Yukarı Çık






           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Prolog

—Şehir efsaneleri. Dünyanın dört bir yanında yankılanan, gökyüzündeki yıldızlar kadar hesapsız bu fısıltılar, aslında bir tür dileğin yansımasıdır.

—İnsanoğlunun Ay’a hiç ayak basmadığına dair o meşhur efsane gibi.

—Dolar banknotlarına gizlenmiş Mason komplosu gibi.

—Zaman yolculuğunu konu alan Philadelphia Deneyi gibi. Chiyoda Hattı’nın altındaki nükleer sığınak, 51. Bölge, Roswell Olayı ve nicesi...

Sayısı belirsiz bu şehir efsanelerine bakıldığında, ortaya net bir tablo çıkar. Hepsinin temelinde yatan tek bir arzu vardır: “Böyle olsaydı ne harika olurdu!“ Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler. Ancak fısıltıların doğasını, kulaktan kulağa yayılan ufacık bir yalanın nasıl devasa bir canavara dönüştüğünü düşündüğünüzde, bu efsanelerin nasıl şekillendiğini anlamak zor değildir. Kısacası, köklerini gerçek olaylardan alsalar da kendileri gerçeklikten tamamen uzaktır. Açık konuşmak gerekirse, çoğu koca bir zırvalıktan ibarettir. Yine de bu durum, onlardan şikayet etmeyi ya da üzerlerine kafa yormayı gerektirmez. İnsanlığın varoluşu, astronomik düzeyde imkânsız bir tesadüfün eseridir. Fakat insanoğlu, antik çağlardan beri tesadüfler yerine kadere inanmayı seçmiştir. İçgüdülerinin ve tecrübe ettikleri kuralların bir sonucu olarak, yaratılışın arkasında bilinçli bir elin olduğuna inanmak istediler. Dünyanın kaostan değil, mutlak bir düzenden ibaret olduğunu düşünmeyi arzuladılar. Gölgelerin ardında ipleri elinde tutan birinin varlığını hayal etmek, bu absürt ve mantıksız dünyada bir anlam bulma çabasıydı. En azından, bunun gerçek olmasını umut etmekti. İşte bu yüzden, şehir efsanelerinin de temelde bu samimi arzunun bir başka meyvesi olduğu söylenebilir.

—Velhasıl. Gökyüzünü aydınlatmaya yetecek kadar çok şehir efsanesi var. Ancak pek az kişinin bildiği bir gerçek daha var: Bunların bazıları gerçekten de doğru.

—Yanlış anlaşılmasın; bu durum, az önce saydığımız efsanelerin gerçek olduğunu kanıtlamaz. Sadece, tamamen farklı bir temelden doğan bazı şehir efsanelerinin varlığından bahsediyoruz.

—Örneğin, inanması güç, fazlasıyla sürreal bir söylentinin zamanla bir şehir efsanesine dönüşmesi gibi.

İşte buna verilebilecek en iyi örnek: İnternet âleminde kulaktan kulağa yayılan, “  “ (Boşluk) adındaki bir oyuncunun hikâyesi. Söylentilere göre bu kişi, 280’den fazla oyunun çevrimiçi sıralamasında kırılamaz rekorları elinde tutuyor. “  “ kullanıcı adıyla, dünya çapındaki tüm liderlik tablolarını silip süpüren bir efsane. Muhtemelen “Yok artık, daha neler!“ diye düşünüyorsunuz. Elbette herkesin ilk tepkisi bu oluyor. Ortaya atılan hipotez gayet basit:

Oyun geliştiricileri, kimliklerini gizlemek adına liderlik tablolarındaki isim kısmını bilerek boş bırakıyorlar. Bu, aralarında moda olan bir tür şaka. Yani ortada gerçek bir oyuncu falan yok...

Ne var ki, tuhaf bir şekilde, bazı insanlar onunla gerçekten karşılaştıklarını iddia etmeye devam ediyor. Onun yenilmez olduğunu söylüyorlar. Büyük ustaları bile dize getiren satranç yapay zekalarını darmadağın ettiğini... Oyun tarzının mantık sınırlarını aştığını ve hamlelerinin asla öngörülemediğini... Hile programları ve kodlar kullanmalarına rağmen ona karşı yine de kaybettiklerini söylüyorlar. Söylüyorlar da söylüyorlar...

Bu tür söylentilere zerre kadar ilgi duyanlar, ister istemez işin aslını araştırmaya koyulur. Neden mi? Sebebi çok basit. Eğer bu kişi konsol, bilgisayar ve sosyal medya oyunlarında zirveyi kimseye bırakmıyorsa, ortada somut bir hesap olmalıdır. Eğer gerçekten yaşıyorsa, oyun geçmişine ulaşılabilmelidir. Ancak böyle birinin gerçek hayatta var olması imkânsızdır...

—İnsanlar dudak bükerek arama motorlarına girer... ve tam da o an tuzağa düşerler. Çünkü her konsolda, her sosyal ağda “  “ adıyla kayıtlı, kanlı canlı bir kullanıcı gerçekten de vardır. İsteyen herkes “  “ın oyun geçmişine bakabilir. Orada, kelimenin tam anlamıyla “hesapsız“ sayıda kupa yatmaktadır. Çünkü “  “ın maç kayıtlarında tek bir mağlubiyet bile yoktur.

