“Sakin ol…Geçmiş geçmişte kaldı.”diye düşünerek kendini avutmaya çalıştı.
Ama aynayı eline aldığında…
Yüzünü bir ağ gibi saran ince ter tabakasıyla yüzüne yapışmış beyaz saçları, koyu parlak iri gözleri, kan içmiş gibi gözüken kızıl dolgun dudakları…
Oldukça güzeldi ama Blanie gerçeği biliyordu.
Bir eliyle aynayı tutarken diğer eliyle yüzündeki sentetik dokuyu okşadı.
Gerçek gibiydi. Yanıklarla kaplı bedenini görmese belki bunun gerçek olduğuna inanabilirdi ama… Yapamadı.
Aynayı tutan elleri tekrar istemsizce titremeye başladı.
Şimdi aynada kendisine bakan o günkü yaralı kızdı. Sayısını bilmediği-hiç merak etmediği- bir sürü dikişle bezeli çirkin bir yüz. Yanık bir ten, sargılı kollar ve yeni çıkmış beyaz saçlar.
Bir canavar.
Blanie kusmamak için elini ağzına bastırdı ve boğazından bir hıçkırık yükselirken aynayı duvara fırlattı.
Bayan Cath irkilerek birkaç adım ötesinde duvara çarpıp kırılan aynaya baktı sonra endişeyle bakışlarını kıza çevirdi.
“Hanımım-”
“Çık dışarı.”
“Ha-”
“Çık dışarı! Defol!”
Blanie yastığını sıkıca kavrayıp yüzüne bastırdı.
“Hiçbirinizi görmek istemiyorum! Beni yalnız bırakın!”
Sesi yastığın arkasından boğuk çıkıyordu ama Bayan Cath kızın titrekçe inip kalkan göğsünden onun ağladığını anlamıştı. Onu teselli etmedi, ağlamamasını söyleyip her şeyin yoluna gireceği gibi zırvalıklarla onu kandırmaya da çalışmadı. Yapabileceği tek şeyi yaptı, tek bir kelime dahi söylemeden odayı terk etti.
Canavar. Canavar. Canavar.
Blanie buydu: Bir canavar.
Bu kelime tüm bedenini etkisi altına alıp bir kurşun gibi kalbini delip geçtiğinde Blanie hıçkırıkları arasından ümitsizce Nick’e seslendi. Duymayacaktı biliyordu ama…
“Beni kurtar.Lütfen,lütfen,lütfen…”
Kalp atışları göğsünü döverken yastığına daha sıkı sarıldı.
“Sana ihtiyacım var Nick. Sana ihtiyacım var.”
***
Nick sıkışan göğsünü tutup yatakta doğrulduğunda siyah saçları karışmış,yüzü kıpkırmızı olmuştu.
Rüyayı unutmak istiyordu.
Ona gerektiğinden fazla yaklaşan Blanie’nin güzel yüzünü unutmak…
Ancak tek yapabildiği çalar saatinden yükselen tiz alarm sesiyle irkilmek oldu.
Okula geç kaldığını anlayınca da bir kahvaltısız okul gününü daha çekeceği için sıkıntıyla iç geçirdi ve istemeyerek de olsa sıcak yatağından ayrıldı.
İlk olarak yüzünü yakan kızarıklıktan kurtulmak için soğuk suyla yüzünü yıkadı.Rüyanın anıları yüzüne çarpan su damlalarıyla akıp giderken sakinleşmeye çalıştı. Birkaç dakika boyunca soğuk suyun yüzünde dans etmesine izin verdikten sonra bakışlarını buğulanmış aynada gördüğü surata çevirdi. Karışmış kuzgun siyahı saçlarını düzeltmeye çalıştıktan sonra da kendisine telaşlı olması gerektiğini hatırlatarak hızla hazırlandı.
En son telefonunu alıp odadan çıkarken Dwight’ın on beş kez aradığını fark etti. Bu çocuk gerçekten deliydi.
“Şu aptalı engellemeliyim…” diye mırıldanıp alt kata inmek için odayı terk ettiği sırada telefonundan tiz bir mesaj sesi yükseldi. Mesajı okumadan önceki tek düşüncesi abisinin evde olup olmamasıydı. Eğer şanslıysa abisi hala evde olup onu okula bırakabilirdi ama alt kata inip ona seslendiğinde cevap alamadı. Nick sıkıntıyla homurdanıp mesajı okuduğunda ise içinde yükselen endişeyi bastırmaya çalıştı. Amy’e ulaşamadım da ne demekti?
Eğer Amy’e bir şey olmuşsa…Yumruklarını sıktı ve elini tuhaf sesler çıkaran karnına bastırarak evden ayrıldı.
Şu kendini beğenmiş sarı kafanın rüyasından ne beklenirdi ki zaten…


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


50   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   52 



DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.