===Birinci Bölüm: Kızıl Bir Sıçrama==
Vücudunu saran siyah bir takım ve maske giymiş bir adam, kancalı bir ipe tutunarak duvara çevikçe tırmandı. Tepeye ulaştıktan sonra diğer tarafa sessizce indi. Kompakt gece görüş gözlükleri sayesinde, epey ileride dikilen üniformalı bir adamı net bir şekilde görebiliyordu.
’’Beklendiği gibi, yerini almış,’’ diye düşündü.
Genç koruma, tüfeğinin tetiğiyle oynamakla meşguldü. Davetsiz misafir, hedefinin bu tecrübesizliğinden rahatsız olmuştu ancak bunu çabucak basit bir kaynak dağılımı meselesine bağladı. Küçük bir ormanla çevrili bu dış duvar nöbeti, yüksek bir önceliğe sahip değildi.
Davetsiz misafir bu giriş noktasını tam da bu yüzden kasten seçmişti. Fark edilmeden içeri girebileceğinden emin olana dek, geceler boyu tüm bölgeyi gözetlemişti. Daha önce hiç bu zorlukta ve ölçekte bir şeye kalkışmamıştı. Nikaidou Şirketler Grubu’nun (NGC) başındaki Karasuma Nikaidou’yu ortadan kaldırmak, ağır bir hazırlıkla bile kolay olmayacaktı. Gergin olmak için pek çok nedeni vardı ama bu duyguları özenle paketleyip dondurucuya kaldırdı.
Nefesini susturdu ve korumaya doğru süzülürken bedenini yere yakın tuttu; talihsiz kurbanın sırtına kıl payı yaklaşana dek ilerlemeyi sürdürdü. Eldivenli sol elini sessizce korumanın sol yanağının birkaç santim ötesine uzatıp ağzını kapattı. Bir eliyle her türlü yardım çığlığını boğarken, sadece sağ kolunu kullanarak paniğe kapılan korumayı mekanik bir şekilde boyunduruk altına aldı. Bu, yalnızca ikisi arasındaki muazzam güç farkı sayesinde mümkündü. Davetsiz misafirin ince ama kaslı yapısına bakıldığında pek de akla yatkın görünmeyen bir başarıydı bu.
Korumanın bir daha asla uyanmayacağından emin olduğunda, bedeni omzuna attı ve iple birlikte kusursuzca budanmış bir çalının arkasına sakladı. Tırmanma aleti sıradan bir markaydı çünkü onu arkasında bırakmayı planlamıştı.
Davetsiz misafir, devriyeler tarafından fark edilmekten ustaca kaçınarak geniş arazinin içindeki ana malikaneye doğru ilerledi. Mülk sahibinin hayvanlardan nefret etmesine minnettardı, zira bekçi köpeklerini kandırmak insan korumaları kandırmaktan çok daha zordu. Nihayet, sadece bir saat önce hizmetçilerin ve teslimatçıların akın akın girip çıktığı servis kapısına ulaştı. Malikanenin dışından yiyecek, masa ve dekorasyon malzemeleri taşımışlardı.
Servis kapısı kilitliydi ama böyle şeyler onun için pek bir anlam ifade etmiyordu. Kapı kolunu elleriyle parçalayarak kapıyı zorlanmadan açtı.
Hazırlık odasında yalnız olduğundan emin olduktan sonra, “Etkileyici bir parti olmalı. Sadece bir değil, iki ünlü şefin yemek servisi yapması... Bu ne kadar paraya mal olmuştur ki?“ diye mırıldandı davetsiz misafir.
Daha da içeriye açılan kapıyı açamadan, koridordan ayak sesleri duydu. Ağır gümbürtülere bakılırsa, bunun bir erkeğe ait olduğuna kanaat getirdi. Ses giderek yükseliyordu. Muhtemelen daha önce hallettiği korumadan daha tecrübeli biriydi. Kapıyı zorlayarak açtığında metalik çatırtı sesini en aza indirmek için elinden geleni yapmıştı ama çabaları boşa gitmişti.
’’Umarım benim gibi geliştirilmiş biri değildir.’’
Sırtını kapının sağındaki duvara dümdüz yasladı. Koruma, kapıyı duvara çarpacak kadar sert bir güçle açtı. İki eliyle bir tabanca tutarken, odanın görünen kısmına göz attı. Hiçbir şey bulamayınca içeri adımını attı.