—İşte işler tam da burada sarpa sarar. Ortadaki somut kanıtlara rağmen, söylenti giderek daha akılalmaz bir hâl alır.

“Kesin mağlubiyet kayıtlarını silen bir hacker.“

“Sadece en iyi oyuncuları bünyesinde barındıran gizli bir oyuncu grubu.“

—Ve nicesi... Böylece, yeni bir şehir efsanesi yavaş yavaş doğmuş olur.

—Öte yandan, bu vakada suçun bir kısmı efsanenin asıl kaynağına, yani “  “a aittir. Sonuçta ortada bir hesabı vardır; kendini ifade edebileceği bir platforma sahiptir. Yine de tek bir kelime dahi etmez, hiçbir mesaja cevap vermez. Dışarıya tek bir baytlık bilgi sızdırmadığı için, Japon olması dışında hakkındaki her şey devasa bir sır perdesinin ardındadır. Yüzünü gören tek bir kişi bile yoktur. Bu gizem de efsanenin alevini harlayan bir başka unsurdur.

—Ve işte...

—Artık tanışma vakti geldi.

Karşınızda. 280’i aşkın oyunun küresel sıralamasındaki tartışmasız tek kral. Kırılamaz rekorlara imza atmaya devam eden o efsanevi oyuncu. “  “... Kanlı canlı hâliyle, tam karşınızda!

“……Ah… Ölüyorum, ölüyorum… Ah, öldüm… Hadi ama… Bas şu resi artık!“

“…Hüp… Sanırım… ayaklarımla iki mouse’u birden idare etmek biraz zormuş…“

“Bırak şimdi, resle beni diyorum—Hey, mızıkçılık yok ufaklık! Üç gündür boğazımdan tek lokma geçmedi, sen kalkmış savaşın orta yerinde keyifle noodle hüpletiyorsun!“

“…Abi, sen de ister misin…? Kenarda biraz CalorieMate kalmıştı…“

“CalorieMate burjuva işi, kim yer onu? Sen beni resle yeter!“

“…Hüp… Hı-hım, tamam.“

Şıvaaa… pviing!

“Eyvallah, sağ ol… Bir saniye, saat kaç?“

“…Hımm… gecenin körü işte, saat daha sekiz…“

“Sabahın sekizine gecenin körü mü diyorsun? Bu da yeni bir bakış açısıymış kardeşim. Peki günlerden ne?“

“…Bilmem… bu benim birinci, ikinci… dördüncü bardak noodle’ım… yani, dördüncü gün falan herhalde?“

“Yok, yok, güzel kardeşim, kaç gündür uyanık olduğumuzu sormuyorum. Hangi ayın kaçındayız, onu diyorum.“

“…Senin… işin gücün yok ki… Ne fark eder?“

“Fark eder tabii! Çevrimiçi oyunlarda etkinlikler, turnuvalar var!“

Çevrimiçi oyunlarının tadını çıkaran bu iki genç, göz teması kurma zahmetine bile girmeden odanın iki ucundan birbirlerine laf atıyordu. Oda aslında on altı tatami minderi alacak kadar genişti. Epey büyük bir alandı. Ancak içerisi kelimenin tam anlamıyla bir teknoloji çöplüğüne dönmüştü. Sayısız oyun konsolu. Her birine dörder tane düşen, toplam sekiz bilgisayar. Zeminde modern bir sanat eseri karmaşıklığında birbirine dolanmış devasa kablo ağları... Açılmış oyun kutuları ve “erzak“ adını verdikleri, etrafa saçılmış boş noodle bardaklarıyla plastik şişeler yüzünden odanın asıl genişliğini hissetmek imkânsızdı. Gerçek birer oyuncu oldukları için yüksek yenileme hızına sahip LED ekranlar seçmişlerdi. O ekranların soluk ışığı ve karartma perdelerinin ardından sızan, çoktan doğmuş güneşin cılız parıltısı altında... öylece sohbet ediyorlardı.

“…Abi, sen… işe falan girmeyecek misin?“

“—Peki sen bugün okula gidecek misin?“

“…“

“…“

Başka tek kelime etmediler.

Ağabey: Sora (“Gökyüzü“ / “Boş“). On sekiz yaşında. İşsiz, bakir, dışlanmış, sosyal becerilerden yoksun, oyun bağımlısı bir ot. Dağınık siyah saçları, üstünden çıkarmadığı tişörtü ve kot pantolonuyla tam bir asosyal tablosu çiziyordu.

Kız kardeş: Shiro (“Beyaz“). On bir yaşında. Okul kaçağı, arkadaşsız, zorbalık mağduru, sosyal fobik, oyun bağımlısı bir ot. Bembeyaz saçlarıyla abisine uzaktan yakından benzemiyordu. Okul değiştirdiğinden beri dışarıda bir kez bile giymediği ilkokul denizci üniformasıyla öylece oturuyordu. Bakımsız bırakıldığı her hâlinden belli olan o uzun beyaz saçları, yüzünü tamamen örtüyordu.

