12   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   14 

Arka Plan
Metin
🌙 Gece (Önerilen)
📜 Sepya
🌑 Soft Dark
☀️ Beyaz
Bölüm 13

Güneşli ve pırıl pırıl günlerde, Rachel sık sık penceresinden dışarıyı seyre dalardı.


“Harika bir hava... İnsanın bir tarla kuşu gibi gökyüzünde süzülesi geliyor.“


Karanlık bir zindana kapatılmışken dışarıyı özlediği anlar elbette oluyordu.


“Ne var ki, dışarı çıkmam imkânsız...“


Ancak kendisinin dışarı çıkamaması, dışarıya hiçbir şey gönderemeyeceği anlamına gelmiyordu.


Rachel’ın aklına birdenbire kâğıttan uçaklar yapıp fırlatmak geldi. Madem kendisi dışarı çıkamıyordu, o hâlde gökyüzünün maviliklerinde süzülecek başka bir şey olmalıydı...


Kâğıt aranırken, elinin altındaki notlardan arta kalan bir tomar müsvedde buldu. Zaten işine yaramadıkları için bunları pekâlâ kullanabilirdi.


“Kâğıt uçaklar... Şaşırtıcı derecede derin ve eğlenceli bir uğraş.“


Katlama şekline göre uçuş biçimleri de tamamen değişiyordu. Kusursuz katlanmış olmaları uzağa gidecekleri anlamına gelmiyor; öte yandan sadece ince bir kâğıt kullanmak, rüzgârı yakalayıp duvarların ötesine süzülmeleri için yeterli olabiliyordu.


Rachel âdeta kendini kaybederek, uçakların ne kadar uzağa gideceğini görmek için türlü türlü katlama yöntemleri denemeye başladı. Beyaz kâğıtlar sağa sola uçuşuyor, yere düşenlerin rüzgârın azizliğiyle tekrar havalanıp süzülmesini izlemek ayrı bir keyif veriyordu.


Hazırladığı tüm uçaklar tükenene dek, Rachel o küçücük penceresinden gökyüzüne meydan okumayı sürdürdü.




Prens Elliott başını gökyüzüne kaldırdığında, hemen tepesinde süzülerek dans eden bazı kâğıt parçaları fark etti.


Bu durum onda herhangi bir endişe yaratmamış, aksine kâğıtların aldığı birbirinden farklı şekiller merakını cezbetmişti. Uçak formunda olanlardan tutun da silindirik yapılara kadar, bu kâğıtların birileri tarafından özenle katlandığı gün gibi ortadaydı.


Rüzgârın hemen yakınına savurduğu kâğıtlardan birini eline aldığında, üzerinde karalanmış bir tür mesaj olduğunu fark etti.


“Hm?“


Kâğıdı açtı ve zarif bir el yazısıyla karalanmış o mesajı okudu.


“Flaş Haber! Prens, uzun saçlarının ardında kellik mi saklıyor!?“


Kâğıdı refleks olarak elinden düşürdü. Ancak rüzgâr onu alıp götürmeden önce hızla tekrar yakaladı.


“Bu da ne böyle!?“


Panik hâlinde koşturarak etraftaki birkaç kâğıdı daha topladı.


“On yıllık mantar enfeksiyonuyla boğuşan yakışıklı prens. ~Ayak mantarıyla olan bitmek bilmez, umutsuz savaşı~“


“Saray koridorlarındaki özel odalar sizi ’Evine hoş geldin’ diyerek karşılıyor. Prensin özel hayatı dudak uçuklatıyor!“


“Kraliyet sarayı ayakta! Kırmızı notları gören tüm tebaa şokta, ders çalışmaktan aciz Prens için dualarınızı esirgemeyin!“


Elliott yazılanlara şöyle bir göz atmasıyla bayılacak gibi oldu; ancak rüzgâr elindekileri de alıp götürmek üzere olduğundan aceleyle kâğıt tomarını göğsüne bastırdı.