Yüzünden birkaç santim ötede bir el gördüğünde, korumanın hatlarına dehşet kazındı. Davetsiz misafir ustalıkla korumanın sesini boğdu ve savaş bıçağını yatay bir şekilde adamın boynunun yan tarafına sapladı. Hiç duraksamadan bıçağı kendine doğru çekti, şah damarlarını ve soluk borusunu kesti. Kan sıçramasının büyük kısmından kaçınmak için kesiği atarken korumanın yüzünü hızla bıraktı ve geriye sıçradı. Bir kan izi, fark edilmesine yol açardı.
Başarılı ve sessiz bir infaza rağmen dilini şaklattı. Geriye sadece kan değil, aynı zamanda demir kokusu yayan bir ceset kalmıştı. Düşmanın arkasına geçememek bu aksiliğe yol açmıştı. İstemeden de olsa görevine bir zaman sınırı koymuştu.
Vakit kaybetmemeye karar vererek cesedi olduğu yerde bıraktı ve ana salona giden koridorda sessizce koştu. Koridor iyi aydınlatılmıştı, bu yüzden gece görüş gözlüğünü devre dışı bıraktı. Bu noktadan sonra, karşılaştığı herkesi olabildiğince hızlı ve sessiz bir şekilde öldürmek zorundaydı. Kriterlerine uymalarına dair küçük bir umut göğsünde titreşti.
---
“Ojousama, sekiyorsunuz,“ dedi genç bir kadın dümdüz bir ses tonuyla. Ceketsiz bir uşak kıyafeti giymişti.
“Biliyorum, üstelik mırıldanıyorum da. Bir şikayetin mi var?“ dedi küçük kız. Siyah, uzun kollu elbisesi ve uzun, dalgalı abanoz rengi çift kuyruk saçları attığı her adımla birlikte dans ediyordu.
“Nihayet doruk noktasına ulaştığımız için heyecanlı olduğunuzu biliyorum ama dereyi görmeden paçaları-“
“Sıvayacağım.“
“Ama yapamazsınız. Bazı dereler geçit vermez.“
“Ben derelerden değil, planlardan bahsediyorum.“
“Ancak planların çatlaması onların kurulması anlamına gelir, meyvelerini vermesi anlamına değil.“
“Sen domates dersin, ben marinara.“
“Ben de marinara sevsem de, konumuz bu değil.“ Genç kadının cevabında ufak bir bıkkınlık kırıntısı duyulabiliyordu.
On iki yaşından büyük durmayan küçük kız, uşağa döndü ve cazibe ile masumiyet saçan, karşı konulmaz derecede sevimli bir gülümseme sundu. Bu, pembe dudaklarından kurşun parçaları gibi dökülen kelimelerle tam bir tezat oluşturuyordu.
“Rahatla, Saya. Babam bu gece ölecek.“
“Bunu hiç sorgulamadım, ’’Kaika’’-Ojousama,“ dedi uşak, hafif ve alaycı bir sırıtış sergileyerek.
“Şimdi sadece kötülük ediyorsun.“ Kaika sevimlice dudak büzdü, dalgalı kahkülleri bu hareketle sarsıldı ama bir sonraki an yüzündeki tüm ifade silinip gitti. “Baharatın özü ölçülü olmaktır.“ Ses tonu Kuzey Kutbu tundralarıyla yarışacak kadar buz gibiydi.
Uşağın asgari düzeyde ifade barındıran çehresinde bir pişmanlık belirtisi belirdi ama hızla kendini toparladı, ince bedenini dikleştirdi ve ardından derin bir reverans yaptı. Normalde sağ gözünü perdeleyen kısa, parlak siyah saçları aşağı sarktı.
“Kabalığım için özür dilerim. Şakam fazla ileri gitti, ’’Kai’’-Ojousama.“ Halıya bakmayı sürdürdü. “Sadece bahsettiğimiz kişinin hâlâ Karasuma Nikaidou olduğunu size hatırlatmak istedim.“
“Babamın kim olduğunun gayet farkındayım. Japonya’nın en zengin ve en güçlü adamlarından biri olması bu gece ve muhtemelen bundan sonraki hiçbir gün hiçbir anlam ifade etmiyor.“
“Aynı zamanda hayatının büyük bir bölümünde NGC’nin karanlığına da hükmediyordu.“
“Sanırım bu biraz takdiri hak ediyor.“ Zarif bir şekilde parmağını çenesine koydu.