İsimlerinin kanjileri yan yana geldiğinde ise tek bir kelimeyi oluşturuyordu: Kuuhaku, yani “Boşluk“.

—Pekâlâ. Bu da farklı bir şehir efsanesi. İsterseniz onu gölgelerin ardında bırakabilirsiniz. Ya da hayallerinize tutunmayı seçersiniz.

—Öyleyse başlayalım. Şehir efsanelerinin nasıl şekillendiğini artık biliyoruz. Kısacası, az önce de bahsettiğimiz gibi, insanların arzularının birer yansımasıdır onlar.

Çünkü bu dünya saf bir kaostan ibarettir. Kaderin zerresi bulunmaz; her şey kör tesadüflerin eseridir. Mantıksızdır. Absürttür. Anlamdan tamamen yoksundur.

Bu gerçeği fark edip de kabullenmek istemeyenler, dünyanın biraz daha “havalı“ bir yer olmasını arzular.

İşte şehir efsaneleri de tam olarak bu samimi arzunun rahminden doğar.

—Artık vakit geldi. İzin verin de bu sıkıcı gerçekliği sizin için biraz daha renklendireyim. Size yepyeni bir şehir efsanesi sunuyorum.

—Bu vesileyle, âdet yerini bulsun diye. Ufak bir lütuf olarak.

—Söze şöyle başlamak isterim:

—Şu meşhur söylenti hiç kulağınıza çalındı mı?—

Derler ki, oyunlarda insanüstü yeteneklere sahip olanların posta kutusuna günün birinde gizemli bir e-posta düşermiş.

İçeriğinde şifreli birkaç kelime ve onları özel bir oyuna davet eden bir bağlantı bulunurmuş. Ve eğer o oyunu kazanmayı başarırlarsa—

“…Pilim bitti… ben uyuyacağım.“

“Hey, dur bakalım! Sen gidersen kim can basacak—“

“…Sen halledersin, abi.“

“Yani, teorik olarak evet! Ellerimle yönettiğim iki karaktere ek olarak, senin yüzüstü bıraktığın iki karakteri de ayaklarımla kontrol edebilirsem tabii!“

“……Dayan bakalım.“

“Bekle—lütfen Shiro, yalvarırım! Şimdi uyursan herkes—daha doğrusu ben öleceğim! Aaaarrggghh, lanet olsun, iyi be, izle de gör!“

Bu esnada küçük kız kardeş beşinci boş noodle bardağını da kuleye eklemişti. Başka bir deyişle, iki kardeşin uykusuzlukla imtihanı ve bitmek bilmeyen bu atışmaları beşinci gününe girmişti.

Abisinin çaresizlik dolu feryatlarına kulak asmayan kız kardeş, uyumak için başını usulca bir oyun konsolunun üzerine yasladı. Tam o sırada kulağına tiz bir ses çalındı: *Bip.*

Tabletten gelen bu ses, yeni bir e-posta aldıklarının habercisiydi.

“Abi, mail gelmiş.“

“Abin şu an dört farklı ekranda dört ayrı karakteri hayatta tutmaya çalışıyor. Ne yapmamı bekliyorsun?!“
İki eli ve iki ayağıyla dört fareyi aynı anda ustalıkla idare ediyordu. Dört kişilik bir ekibi tek başına, adeta sema dönen bir derviş edasıyla kontrol ederken abinin ağzından dökülebilen tek cümle bu oldu.

“Yani, muhtemelen sadece gereksiz bir postadır. Boş ver gitsin!“

“…Belki de… bir arkadaştan gelmiştir?“

“—Kimin arkadaşı?“

“…Senin… falan?“

“Ha-ha, bu iyiydi bak. Canım kız kardeşim az önce lafı gediğine öyle bir koydu ki, acısı ta içime işledi.“

“…Umarım… neden ’benim’ demediğimi… anlamışsındır.“

“Neyse, zaten muhtemelen çöp postadır. Bir dakika, uyuyacak mısın uyumayacak mısın? Uyumayacaksan yardım eeeeet! Ah, ah, öleceğim, öleceğim!“

Abi: Sora. Tekrarlamak gerekirse—on sekiz yaşında. İşsiz, bakir, dışlanmış, sosyal becerilerden yoksun, oyun bağımlısı bir ot.

Övünülecek bir durum değildi elbette. Ancak bırakın bir kız arkadaşı, hayatında tek bir dostu bile olmayan böyle birinin e-posta kutusunda “Arkadaş“ diye bir kategori bulunma ihtimali koca bir sıfırdı.

Görünen o ki, aynı acı gerçek kız kardeşi Shiro için de geçerliydi.

“…Öff… Ne uğraştırıcı ama.“

Yine de Shiro, uykuya teslim olmak üzere olan bilincini zorla toparlayarak doğruldu. Alt tarafı gereksiz bir postaysa pek de mühim değildi. Fakat yepyeni bir oyunun tanıtımıysa, işte bu kesinlikle kaçırılamazdı.

