Ben, Kuromiya Haine, Karanlık Tanrısı’yım. Daha doğru bir tabirle, Karanlık Tanrısı’nın reenkarnasyonuyum. Kadiri mutlak Tanrılar kendi ruhlarını belirli bir ölçüde değiştirebilir ve yeryüzünde fiziksel bir bedenle yeniden doğabilirler. 1.600 yıl süren mührümden kurtulduktan sonra, bu ruh tekniğini kullanarak bir insan oldum ve dünyadaki değişimin tadını doyasıya çıkarmak... yani, onu gözlemlemek istedim.
Kendimi tekrar etmiş olacağım ama yeryüzünü görmeyeli tam 1.600 yıl oldu. Acaba ne kadar değişmiştir? İnişimden beri içim içime sığmıyor.
En başından, neden bu kadar uzun süre mühürlü kaldığımı açıklamam gerekirse... bu, ta dünyanın yaratılışına kadar uzanan bir hikâyedir. O zamanlar, bu dünyayı yaratan —benim de aralarında bulunduğum— altı Tanrı’nın iş birliği vardı. Gökyüzü yaratıldı, denizler yaratıldı, karalar yaratıldı ve en sonunda da o karalarda yaşayan halk, yani insanlar yaratıldı.
İşte o an, Tanrılardan biri şöyle dedi:
“İnsanları Tanrıların köleleri yapalım.“
Buna anında karşı çıkan kişi ise bendim.
Böyle bir şey yapamazdık. Yaşayan varlıklar olarak insanlar özgürdü. Yaratıcıları biz olsak bile, insanların Tanrıların heveslerine göre yönetilmesi kesinlikle kabul edilemezdi.
Tanrıların fikirleri ikiye bölündü ve nihayetinde bu durum bir savaşa dönüştü. Ve böylece, savaşı kaybettim ve mühürlendim. Bu arada, “insanlar Tanrıların köleleridir“ tarafında yer alan Tanrılar, benim dışımda kalan diğer beş Tanrı’nın ta kendisiydi.
Onlar kazandığı için, ben mühürlüyken insanların yaşamı Tanrıların boyunduruğu altına girdikleri zorlu bir yaşam olmalıydı. Buna rağmen inancımı yitirmedim. İnsanlar zorlukların üstesinden gelecek ve yalnızca kendi başarabilecekleri bir şekilde evrimleşeceklerdi. İnsanlar güçlüdür. Ayrıca son derece sağduyulu... ve şefkatlidirler.
Ve işte böylece, bir insan olarak yeniden doğdum ve onlarla birlikte yaşıyorum. 1.600 yıldır görmediğim bu dünyanın tadını doyasıya çıkarmak için.
Bir insan olarak yeniden doğduğum yer, ücra bir bölge sayılabilecek bir dağ köyüydü. Orada, sıradan evli bir çiftin tek oğlu olarak yeni bir bedene kavuştum. Babam bir avcı. Gerçi böyle söylesem de, küçük bir köyde avcılık pek fazla gelir getirmiyor; bu yüzden aynı zamanda yakacak odun topluyor, yenilebilir yabani bitkiler koparıyor ve orman işlerinde daha çok her işin altından kalkan biri gibi davranıyor. Yine de yetenekleri iyidir. Bazen tarlaları talan eden zararlı canavarları, yani yaratıkları da avlıyor ve bu sayede köylülerin takdirini kazanmış durumda.
Ve ben de onun oğlu olarak, babamın izinden gidip avcı olacak kişi olarak görülüyordum. Şahsen bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyordum. Hayatımın sonuna kadar bu küçük köyden hiç ayrılmasam bile, bu da insanlar için bir yaşam tarzıydı. Karanlık Tanrısı normal bir insanın hayatının tadını çıkarır ve ölür. Düşüncem buydu.
Ta ki o gün gelene kadar...
* * *
Sadece rüzgârı yaran bir sesle birlikte ok fırladı. Ok yaban domuzunu ıskalamadan vurdu ve böylece, son birkaç gündür tarlaları talan eden domuz acı dolu bir çığlık atarak yere yığıldı.