“Hımm, bu pozu daha ne kadar korumam gerekiyor, Ojousama?“ Saya’nın sırtı hâlâ yere paraleldi. Hanımı kıkırdadı.
“Sen tatmin olana kadar? En başından beri böyle durmanı ben istemedim ki.“
Saya başını kaldırmadan önce sessizce iç geçirdi. O metanetli maske yüzünü yeniden süslemişti.
’’Biraz fazla sert davranmış olabilirim,’’ diye düşündü Kaika ama bu fikri derhal kafasından attı. Ona tam adıyla hitap etmesi böylesine soğuk bir azarı gerektirmezdi ancak Saya ile olan ilişkisinin bundan zarar görecek kadar kırılgan olmadığını biliyordu.
Büyük, açık ahşap bir kapıdan geçerlerken Kaika neşeli sekmelerine geri döndü. Geçtikleri koridorlar vazolar, yağlı boya tablolar ve diğer antika eserlerle süslenmişti ama bunlar, malikanenin övünç kaynağı olan o müze misali ana salonun yanında sönük kalıyordu.
Avizelerin karmaşık metal ve cam işçiliği, ışığı ince renklerden oluşan bir ağ halinde kırıyordu. Geniş ana merdiven boşluğu, salonun zıt uçlarına giden iki kavisli merdivene ayrılana dek ikinci kata doğru uzanıyordu. Halıların renkli iplik detayları, beyaz mermer zemin tarafından vurgulanıyordu.
Kaika iç geçirdi. Gözleri, aşırı maruz kalmaktan dolayı neredeyse öğürme refleksini tetikleyen tüm o zenginliğin üzerinde gezindi. Bakışları en sonunda babasının üzerinde durdu ve kusma dürtüsü daha da şiddetlendi.
“İyi akşamlar, Baba,“ dedi Kaika. Yüzündeki o iğrenmiş ifade tamamen silinip gitmişti. Babasına, sevgi dolu her kız çocuğunun yapacağı gibi tatlı bir şekilde gülümsedi.
“Kaika!“ dedi o devasa adam kızına döndükten sonra. “Seni partide göremedim. Kendini kötü mü hissediyordun?“ Endişe kırıntıları barındıran bir tebessümle gülümsedi ve görünüşünü düzeltmek istercesine grimsi beyaz saçlarını gelişigüzel düzeltti. Koyu gri bir takım elbise giyiyordu ve leylak rengi kravatı gevşetilmişti; bu da misafirleri ağırlama vaktinin sona erdiğini gösteriyordu.
“Endişelenecek bir şey yok, Otousama. Sadece kalabalıktan kaçınmak istedim. Ondan ziyade, İyi Ki Doğdun!“
Merdiven boşluğunun en alt basamağında duran babasına doğru neşeyle seğirtti. Kaika onu tam da yatak odasına çekilmek üzere üst kata çıkarken yakalamıştı. Görünüşte tesadüfi olan bu kavuşma ne mutluluk vericiydi ne de bir tesadüftü.
“Teşekkür ederim. Üzgünüm ama bunca insanı davet etmek zorundaydım. Görünüşü kurtarmam gerekiyor.“
“Lütfen özür dilemeyin, Otousama. Bugün sizin gününüz, o yüzden beni dert etmeyin. Daha da önemlisi, şu an vaktiniz var mı? Sizinle bir şey hakkında konuşmak istiyordum.“
“Ama saat çoktan geç oldu. Odanızda dinlenmek istemediğine emin misin?“
“Bütün gün oradaydım zaten. Üstelik, çok daha geç bir saate kadar uyumayacağımı biliyorsunuz, değil mi?“
“Muhtemelen bütün zamanını ders çalışarak geçirdin. Vücudun uyku olmadan da yorgunluğunu atabilir. Sadece uzanmak bile çok işe yarayacaktır.“
“...Otousama, Kaika ile konuşmak istemiyor musunuz?“ Titreyen yumruklarını arkasına saklarken çocukça bir şekilde kaşlarını çattı.
“Bunun doğru olmadığını biliyorsun. Sen benim en büyük hazinemsin. Son zamanlarda meşgul olduğumu ve seninle pek ilgilenemediğimi biliyorum ama için rahat olsun. Her zaman aklımdasın.“
Kaika babasına iç açıcı bir gülümseme bahşetti ve “Anlıyorum,“ dedi.