“…Abi… tablet nerede?“

“Saat üç yönünde, ikinci yığın, üstten dördüncü erotik oyunun altında—ah, ayaklarıma kramp girecek!“

Abisinin acı dolu inlemelerine aldırış etmeyen Shiro, onun tarifine uyarak yığını eşeledi—ve buldu.

İki asosyal ezik için bir tabletin ne işe yarayacağını sorabilirsiniz. Fakat bu saçma bir sorudur. Elbette—oyunlar için.

Öte yandan, bu ikilinin bahsi geçen tableti kullanma biçimlerinin başka bir yönü daha vardı. Sayısız oyun için sayısız hesapları ve e-posta adresleri bulunduğundan, bilgisayarlarını çoğunlukla oyunlara ayırırken, tableti otuzdan fazla e-posta hesabıyla senkronize etmişlerdi ki postalarını kontrol edebilsinler. Buna “önce verimlilik“ denebilirdi. Ya da sadece “aptallık“.

“…Ses bip diye çıktı… Bu bizim üçüncü ana adresimizin bildirimi… Şuydu, değil mi?“

Canavarca hafızasını sergileyen Shiro, sakince e-postalarını karıştırdı. Ve—arka planda abisi, tek başına dört karakteri birden kontrol ederek gerçek zamanlı bir savaşta galip gelmeyi başarmış olmanın verdiği coşkuyla bir “Hoba!“ çekiyordu—e-postayı okudu.

—Bir yeni mesaj—Konu: Sayın “ “,

“……?“

Kız kardeş başını yana eğdi.

“ “—yani Sora ve Shiro—için e-posta almak pek de sıra dışı bir durum değildi. Maç teklifleri, röportaj talepleri, kışkırtıcı meydan okumalar—bunlardan bolca vardı ama bu…

“…Abi.“

“Acaba ne olabilir? Az önce uyuyacağını iddia edip abisini fiziksel kısıtlamalarla tek başına bir oyuna mahkûm eden, sonra da uyumaya bile tenezzül etmeyen benim sevgili, hasta, çarpık kız kardeşim?“

“…Bu…“

Abisinin iğneleyici sözlerini hiç duymamış gibi ekrandaki e-postayı ona gösterdi.

“Ha?—Ne bu be?“

Görünüşe göre abi de e-postada özel bir şeyler olduğunu fark etmişti.

“Kayıt tamam, eşyalar tamam…“

Oyunun sorunsuz bir şekilde kaydedildiğinden emin olduktan sonra, tam beş günün ardından ilk kez o pencereyi kapattı. Bilgisayardaki e-posta uygulamasına tıkladı. Ekrana dikkatle bakarken kaşları çatıldı.

“’Boşluk’un bir abi ve kız kardeşten oluştuğunu nereden biliyorlar?“

—Gerçi internet âleminde “ “ın tek bir kişi olmadığını iddia edenlerin varlığından haberdardı. Ancak asıl mesele bu değildi. Mesajın gövdesinde, bir bağlantı adresiyle birlikte yalnızca şu tek satırlık cümle yer alıyordu:

“Sevgili abi ve kız kardeş, hiç yanlış dünyaya doğduğunuzu hissettiğiniz oldu mu?“

“…Bu da neyin nesi?“

“……“

Kelimeler biraz—hayır, fazlasıyla—ürperticiydi. Üstelik bağlantı adresi de hiç tanıdık gelmiyordu. Sonunda “.jp“ gibi bir ülke uzantısı yoktu. Doğrudan belirli bir sayfa betiğine yönlendiren, bir oyuna direkt giriş sağlayan türden bir bağlantıydı.

“Ne yapmak… istersin?“

Kız kardeş bu soruyu sanki hiç umurunda değilmiş gibi sormuştu. Fakat kimliklerini biliyor gibi görünen bu gizemli göndericinin attığı e-posta, bariz bir şekilde onun da ilgisini çekmişti. Öyle olmasaydı, başını tekrar konsolun üzerine koyup çoktan uykuya dalmış olurdu. Kararı abisine bırakmıştı—çünkü bu tür durumların onun uzmanlık alanına girdiğinin farkındaydı—

“Akıl oyunları oynamaya mı çalışıyor? Eh, altı boş bir blöf de olabilir ama eğlenceli duruyor.“

Zararlı yazılımlara karşı güvenlik taramasını çalıştırdıktan sonra bağlantıya tıkladı. Fakat... karşılarına çıkan şey inanılmaz derecede basitti. Sade bir çevrimiçi satranç tahtası.

“…… *Esner* …iyi geceler…“

“Hey, hey, bekle. Bu Boşluk’a yapılmış bir meydan okuma. Eğer üst düzey bir satranç yapay zekasıysa, tek başıma yenemem.“

Abi, anında ilgisini kaybedip yeniden uyumaya yeltenen kız kardeşini durdurdu.