“Bu uydurma iftiralar da neyin nesi!? Olamaz, yoksa her yere mi dağıldılar!?“


Etrafına bakındığında, beyaz kâğıtların çoktan dört bir yana saçılmış olduğunu gördü.


“Oioioioioioioioioioioioioioioioioioioioioioi!“


Prens, saray duvarlarının ardındaki çocukların son derece uygunsuz bir tekerleme söylediklerini işitmeye başladı.


“Ata binen Prensimiz

Birinci adımda kaydı

İkinci adımda düştü

Üçüncü adımda pes etti

Ah~ Ah~ zaten binmeyi hiç bilmezdi~

Çünkü El-chan tam bir aptal~“




Taş basamakları dövercesine inen ayak sesleri tüm zindanda yankılanıyordu.


“Racheeeeeeeeeeeeeeeel!“


Elliott, elindeki mızrağı zindan hücresinin demir parmaklıkları arasından içeri doğru öfkeyle saplamaya başladı.


“Sennnnnnn! Geber! Seni hemen şimdi öldüreceğim! Oracıkta can vereceksin!“


O, mızrağını defalarca içeri savururken; minderine yaslanmış, huzur içinde kitabını okuyan Rachel başını kaldırıp ona doğru şöyle bir baktı.


“Ekselansları, bir süvari mızrağının vuruş gücü yüksek olsa da saldırı menzili oldukça kısadır. Benim gibi bir kadın size bunu söylemeden önce, sizin bu gerçeği zaten biliyor olmanız gerekmez miydi?“


“Biraz olsun korkman gerekmiyor mu senin, lanet olası küstah kadın!?“


“Yüzünüz oldukça masum görünse de, üslubunuz bir o kadar bayağı.“


“Dürüst olmak gerekirse, sen çok daha beterlerini söylemiyor muydun sanki!?“


Elliott, buruşturulmuş kâğıt uçaklardan oluşan bir tomarı parmaklıkların arasından içeri fırlattı.


“Bunlar da neyin nesi!? Hakkımdaki bu iftiralar villama kadar ulaşmış! Beni alt etmek için sırf eğlencesine böyle yalanlar yaymak, ancak senin gibi aşağılık bir kadının yapacağı bir iş!“


“Yine tek taraflı bir beyana dayanarak birini mahkûm etmeye çalışıyorsunuz...“


Elliott öfkeyle ona bakarken, Rachel Prensin toplayıp getirdiği not yığınına şöyle bir göz gezdirdi.


“Ekselanslarının adına leke sürmek gibi bir niyetim kesinlikle yok.“


“O zaman bunlar ne!? Bunları etrafa saçman için bana nasıl bir mazeret sunabilirsin ki!?“


Rachel doğruldu ve kitabını kapattı.


“Ekselanslarına iftira atıldığı tam olarak nerede yazıyor acaba?“


“Nerede mi... Az önce okuduğun o kâğıtların tam da içinde!“


Rachel, zindan zemininde duran notlardan birini işaret etti.


“Lütfen dikkatlice okuyun. Orada yalnızca ’Prens’ yazıyor. Dünyada yüzlerce prens olduğunu bilmiyor musunuz? Açıkçası pek umurumda değil ama, acaba Ekselansları stresten dolayı biraz paranoyaklaşmış olabilir mi? En son ne zaman bir doktora görünmüştünüz?“


“Sence stresimin birikmesinin asıl sebebi kim...!? Peki ya çocukların saray duvarlarının dışında ’El-chan’ hakkında söyledikleri o saygısız şarkıya ne demeli!? O doğrudan benim adımı işaret ediyor!“


“El-chan, Ekselanslarını mı kastediyormuş? Ama Ellis, Ellington ya da Eltsin’den de bahsediyor olabilir, haksız mıyım? Ekselansları biraz fazla alınganlık yapıyor olmasın?“


“Bu sarayda! Prens olan! Ve adı ’El’ ile başlayan!? Bu şartları sağlayan tek kişi benim! Aptal yerine koyma beni!“


Rachel kaşlarını çattı.