Karasuma yalan söylemiyordu. Kaika, babasının onu yalnızca ekonomik imparatorluğunun varlığından sonra ikinci sırada sevdiğini biliyordu. İkisi arasında bir ayrım yapmak bile kılı kırk yarmak demekti.
“Henüz vakti olmasa da her şeyi sana devretme niyetindeyim. Bunu asla unutma.“
’’Evet, biliyorum. Ancak zamanlama konusunda bir anlaşmazlığımız var.’’ Kaika içinden kıkırdadı.
“Yine de, sırf istediğini elde etmek için böyle davranmana pek katılamayacağım.“
“Nasıl yani?“
“Bir çocuk gibi. On beş yaşındasın. Her Nikaidou’nun yapması gerektiği gibi daha zarafetle hareket etmelisin.“ Bu şikayetinde ciddi değildi. Kaika onun bu sevimli hallerinden hoşlandığını biliyor ve bunu kullanıyordu.
“Bence depresif bir ergen gibi davranmaktan çok daha fazla yakışıyor bana.“
“Bence hiç kimse depresif bir ergen gibi davranmamalı, depresif ergenler bile.“
Baba ve kız kahkahalara boğuldu. Karasuma, Kaika’nın rolünü görebildiğine inanıyordu ve haklıydı da; ancak bu yalnızca Kaika onun görmesine izin verdiğinde geçerliydi. Ne var ki, Kaika bile rolde kalmakta zorlanıyordu. Bunun sebebi babasının duyarlılığı değil, yaklaşmakta olan ifşaat için kabaran heyecanıydı.
Kaika ve babası havadan sudan sohbet ederken Saya girişin yakınında bekliyordu. Terminalinden bir arama yaptı. Kısa bir süre sonra, ana salonun dört girişinin her birinde birer koruma belirdi. Kaika onların varlığını fark etti. Hazırlıklar tamamlanmıştı.
’’Afiyet olsun!’’
Saya bir işaret olarak elini kaldırdı. İkinci katın doğu ve batı girişlerindeki korumalar yavaşça merdivenlerden inmeye başladı. Onları takiben, zemin kattaki iki koruma da neşeli sohbetlerine devam eden baba-kız ikilisine yaklaştı. Dikkati Kaika’nın sevimli el kol hareketleriyle dağılmış olmasına rağmen, Karasuma duraksadı ve başını çevirerek yaklaşan korumalara baktı.
’’Saya’nın tahmini doğruydu. O tahtı ellerin böğründe oturarak korumadın.’’
Babasının tetikte olduğunu gören Kaika başını eğdi ve titremeye başladı. Sarsılırken kollarıyla kendini sardı ve damarlarında hızla dolaşan o elektrik hissine teslim oldu. Gözlerinin arkası yanıyor, boğazı kuruyordu. Babasının ona yaptıklarını ve ona yaptırdıklarını yeniden yaşadı. Zihni anılar denizinde yüzüyor, minyon bedeninin titremesi yavaş yavaş artarak zirveye ulaşıyordu.
Sonra tüm o anıları bir araya sıkıştırdı ve kullanılmış bir sakız kağıdı gibi fırlatıp attı. Onun için hiçbir gerçek değerleri yoktu. Babasını öldürecekti ama bu önemsiz nedenlerden dolayı değil.
Titremesi durdu. Dalıp gitmesi saatler sürmüş gibi hissettirse de, yalnızca saniyeler sürünerek geçip gitmişti. Kızını tuhaf bir halde gören Karasuma endişeyle ona yaklaştı. Elini ona doğru uzattı ama irkilerek durdu.
Kaika manyakça bir kahkahaya boğuldu.
Yüzü kasıldı. Çekici hatları tekinsiz vadiye düştü. Kahkahasıyla ana salonu yutmaya devam ederken yanakları kızarmıştı.
“Kaika!?“ Karasuma onun omuzlarından tutmaya çalıştı. Muhtemelen bunun bir tür sinir krizi olduğunu düşünmüştü.
Kaika geri adım atarak onun tutuşundan ustaca kaçındı ve her hecesini zehirleyen bir hayal kırıklığıyla tükürürcesine konuştu, “Hâlâ anlamadın mı?“ Başını iki yana salladı. “Biliyordum. Sen çok-“
’’Sıkıcısın.’’