“Başardım!“
Vuruşu onayladıktan sonra, yere yığılan avıma doğru koştum. Yaban domuzu çoktan ölmüştü, bu yüzden işini bitirecek son bir darbe indirmeme gerek kalmamıştı. Babam da hazırda beklettiği yayını kaldırdıktan sonra yanıma geldi.
“Onu harika bir şekilde indirdin, Haine. Babanın ikinci bir atış yapmasına hiç gerek kalmadı.“
“Yok canım. Ben ıskalasam bile babamın onu kesin indireceğini bildiğim için içim rahat bir şekilde atış yapabildim.“ (Haine)

Yine de, bir avı alt etmenin verdiği mutluluk büyüktü.
“Baba, hadi çabucak parçalarına ayıralım. Bu et çok besleyici, anneme mutlaka yedirmeliyiz!“
“Haine, ondan önce yapman gereken bir şey var, değil mi?“
Babamın uyarısıyla durumu fark ettim, aceleyle yayımı kenara bırakıp diz çöktüm. Ardından, artık bir cesede dönüşmüş olan yaban domuzuna karşı ellerimi birleştirip yitip giden bu can için dua ettim. Bu, avcıların ortaklaşa uyduğu bir orman kuralıydı.
“...Pekâlâ, parçalama işlemine başlayalım o hâlde. Buraya en yakın su kaynağı...“
“Bu tarafta, baba!“
Hafızama dayanarak nehrin bulunduğu yönü işaret ettim, avı sırtlanma işini üstlenerek önden yürümeye başladım. Parçalama işlemi sırasında bolca kan akacağından, etleri yıkayıp temizlemek için bol miktarda su elzemdi. Böylelikle yenilebilir eti; işe yarayacak post ve kemiklerden, ayrıca yakıt olarak kullanılabilecek yağdan ayırabilirdik. Üstelik bu işlem taşımayı da kolaylaştırıyordu.
“Haine... şimdiden harika bir adam olup çıkmış.“
“Yok canım. Babamdan öğrenmek istediğim daha pek çok şey var.“
“Hayır, sana öğretebileceğim neredeyse hiçbir şey kalmadı. Sen... bizim gibi taşralı bir çift için fazla iyi bir oğulsun. Bu yüzden, geçenlerde aklımdan geçti—“
“Bir saniye.“
Babam tam lafın ortasındaydı, fakat bir şey dikkatimi çektiği için avı ona emanet edip yere çömeldim. Ormanın bu kısmında otlar oldukça gürleşmişti.
“Bu şifalı bitki... yanlış hatırlamıyorsam kalp hastalıklarına iyi geliyordu. Bunu bana eczacı Ribe-san öğretmişti.“
“Sen, sen bunu bile mi öğrendin...“
“Köye döndüğümüzde, bunu Ribe-san’a hazırlatalım. Annemin hastalığını hafifletebilir.“
Kopardığım şifalı bitkiyi yağlı kâğıdın arasına koyup kaldırdıktan sonra, avı tekrar sırtlanıp su kaynağına doğru yola koyuldum. Oraya vardığımızda babamla yardımlaşarak parçalama işlemini hızla bitirdik ve böylece işimizi tamamladık.
Köy muhtarının zararlı canavarı avlama talebini yerine getirmenin verdiği rahatlıkla, iki günün ardından nihayet evimize dönebiliyorduk.
“Baba, bu domuz etinin ne kadarını satacağız? Evde yememiz için de yeterli bir porsiyon ayır, tamam mı? Ne de olsa anneme yedireceğiz.“
“Evet, biliyorum.“
“Ama para da lazım. Annem için o ilacı almalıyız. Az önce topladığımız şifalı bitkiyle masrafı biraz kıssak bile, yine de...“
Ben bunları düşünürken, ormanda ilerlediğimiz sırada bir şey oldu. Köye yaklaştıkça artan o çalkantılı atmosferi babam da ben de fark etmiştik.
“Bu da ne böyle?!“
Geri döndüğümüzde köydeki olağandışı manzara gözler önüne serildi.
Tüm sakinleri toplansa bile nüfusu elliyi bulmayan ıssız bir köydü burası. Buna rağmen, şu an orada yüzü aşkın insandan oluşan bir kalabalık toplanmıştı. Dışarıdan köye bir grubun geldiği apaçık ortadaydı. Nitekim dışarıdan gelen bu kişiler, parıl parıl parlayan beyaz zırhlar giyiyorlardı ve köylülerden tamamen farklı bir görünüme sahiptiler.