“…Satranç… Yok artık…“

“Evet… Yani, ne hissettiğini anlıyorum…“

Dünya satrancının zirvesindeki büyük ustayı dize getiren bir yazılım vardı: Kız kardeş onu üst üste tam yirmi kez yenmişti. Bu çok eskiden yaşanmıştı. Oyuna olan ilgisini kaybetmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Fakat—

“Boşluk kaybedemez. En azından ne kadar iyi olduklarını görene kadar uyanık kal.“

“…Öff… İyi.“

Böylece Sora ilk hamlesini yaptı, ardından ikincisini. Shiro ilgisizce izliyordu. Daha doğrusu, uykulu gözlerle. Ağır ağır, sanki kayık çekiyormuşçasına bakıyordu ekrana.

Ancak sonra—beş ya da on hamle sonrasında.

O ana kadar yüzde sekseni kapalı olan Shiro’nun gözleri fal taşı gibi açıldı ve ekrana kilitlendi.

“…Hı? Ne yapıyor o…“

Sora tam huzursuzlanmaya başlamıştı ki Shiro ayağa kalkıp konuştu.

“…Abi, sıra bende…“

Abi itaatkâr bir şekilde yerini ona bıraktı. Bu, kız kardeşin abisinin kazanamayacağına kanaat getirdiği anlamına geliyordu. Başka bir deyişle, rakip dünyanın en büyük satranç oyuncusuyla oynamaya layık biriydi.

Kız kardeş hamlelerine devam etti.

—Satranç sonlu, sıfır toplamlı, tam bilgiye dayalı iki kişilik bir oyundur. Şansın müdahale etmesine yer olmayan bir oyundur. Teorik olarak, yenilmez bir strateji mevcuttur, ancak sadece teoride. Yalnızca 10 üzeri 120 gibi muazzam sayıdaki olası oyunların tamamını kavrayabilen biri için geçerlidir bu. Pratikte böyle bir şey imkânsızdır.

—Fakat Shiro aksini iddia ediyordu. O muazzam sayıdaki 10 üzeri 120 ihtimalin tamamını okumanın yeterli olduğunu inançla savunuyordu. Nitekim dünyanın en iyi satranç programını üst üste yirmi kez mağlup etmişliği de vardı.

Satrançta, ilk hamleyi yapanın kazanmak için en iyi hamleyi seçmesi yeterlidir, ikinci hamleyi yapan ise ancak berabere kalabilir. En azından teori böyledir.

Saniyede iki yüz milyon olasılığı hesaplayan bir programa karşı oynamıştı bu oyunu. Programın kusurlarını kanıtlamak adına, ilk hamleyi yapma sırasını değiştirerek üst üste yirmi kez kazanmıştı.

Yine de.

“…Olamaz.“

Gözleri şaşkınlıkla açıldı.

—Bu sırada abisi, gidişatta tuhaf bir şeyler olduğunu fark ediyordu.

“Sakin ol. Karşımızdaki insan, mesele bu.“

“—Ne?“

“Bir program her zaman en iyi hamleyi yapar. Sınırsız bir odaklanmaya sahiptir ama sadece belirlenmiş stratejilere göre hareket edebilir. Bu yüzden kazanabiliyorsun. Ama—bu adam.“

Abi ekrana işaret etti.

“Seni tuzağa düşürmek için bilerek kötü bir hamle yapıyor. Sen bunun programın hatası olduğunu varsaydın. Senin hatan buydu.“

“……Hıh.“

Kız kardeşin abisine verecek bir cevabı yoktu.

—Satrançta… hayır, neredeyse tüm oyunlarda… kız kardeşin teknik becerisinin onunkini fersah fersah aştığı doğruydu. Gerçekten de: dahi bir oyuncuydu.

Ancak akıl oyunlarında, rakibi okumada ve manipülasyonda, rakibin duyguları gibi o öngörülemez değişkeni kavramada—abisinin becerileri insanüstüydü.

İşte bu yüzden “ “—Sora ve Shiro’nun birleşimi—yenilmezdi.

“Endişelenme. Sadece sakinleş. Karşındaki bir program değilse, kaybetme ihtimalin daha da düşük. Sadece seni sarsmasına izin verme. Tuzaklarını ve stratejilerini ben açıklayacağım, o yüzden rahatla.“

“…Tamam… Deneyeceğim.“

İşte buydu. Tek bir oyuncunun bunca oyunun küresel sıralamasında zirveyi kimseye bırakmamasının ardındaki sır.

Süre sınırı olmaksızın oynanan bu maç tam altı saat sürmüştü. Beyinlerinin salgıladığı adrenalin ve dopamin, beş gündür uykusuz olduklarını unutturmuş, yorgunluklarını silip süpürmüş ve odaklanmalarını zirveye taşımıştı.

Altı saat—yine de bu savaş sanki günlerce sürmüş gibi hissettiriyordu.

Nihayet o kritik an geldi. Hoparlörden yankılanan duygusuz ses.

“Şah mat.“

Kardeşler—kazanmıştı.

““ ”“

Uzun bir sessizliğin ardından…

““Hııııfffffff………”“

Tüm nefeslerini verdiler. Nefes almayı unutturacak türden bir maçtı. Nihayet bittiğinde ise güldüler.