Bunlar, tek bir kelimeye sığdırılmış çıplak düşünceleriydi. Bu kelime, Rubicon nehrini geçişinin ilk adımı, ihanetinin doğuşu ve onun gerçeğiydi.
Ne var ki, kazığı sevgili babasının kalbine saplayamadan, babası onu aniden kenara itti. Bu ani müdahaleyle yanlamasına yere düştü. Bu durum, doğudan yaklaşması gereken korumayı görüş alanına soktu. Zihnini bir kafa karışıklığı kemirdi.
’’Paralı askerlerden biri neden ölü!? Saya daha önce bana malikanedeki dört korumayı başarıyla değiştirdiğini rapor etmişti!’’
Sinapslarının izin verdiği en yüksek hızda olasılıkları süzgeçten geçirdi.
’’O piç saldırıyı öngörmüş müydü? Başından beri rolümü anlamış mıydı? Onu hafife mi aldım? Tüm planlarım, onca hazırlık bir hiç uğruna toza mı dönüştü?’’
Paranoyası taşıyordu.
Halıya yavaşça sızan kana boş bir ifadeyle baktı ve cılız bir sesle fısıldadı,
“Ben... kaybettim mi?“
---
Davetsiz misafir, ana salona giden doğu koridorunun sonuna yakın bir köşeye ulaştı. Girişin yakınında dikilen bir korumayı gördüğünde kör bir noktaya saklandı. Dengesiz kol hacmine ve duruşuna bakarak korumanın sağ kolunun ve omzunun sibernetik olduğunu kolayca tespit etti.
Yaygın olarak ARMS (Yapay Kas ve İskelet) olarak adlandırılan bir şeye sahip biriyle çatışmanın tehlikeli olduğunu biliyordu; yenileceğinden şüphelendiği için değil, muhtemelen uzayan bir çatışmayla sonuçlanacağı için. Çıkacak kargaşa tüm mülkün güvenliğini alarma geçirebilirdi.
’’Bir MMA şampiyonu bile ringde iki vasat dövüşçüye karşı kolayca yenik düşer.’’
Bu onun için geçerli değildi ama yine de ihtiyatlı olmayı seçti.
Seçeneklerini tartarken, koruma ana salona doğru yürümeye başladı. Bu fırsatı kullanarak daha da yaklaştı ve gereğinden fazla büyük olan odayı daha iyi görebileceği bir açı yakaladı. Hızla durumu kavramaya çalıştı. Küçük bir kızın varlığı davetsiz misafir için beklenmedik bir durumdu çünkü araştırması sırasında böyle bir şey karşısına çıkmamıştı.
Davetsiz misafir kendini hazırladı. Korumalar muhtemelen korumayı güçlendirmek için Karasuma’ya doğru ilerliyorlardı. Eğer korudukları kişiye üç metre kadar yaklaşırlarsa onu öldürmesi imkansızlaşırdı. Şimdi olmak zorundaydı.
Ava hazırlanan bir çita gibi koşucu pozisyonu aldı. Bacaklarındaki patlayıcı gücü kullanarak ana salona daldı. Bu durum, doğu girişini gören iki batı girişi korumasını alarma geçirdi. İki korumanın tepkisi, sırtı ona dönük olan korumaya tehlikeyi haber vermişti.
Koruma silah kullanmadı, bunun yerine ARMS’ına güvendi. Gövdesini çevirdi ve ardından sağ kolunu davetsiz misafire doğru savurdu. Kusursuzca uygulanmış bir ters yumruktu ve sadece tepki vererek kaçınılması imkansızdı.
Ama o kaçındı. Davetsiz misafir saldırının geleceğini biliyordu ve yaklaşırken aşağı doğru daldı. Koruma, et yerine havayı yardıktan sonra şok olmuş görünüyordu ama bu uzun sürmedi. Davetsiz misafir, bıçağını korumanın çenesinden yukarı doğru saplayarak namluyu beyin yarımkürelerinin arasına kusursuzca yerleştirdi.
Bu zafer davetsiz misafiri yavaşlatmadı. Bıçağı çıkardı, ayakta duran cesedin etrafında pürüzsüzce döndü ve Karasuma’ya doğru atıldı. Odadaki kız hariç herkes harekete geçmişti. Sadece kısa bir mesafe uzaklıktaydılar ama davetsiz misafir çoktan maksimum hızına ulaşmıştı ve onu durdurabilmelerinden birkaç saniye önce Karasuma’ya ulaşacaktı. Kız yolunu kapatıyordu ama saldırısına pek bir etkisi olmadan onu ezip geçebilirdi.