Asıl sorun, o parlak beyaz zırhlı grubun köylülere bariz bir şekilde baskı uygulamasıydı.
“Bütün köylüleri toplayın! Özellikle de 10 ila 20 yaş arasındaki gençleri! Tek birinin bile kaçmasına izin vermeyin!!“
Zırhlı birliğe liderlik ettiği anlaşılan adam, ağzından tükürükler saçarak emirler yağdırıyordu. Zırhlı birlik —ki büyük ihtimalle şövalyelerdi— kılıçlarını ve mızraklarını çoktan çekmiş, silahlarını köylülere doğrultarak onları zorla öne doğru sürüyorlardı. Resmen halkı tehdit ediyorlardı.
Görünüşe göre bu adamlar köylüleri bir yere topluyordu. Evlerin içindeki insanlar, isteseler de istemeseler de zorla yaka paça dışarı sürükleniyordu.
Babam ve ben bu olağandışı durumu köyün dışından fark etmiştik, şu anda ormanda saklanıyor ve vaziyeti gözetliyorduk. Avda olduğumuz için bu kaosa doğrudan yakalanmaktan kurtulmuştuk.
“Kim bu adamlar?!“
“Muhtemelen şehirden gelmişler. Böylesine intizamlı bir grubun buralardan çıkmasına imkân yok.“
Babam muhtemelen o zırhların ihtişamını gördükten sonra böyle düşünmüştü. Ben de onunla aynı fikirdeydim. Dahası, Kuromiya Haine’ye ait olmayan, başka bir zamandan kalma anılarımı yokladığımda kimliklerine dair bir fikrim oluşmuştu.
Baştan aşağı zırhlara bürünmüş bu şövalyeler... Sadece kılıç ve mızrak taşımakla kalmıyor, aynı zamanda kim olduklarını ilan edercesine bayraklar da dalgalandırıyorlardı. Bayraklara işlenmiş olan o arma... Hiç şüphe yoktu ki, o arma Işık Tanrıçası Inflation’ın sembolüydü.
(Neden Işık Tanrıçası’nın arması bu insanların bayrağına işlenmiş?)
Karanlık Tanrısı olduğum zamanlardan kalma anılarım sayesinde o armanın neyi temsil ettiğini biliyordum.
İnsan olarak reenkarne olalı on sekiz yıl geçmişti. Bu süre zarfında köyden bir kez bile ayrılmamıştım. Dünyanın gidişatıyla hiç ilgilenmemiş olmam sonunda gelip beni bulmuştu.
“...Haine, her halükârda önce köy muhtarının yanına gidelim, sonra neler olduğunu sorarız—“
“Bekle, baba!“
Çalılıkların arasından çıkıp köye doğru adım atmak üzere olan babamın kolunu aceleyle yakaladım.
“Baba, şu an köyün dışındayız ve bizi fark etmediler. Eğer şimdi gidersek bizi de yakalarlar ve sonumuz diğerleri gibi olur.“
“H-Haklısın...“
“O şövalyelerin asıl amacının ne olduğunu öğrenmeden dikkatsizce hareket etmemek en iyisi. Olayların gidişatına göre, burada saklanıyor olmamız bizim için bir avantaja dönüşebilir.“
“Anlıyorum... Doğru diyorsun.“
Babam sözüme kulak vermişti; bedenini yeniden alçalttı ve ağaçların gölgesine geri döndü.
“Aynen söylediğin gibi. Cidden, burada oğul olan sen olmana rağmen öyle şeyler söylüyorsun ki bazen benden daha büyükmüşsün gibi hissediyorum.“
“Yok canım. Ben senin oğlunum işte.“
Ancak...
“Baba, sana yerinden kıpırdama dedikten sonra bunu söylemem garip gelebilir ama... yerimizi değiştirmeye ne dersin?“
“Biliyorum. Aynısı benim de aklımı kurcalıyordu.“
Babamla birlikte şövalyeler tarafından fark edilmemeye özen göstererek köyün etrafından dolandık ve konumumuzu değiştirdik. Dağın derinliklerinde ücra bir köy olması en büyük şansımızdı; zira köyün çevresi tamamen ormanlık alandı.