“…Vay canına… Bu kadar zorlu bir oyun oynamayalı… çok uzun zaman olmuştu…“

“Ha-ha, senin bir oyunu zor bulduğuna ilk defa şahit oluyorum.“

“…Vay be… Abi, rakip… gerçekten insan mıydı?“

“Evet, hiç şüphe yok. Yemini yutmadığında tereddüt ettiğini, kurduğu tuzaklar işlemeyince hafifçe kafasının karıştığını görebiliyordum. Kesinlikle bir insan—ya da bir canavar.“

“…Nasıl biri olduğunu merak ediyorum.“

Büyük ustaları dize getiren bir programı darmadağın eden kız kardeş, bir rakibe ilgi duymaya başlıyordu.

“Yani, gerçekten bir büyük usta olabilir mi? Programlar kesindir ama insanlar karmaşıktır.“

“…Anlıyorum… O hâlde… Sırada… Ryu-oh ile şogi oynamak istiyorum…“

“Acaba Ryu-oh çevrimiçi oynamaya açık mıdır? Neyse, bunu bir düşünürüz!“

Maç sonrası salgılanan endorfinin verdiği tatmin duygusuyla sırıtarak sohbet ederlerken, o ses tekrar duyuldu.

— *Bip!*

Yeni bir e-posta bildiriminin sesi.

“Az önceki rakibimiz olmalı? Hadi, aç şunu.“

“…Tamam, tamam.“

Ve—e-postanın içeriği mi? Sadece şuydu:

“Harikulade. Böylesi yeteneklerle, eminim bu dünyada yaşamak size zor geliyordur?“

Sadece bir satır yetmişti. Zihinleri buz kesmişti.

İkili az önce LED ekranda fırtınalı bir savaşı atlatmıştı. Arkalarından yapay bir ışık vuruyordu. Bilgisayar ve oyun ekipmanlarının fanlarından gelen uğultu. Zeminde kıvrılan sayısız kablo. Etrafa saçılmış çöpler. Her yere fırlatılmış kıyafetler. Güneşi engelleyen perdelerle çevrili, zaman algısından kopuk bir mekân. Dünyadan izole—on altı tatamilik daracık bir alan.

İşte onların dünyası buydu—hepsi bu kadardı.

—Acı anılar zihinlerine hücum etti.

Doğuştan işe yaramaz olan ve bu yüzden insanların sözlerini ve niyetlerini okumakta fazla iyi olan abi.

Fazla zeki doğduğu için, bembeyaz saçları ve kırmızı gözleri yüzünden onu anlayan kimsesi olmayan kız kardeş.

Hatta ebeveynleri tarafından bile terk edilen, ardından bu dünyada yapayalnız bırakılan ve nihayetinde en iyimser yorumla bile mutlu hatırlanamayacak bir geçmişe—hayır, bir bugüne de—kalplerini kapatan kardeşler.

Kız kardeş sessizce başını öne eğdi. Abi, kız kardeşini başını öne eğdiren kişiye duyduğu öfkeyi klavyeye kustu.

“Lanet olası ilgin için teşekkürler. Sen de kimsin be?“

Cevap neredeyse anında geldi.

—Ya da bu bir cevap mıydı? Soruyu görmezden gelen bir e-posta geldi.

“Bu dünya hakkında ne düşünüyorsunuz? Eğlenceli mi? Yaşaması kolay mı?“

Bunu okuduğunda öfkelenmeyi bile unuttu ve kız kardeşiyle göz göze geldi. Teyit etmeleri gereken hiçbir şey yoktu. Cevabı biliyorlardı.

Tarihin gördüğü en berbat oyundu bu. Ne kuralları ne de amacı belli olan, aptalca bir oyun. Yedi milyar oyuncunun kafasına göre hamle yaptığı bir kaos. Çok kazanırsan cezalandırılırdın. Tıpkı fazla zeki olduğu için yalnızlığa mahkûm edilen, kimsenin anlamadığı ve zorbalığa uğrayan kız kardeş gibi. Çok kaybedersen yine cezalandırılırdın. Tıpkı sürekli çuvallayan, öğretmenlerinden ve ailesinden azar işiten ama yüzündeki o sahte gülümsemeyi hiç silmeyen ağabey gibi. Pas geçme hakkın yoktu. Sessiz kalırsan zorbalığın dozu artardı. Çok konuşursan haddini aştığın için nefret edilirdin. İnsanların gerçek niyetlerini yüzlerine vurduğunda ise yine hedefe konurdun.

Amacın ne olduğunu kestirmek, istatistikleri okumak, hatta oyunun türünü bile belirlemek imkânsızdı. Önüne konan kurallara harfiyen uysan bile cezalandırıldığın bir sistemdi bu. Ve en kötüsü de şuydu: Kuralları hiçe sayanlar her zaman zirvede yer alırdı. Bu iğrenç hayata kıyasla, diğer tüm oyunlar çocuk oyuncağı kalıyordu.

“Tch—pislik herif.“

Sora, hâlâ başı öne eğik duran küçük kardeşinin saçlarını okşadı.