’’Kızdan kaçınma riskini alamam. Bire karşı dört bilinmeyen iyi bir fikir değil. Başka seçeneğim yok..!’’
Ancak Karasuma’nın vardı. Zaman kazanmak için kızı bir kalkan olarak kullanabilirdi ama yapmadı. Onu davetsiz misafirin yolundan uzağa itti. Davetsiz misafir sola saptı ve sağ elinde ters tuttuğu bıçağı Karasuma’nın boğazı boyunca savurdu. Kesiği atarken kurbanını geçip gitti. Karasuma, çaresizce kızına bakarken guruldamaya benzer bir ses çıkardı ve son nefesini verdi.
Küçük kızın üzerine kızıl sıçradı. Yüzünü, çiçekli siyah elbisesini, neredeyse solgun tenini, gevşeyen yanaklarını ve hafifçe aralanmış dudaklarını kapladı.
Davetsiz misafir, Karasuma’nın kızı kurtarmaya yönelik bir hamle gibi görünen bu hareketle onu uzağa iteceğini beklemiyordu. Bu eylem için minnettardı çünkü kimseyi gereksiz yere incitmek istemiyordu. Bir çocuğu cinayet mahalliyle travmatize etmek zaten affedilemez bir şeydi. Davetsiz misafir kalbinden sessizce özür diledi.
’’Bu sana haksızlık olmalı. İstersen bedelini ödetmek için beni bul.’’
Koşusunu Karasuma’nın cesedinden birkaç adım ötede durdurdu. Girdiği rotayı kullanarak derhal kaçmaya karar verip arkasını döndüğünde kızı kızıla bürünmüş halde gördü. O an kalbini esir alan şey suçluluk değil, dehşetti. Bu, kaçınılmaz bir dikkat dağınıklığıydı. Toparlanmaya fırsat bulamadan, çenesinin sağ tarafına doğru bir tekme savruldu. Darbeyi karşılamak için sağ ön kolunu kaldırdı ama bir an için fazla yavaştı. Sadece yumruğu çene bölgesine ulaşabildi. Temas anında, ete hiç benzemeyen metalik bir şangırtı yankılandı.
Siyah parçalar havaya saçıldı. Gözlükleri uçup gitti, neyse ki kırılıp gözlerini kesmemişti. Yumruğu, aceleyle atılan bu döner tekmeyi bir nebze olsun yönlendirmeyi başarmıştı. Ancak saldırı yine de maskesinin bir kısmını parçalamış ve bıçağını elinden uçurmuştu. ARMS’a sahip olduğunu bilmesine rağmen genç kadının hızı karşısında afallamıştı. Hepsi harekete geçtiğinde Karasuma’dan en uzakta olan kişi oydu.
Kadın hâlâ dengesiz tekmesinin ardından toparlanmaya çalışırken, davetsiz misafir beynini hafifçe sarsan darbeye dayandı ve koşmaya başladı.
’’Bıçağımı alamam..!’’
Dosdoğru doğu koridoruna yöneldi. Kadın, kalan korumalara onu yakalamalarını ya da yok etmelerini emretti. Üçü de silahlarını çekip davetsiz misafirin peşinden fırladı. Kadın onları takip etmedi.
Davetsiz misafir mülkün içinde ok gibi fırladı. Salonlarda yankılanan alarm sirenini görmezden geldi. İş bittiği için artık fark edilmek umurunda değildi. Düz bir koşuda hızına rakip olabilecek çok az kişi olduğundan emindi. Yolu kafasında çoktan haritalandırdığı için gece görüşünün olmaması yalnızca küçük bir aksilikti. Sonunda ceset yüklü çalıya ulaştı ve duvarın üzerinden yüksek bir atlayış yaptı. Çalıların arasında yutulmuşçasına ormanın içinde gözden kayboldu.
Ancak takipçilerini atlattığından emin olduktan sonra zihnine inatla musallat olan o görüntüyle yüzleşmek için durdu. Bu, başarılı bir cinayetin ardından gelen o alışıldık coşku değildi. Arkasında bıraktığı bir şey yüzünden izinin bulunabileceği endişesi de değildi. Babasının kanıyla yıkanmış o kızın yüzüydü. Neredeyse çenesine mal olacak olan o korkuyu yeniden alevlendirmişti.
“Gülümsüyordu.“