Böylece, köyün içindeki evimizin bulunduğu tarafa kadar gizlice ilerledik. Şu anda annem evde yalnız olmalıydı. Annemin bedeni öteden beri zayıftı; işte bu yüzden, yaşanan bu olağanüstü durum bizi daha da endişelendiriyordu.
Ormanda saklanırken aradaki mesafe yüzünden evin içini kontrol etmemiz imkânsızdı. Tam bu durumla nasıl başa çıkacağımı düşündüğüm sırada, evin içinden bir gürültü koptu.
“Hemen dışarı çık! Işık Tanrıçası’nın çağrısıdır!“
Annem, zırhlı bir şövalye tarafından evden yaka paça dışarı sürüklendi. Yüzünün rengi açıkça solgundu. Muhtemelen bugün de durumu pek iyi değildi ve yatakta yatıyordu.
Annemin bünyesi oldum olası zayıftı; üstelik beni dünyaya getirdiğinde yaşı epey ilerlemişti. Çocuk sahibi olmasını zorlaştıran bir bünyesi vardı ve aslına bakılırsa, benim bedenim ölü doğmuş olmalıydı.
Beden, ruhun kabıdır. Yeryüzüne inerken bir ruhun kabını almam gerektiğinden, Karanlık Tanrısı olduğum günlerden kalma bilgeliğimle ölü doğmuş bir bedeni seçmiştim. Beden ölü doğmuş olsa bile, eğer içine giren bir Tanrıysa, hastalıklı kısımları iyileştirip o bedende yeniden doğmak mümkündü.
Ne var ki bu şekilde dünyaya gelmem, annemle babamı hayal bile edemeyecekleri kadar mutlu etmişti ve beni üzerime titreyerek büyütmüşlerdi. Hastalık yüzünden sahip olma ihtimalleri neredeyse imkânsız olan bir evlattım. Üstelik kendilerine en başından bebeğin ölü doğacağı söylenmişti; buna rağmen çocuklarının hayata tutunması, bu mucizeyi onlar için çok daha anlamlı kılmış olmalıydı.
Bir yaşıma bastığım sıralarda, neredeyse bütün günümü köyün çevresinde gezinerek geçirdiğim bir anım vardı. Bedenim kendi ayaklarımın üzerinde durabilecek kadar büyümüştü, ben de yeryüzünü biraz keşfe çıkmak istemiştim. Her ne kadar bir bebek bedeninde olsam da, içinde bir Tanrı’nın ruhunu taşıyan benim için bu hiç sorun değildi.
Ufak bir yürüyüş niyetiyle etrafı gezinmiş, merakımı giderip geri döndüğümde ise annem hıçkıra hıçkıra ağlayarak bana sarılmıştı. Bir yaşındaki çocuğunun kaybolduğunu sanıp endişeden perişan olmuş bir kadının yüzü gözlerime yansımıştı. Benim sırf merakımı gidermek için etrafta dolandığım o gün, bu kadın için tam bir kâbus olmuştu.
İşte o an nihayet farkına vardım.
Mevcut benliğim, Karanlık Tanrısı Entropi olmaktan da öte Kuromiya Haine’nin ta kendisiydi.
Ben, bu insanların evladıydım.
Daha düşünmeye bile fırsat kalmadan bedenim çoktan harekete geçmişti.
“?!! Hey dur, Haine!“
Babamın uyarısı beni durdurmaya yetmedi. Ağacın gölgesinden fırladığım gibi doğruca hedefime doğru atıldım.
“Hı? Guwaaaaa?!!!“
Şövalye yediği yumrukla yerlerde yuvarlandı.
“Anne!“
“Haine... Hayır! Kaç kurtar kendini!“
Ancak ben annemin önüne geçtim, neye uğradığını şaşıran şövalyelere dik dik bakarak şöyle dedim:
“Bana bulaşacaksanız, hazırlıklı gelin! Eğer bu kadına zarar vermeye kalkarsanız, yemin ederim ki hepinizi tek tek yere sererim!!“