Az önce ekran başında tanrısal bir performans sergileyen o ikiliden eser kalmamıştı. Geriye sadece omuzları çökmüş, ezilmiş, toplumun en alt basamağına itilmiş iki zavallı kalmıştı. Gidecek hiçbir yeri olmayan, dünyanın dışlayıp bir kenara attığı iki piyon. Başka hiçbir şey değillerdi.

İçini kemiren o sinir bozukluğu, günlerin yorgunluğunu da beraberinde getirdi. Ağabey, uzun bir aradan sonra ilk defa bilgisayarı kapatmak için imleci Başlat düğmesine götürdüğü an o sesi duydu:

*Bip!*

Kulağına çalınan yeni bir e-posta bildirimi. Buna rağmen eli “Bilgisayarı Kapat“ seçeneğine doğru ilerlemeye devam etti.

Ancak kız kardeşi onu durdurdu.

“Peki ya her şeyin basit oyunlarla belirlendiği bir dünya olsaydı—“

İkili bu cümleyi şüpheyle okudu. Yine de içlerindeki o gizleyemedikleri özlem ve hayal gücü çoktan alevlenmişti.

“Amacı ve kuralları net olan, satranç tahtası gibi bir dünya olsaydı? Ne düşünürdünüz?“

Birbirlerine bakıp acı bir tebessümle başlarını salladılar. Ağabey ellerini klavyeye yerleştirdi. Demek lafı buraya getirecekti.

“Evet, eğer öyle bir dünya varsa, biz kesinlikle yanlış yerde doğmuşuz.“

—İlk e-postadaki o kelimeleri tekrarladı. Ve Gönder tuşuna bastı.

—O an.

Bilgisayarın ekranında hafif bir parazit dalgalandı. Aynı saniye içinde, sanki şalter atmış gibi odadaki her şey tok bir sesle durdu. Tek bir şey hariç: E-postanın açık olduğu o ekran. Ve—

“N-neler oluyor?!“

“…?“

Evin temelinden geliyormuşçasına derin bir gıcırtı koptu; hemen ardından havayı yaran bir elektrik cızırtısı duyuldu. Kız kardeş ne olup bittiğini kavrayamayarak öylece donakalırken, ağabey paniğe kapılıp etrafına bakındı.

Ekrandaki parazit durdurulamaz bir şekilde şiddetlendi. Saniyeler içinde, frekansı bozuk bir televizyonun karıncalı görüntüsü tüm odayı yuttu. Ardından hoparlörlerden... hayır. Doğrudan ekranın ta kendisinden bir ses yükseldi. Bu sefer karşılarında yazılı bir metin yoktu.

“Kesinlikle katılıyorum. Siz ikiniz, kesinlikle yanlış dünyada doğmuşsunuz.“

Artık sadece ekran değil, odanın tamamı o karıncalı boşluğun içine hapsolmuştu. Ansızın, monitörün yüzeyinden bembeyaz kollar dışarı fırladı.

“Ne—?!“

“…Hı—“

Ekrandan uzanan o kollar iki kardeşin bileklerine yapıştı. Karşı konulamaz, devasa bir güçle onları içeri doğru çektiler. Doğrudan ekranın içine...

“Öyleyse yeniden doğmanıza izin vereceğim... Ait olduğunuz o dünyaya!“

—…Ve sonra—.

Her şey beyaza büründü. Gözlerini açtığında karşısında güneşi buldu. Uzun zamandır hissetmediği o kör edici ışık retinalarını yakıp kavuruyordu. Gözbebekleri aydınlığa alışmaya başladığında, ağabey nihayet o korkunç gerçeğin farkına vardı. Gökyüzündeydi.

“Wwaaaah?!“

O daracık, havasız oda bir anda yerini uçsuz bucaksız, baş döndürücü bir manzaraya bırakmıştı.

—Fakat attığı o çığlığın sebebi, karşısındaki manzaranın tuhaflığı değildi. Sora’nın beyni durumu idrak edebilmek için sınırlarını zorluyor, zihinsel devrelerini yakarcasına aşırı yükleniyordu. İşte bu yüzden avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Neler... neler oluyor lan?!“

—Nereden bakarsanız bakın, kaç kez gözlerinizi ovuşturursanız ovuşturun gerçek değişmiyordu. Gökyüzünde süzülen devasa bir ada vardı. Kendi aklından ve gözlerinden defalarca şüphe etse de, görüş alanının en ucunda, bulutların arasında uçan bir ejderha süzülüyordu. Ufkun ötesindeki dağların derinliklerinde yükselen devasa satranç taşları, insanın derinlik algısını altüst edecek kadar büyüktü. Tamamen bir oyuna ait, fantastik bir manzaraydı bu. Bildiği Dünya’ya ait olmadığı gün gibi ortadaydı. Ama daha da önemlisi... en hayati olanı... ayaklarının altından hızla akıp giden bulutlara bakılırsa, o ağırlıksızlık hissinin tek bir sebebi vardı: Düşüyorlardı. Paraşütsüz bir şekilde, kelimenin tam anlamıyla gökyüzünden aşağı çakılıyorlardı. Tüm bunları idrak edip çığlığını şu sözlere dönüştürmesi—

“Ah, sanırım öleceğim.“

—seviyesinde bir kabulleniş yaşaması ağabeyin topu topu üç saniyesini almıştı. Ancak bu trajik kabulleniş, hemen yanı başında yankılanan neşeli bir sesle paramparça oldu.