“Son zamanlarda giderek zekileşiyorsunuz... Hiç sevimli değil!“


“Sen beni aşağılıyor musun!? Bu tavırların, basit bir saygısızlık sınırını aşalı çok oldu!“


“Madem zaten suçluyum, sanırım biraz daha devam etmem hakkımdaki suçlamaları değiştirmeyecektir.“


Elliott öfkeyle zindan hücresine dikti gözlerini.


“Yani kabul ediyorsun, bana hakaret ettin!?“


Rachel, maymun prensin korkutucu bakışlar atma çabalarını görmezden gelerek kitabını tekrar açtı.


“Bununla birlikte, size iftira atmak için hiçbir şey yapmadım. Tek yaptığım birkaç kâğıt uçak yapıp onları rüzgârın kollarına bırakmaktı. Gerçi, bunun için etrafta duran bazı müsvedde kâğıtları kullandığım doğrudur.“


“Müsvedde kâğıdı mı!? Ne içerikli!? Sen ne tür notlar yazıp dışarı gönderiyorsun böyle!“


“Söz konusu yer, yeraltı bir yayınevi ve ben de onlar için metin yazarı olarak gizli işler yapıyordum. Yazdıklarım da iddialı bir dedikodu köşesiydi.“


“Bir Dük kızı için bu nasıl bir meslek böyle!?“




“O aptal prens buraya gelip durmaya devam ederse kafasını bir yerlere vuracak... Zindandaki tek işi bana tsukkomi yapmak değil sonuçta...“


Prens, en sonunda Rachel’a hak ettiği ödülü vermişti! ...Böyle söylemek doğru olur mu acaba?


Rachel, ahşap sandıklardan birinin içindeki kitapları karıştırırken kendi kendine homurdanıyordu.


“Hmm... Yanımda getirdiğim her şeyi çoktan okuyup bitirmiş miyim?“


Yanında bir sürü ilginç roman getirmiş olmasına rağmen, o kadar çok boş vakti vardı ki hepsini çoktan silip süpürmüştü. Bir kitabı ikinci kez okumanın kendine has bir keyfi olsa da, bu zevki tam anlamıyla çıkarabilmek için henüz çok erkendi.


“Nakış işimi de çoktan bitirdim.“


(Tamamen kendi keyfine göre) George’un en iyi takım elbisesini de yanında getirmiş ve (hiçbir izin almadan) üzerine nakış işleyerek ona büyük bir iyilik yapmıştı.


Siyah yarım pelerinin üzerinde artık gümüş ve altın sırmalarla ince ince işlenmiş, bir anka kuşu ile ejderhanın destansı savaşını tasvir eden bir motif yer alıyordu. George bu pelerini o entelektüel gözlükleri, asık suratı ve dökülmeye yüz tutmuş saçlarıyla giydiğinde, üzerine tam oturacaktı. Etrafındakiler kesinlikle, “Uwa, kendi kibrinde boğulan yüce bir şahsiyet,“ ve “Kaç yaşına gelmiş... Kendini Tanrı’nın seçilmiş kulu falan mı sanıyor?“ diyerek arkasından övgüler fısıldayacaklardı.


“George bununla kesinlikle çok popüler biri olacak. Bir abla, küçük kardeşi için elinden geleni ardına koymamalı.“


Şüphesiz ki daha sonra gözyaşları içinde beni teşekkürlere boğacaktı. Şimdilik bunu gizlice dolabına geri koyalım.


Böylece, tüm hobilerini tükettiği için boş zamanlarında yapacak hiçbir şeyi kalmamıştı.


“Hem müzik aletleri çalmak hem de avlanmak yasaklandı...“


Elbette bu tür kuralları cüretkârca çiğnemek eğlenceliydi; fakat Prens, gecenin bir yarısı çıkan kargaşalarla nasıl başa çıkacağını sinir bozucu bir şekilde öğrenmişti.


“Gecenin bir yarısı, evlilik çağındaki bir genç kızın yatak odasında yaygara koparmaktan kaçınmak istemesi gayet doğal. Prens o kadar da edepten yoksun biri değil.“


Sanki tüm bunların sorumlusu kendisi değilmiş gibi kendi kendine mırıldanan Rachel, yapacak bir şeyler bulmak umuduyla etrafına bakınmaya başladı.


Birden Rachel’ın gözleri kırtasiye malzemelerine takıldı. Daha önce kâğıt uçak yapmak için müsveddelerin bir kısmını kullanmıştı ama köşede hâlâ üst üste yığılı duran boş kâğıtlar vardı.


“Doğru ya... Okuyacak roman kalmadıysa, o hâlde oturup bir tane yazmayı denemeliyim.“


Rachel’ın iyi karakterler yaratma yeteneği pek de övünülecek düzeyde değildi. Daha önce kitap yazmayı ufaktan denemişti. Gerçi uzunluk konusunda hep sıkıntı yaşardı ama neyse ki bu kez elinde işleyebileceği bolca malzeme vardı.


“Hmm, başkarakterimiz küçük bir ülkenin veliahdı olan Prens Vermouth olsun. Arzularının esiri olan, karmaşık sorunlar üzerinde kafa yoramayan tam bir aptal... Evet. İkide bir tuzaklara düşen, bir attan bile daha kafasız olan ve gördüğü her kızın peşinden koşan biri.“


Karakter taslaklarını oluşturmaya devam ettikçe, hikâye ve yan karakterler de birbiri ardına zihninde canlanmaya başladı. Sadece madde madde listelemek bile, ortaya çıkacak devasa başyapıtın habercisi gibiydi.


“Evet, bu gerçekten harika! Eğer okuyacak bir romanım kalmadıysa, ben de kendi romanımı yazarım!“


Rachel bulabildiği kadar kâğıt ve mürekkep hazırladı; bir elinde aydınlatmasını tutarken, diğeriyle kalemine sıkıca sarıldı.




Birkaç gün sonra.


Rachel kalemini kâğıdın üzerinde hararetle koşturmaya devam ederken, karanlığın içinden bir kadın belirdi ve demir parmaklıklara yaklaştı.


“Leydim, acil bir durum olduğunu duyar duymaz geldim... Bütün bunlar da ne için?“


Kadın, yanında getirdiği eşyaları parmaklıkların arasından hücreye doğru itti. Karton bir kutunun içinde, kahverengi yağlı kâğıtlara sıkıca sarılmış dört tomar mektup kâğıdı ve bir düzine mürekkep şişesi vardı. Toplamda iki, belki de üç bin sayfa kâğıt ve bu yığına yetecek kadar mürekkep ediyordu. Normal şartlarda tek bir kişinin tüketmesi imkânsız olan bir miktardı bu.


“Bunların hepsi Dük’ün malikânesinden mi?“


“Evet, şehirdeyken hazır satılanlardan aldım. Tabii bunları kime sattıklarından tamamen habersizler.“


Kadın raporunu sunarken başını salladı; Rachel ise buna karşılık olarak kadına büyük bir kâğıt yığını uzattı. Bu kâğıtların üzeri tamamen yazıyla doluydu. Muazzam bir el yazısı ve kusursuz bir imla, okunmalarını son derece kolaylaştırıyordu... Ne var ki, sayıları akılalmaz derecede fazlaydı.


Astının yazılanları kontrol edişini izlerken kıkırdayan Rachel’ın gözaltlarında mor halkalar oluşmuştu.