“Benim dünyama hoş geldiniz!“

O görkemli ve tuhaf manzaranın önünde, onlarla birlikte düşmekte olan bir çocuk kollarını iki yana açmış, neşeyle parlıyordu.

“İşte hep hayalini kurduğunuz o ütopya! Disboard, yani ’satranç tahtası üzerindeki dünya’! Her şeyin basit oyunlarla belirlendiği bir yer! Evet, doğru duydunuz... İnsanların hayatları ve ülkelerin sınırları bile!“

Sora’dan belki on saniye kadar gerideydi. Durumu nihayet kavramış gibi görünen Shiro, ağlamaklı bir yüz ifadesiyle ağabeyine sıkıca tutundu.

“S-s-sen de—kimsin—?“

Shiro var gücüyle itiraz edercesine bağırdı, gerçi sesi bir fısıltıdan farksızdı. Fakat çocuk o mutlu gülümsemesini hiç bozmadan cevap verdi:

“Ben mi? Şey, ben şurada yaşıyorum.“

Bunu söylerken, Sora’nın az önce ufkun ötesinde gördüğü o devasa satranç taşlarından birini işaret ediyordu.

“Sanırım sizin dünyanızın terimleriyle ifade etmem gerekirse... Ben Tanrı’yım!“

Kendini Tanrı ilan eden bu çocuk, işaret parmağını yanağına bastırarak bunu bilerek sevimli bir tavırla söylemişti.

Ama şu an bunun ne önemi vardı ki?

“Her ne karın ağrısıysan! Hey, ne yapacağız biz?! Yere çakılıyoruz—aghhhh, Shiro!“

“…~~~~~!“

Sora, ne kadar işe yarayacağı meçhul olsa da Shiro’yu göğsüne doğru çekip bedenini ona siper etti. Küçük kız ağabeyinin göğsüne kapanıp boğuk bir çığlık attı. Bu sırada, Tanrı olduğunu iddia eden o çocuk neşeli bir tavırla onlara seslendi:

“Umarım tekrar görüşürüz. Muhtemelen çok da uzak olmayan bir gelecekte.“

—Bu sözlerin ardından ikilinin bilinci karanlığa gömüldü.

“Ugh… ughhh…“

Toprağın dokusu. Çiçeklerin kokusu... Sora kendine geldiğinde yerde yatıyordu. İnleyerek doğruldu.

“—A-az önce ne oldu öyle…?“

—Rüya mıydı? Sora içinden böyle geçirse de bunu dile getirmedi.

“…Ughh… ne tuhaf bir rüyaydı.“

Kız kardeşi ondan hemen sonra uyanıp inledi.

—Ah be kardeşim. Ben sırf bu yüzden çenemi tutmuştum oysa. Gidip de “Bu bir rüya değildi“ bayrağını dikmene hiç gerek yoktu. Bu düşüncelerle ayağa kalktı. Görmezden gelmeye çalışsa da ayaklarının altında basbayağı toprak vardı. Tepesinde ise tamamen yabancı bir gökyüzü uzanıyordu ve—

“Gaaaah!“

Sora bir uçurumun tam kenarında durduğunu fark edince panikle geri çekildi.

—Uçurumdan aşağıya, o geniş panoramaya baktığında, ayaklarının altına serilen o akılalmaz manzarayı gördü.

…Hayır, tam olarak öyle değil. Şöyle düzelteyim. Gökyüzünde süzülen bir ada vardı. Bir ejderha. Ve ufuktaki dağların ötesinde yükselen devasa satranç taşları. Yani düşerken gördükleri o tuhaf manzaranın ta kendisiydi. Demek ki... bu bir rüya değildi.

“Hey, ufaklık.“

“…Hı?“

İki kardeş boş bakışlarla ufku seyrederken mırıldandılar.

“Hayatın her zaman imkânsız bir oyun olduğunu, mazoşistlere göre bir işkence olduğunu düşünmüşümdür. Ama bu…“

“…Evet…“

İkisi aynı anda konuştu.

““Sonunda oyun tamamen çöktü… Bu da… nesi? Bu oyun tam bir fiyasko…”“

Ve ardından bilinçleri bir kez daha karanlığa gömüldü.

—Şu meşhur söylenti hiç kulağınıza çalındı mı?—

Derler ki, oyunlarda insanüstü yeteneklere sahip olanların posta kutusuna günün birinde gizemli bir e-posta düşermiş. İçeriğinde sadece birkaç kelime ve bir bağlantı bulunurmuş. Eğer o bağlantıya tıklarsanız, özel bir oyun başlarmış. Oyunu kazandığınız takdirde ise bu dünyadan tamamen silinip gidermişsiniz. Ve sonra—

Başka bir dünyaya davet edileceğinizi anlatan bir şehir efsanesi vardır.

…Siz buna inanıyor musunuz?

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.