“Yazarın kimliğini ifşa etmeden eser dağıtımı yapma konusunda usta olan yayınevleri vardır, değil mi?“


“Hah, bu konuda biraz bilgim var...?“


“Bu taslağı onlara gönder ve derhâl tüm şehre yayılmasını sağla. Sana bu bütçeyi veriyorum; krallıktaki herkesin rahatça satın alabilmesi için fiyatı düşürecek kadar çok sayıda kopya bastırın.“


Rachel, finalini henüz tamamladığı taslağı astına teslim etti ve yorgunluktan kapanan gözlerini ovuşturmaya başladı. Beklendiği üzere, artık biraz dinlenme vakti gelmişti.


“Haa... Kendimi bu kadar bitkin hissetmeyeli uzun zaman olmuştu...“


Astı, başını yana eğmeden önce elindeki paketin içeriğini son bir kez daha kontrol etti.


“Leydim... Dürüst olmak gerekirse, tüm bunları bu kadar kısa sürede bitirmiş olmanızın imkânsız olduğunu düşünüyordum...“


“Neler başardığımı henüz kavrayamadın. Ben, o ilham perisi gelip de tutkum henüz soğumadan demiri tavında dövmek isteyen bir yaratıcıyım... Fu, fufu... Kalemim ’Aptal Prens’in Büyük Macerası’nı ve onun yan serisi olan ’Ekselanslarının Gözü Bende’ adlı ikinci kitabı çoktan tamamladı bile.“


Temel olarak Prens Vermouth’un yüzsüzlüklerinin ifşa edilmesini konu alan bu eserin yaratım sürecinde, gerçek hayattaki tecrübelerden bolca yararlanılmıştı. Ancak, “Bu hikâye tamamen kurgusaldır,“ ibaresi kitabın başına eklendiği sürece hiçbir sorun çıkmayacaktı.


Yan serinin başkarakteri ise masum bir çocuk olan Hanks’ti. Şövalye olma hayalleri kuran bu genç, Prensin beklenmedik yardımları sayesinde alt tabakadan gelmesinin yarattığı engelleri aşıyordu. Genç şövalye, kendisine yardım eden bu nazik prensi korumaya yemin etse de, işin aslı prensin eşcinsel olması ve gözünü Hanks’e dikmiş olmasıydı... Yani tam bir absürt komediydi.


Son zamanlarda şehirdeki okuryazarlık oranı epey artmış, romanlara ve yazılı eserlere olan ilgi tavan yapmıştı. İlgi çekici olduğu sürece halk her şeyi okurdu.


“Bunları ben yazdım. Mümkün olduğunca çok insanın okumasını istiyorum... Yazmaya devam edeceğim, bana yardım edeceksin, değil mi?“


“Emredersiniz.“


Kadın kararlı bir şekilde reverans yaptı; ancak oradan ayrılmak yerine, elinde tuttuğu taslağa şöyle bir göz gezdirdi.


“Leydim.“


“Ne var?“


“Dikkatinizi çekmek istediğim iki hata buldum. Şurada karakterin ’Arkadan’ dediği kısım, ardından Elliott’ın Sykes’ı zorla duvara yasladığı sahne ve hemen peşinden gelen ’Ahhhh~!?’ nidasının ’Kirlendim...’ repliğine bağlandığı bölüm... Bu üç sahnenin arka arkaya bu şekilde verilmesi okuyucuyu biraz sıkmaz mı? Ayrıca kişisel fikrimi soracak olursanız, saldıran tarafın Sykes olması gerekmez miydi?“


“..........Senden editörlük yapmanı istememiştim. İyi madem, tuhaf bulduğun yerleri kafana göre düzeltirsin.“




Şaibeli yollardan kendileriyle iletişime geçen ve bastırmak istediği bir kitapla çıkagelen bu kimliği belirsiz kadının karşısında, Fare & Sıçan yayınevi temsilcisi Robinson gergin bir gülümsemeyle alnındaki teri mendiliyle siliyordu.


“Pekâlâ, basım şartlarını anladım. Evet, resmi matbaalarla hiçbir bağı olmayan bir iş yürütüyoruz. Yazarın kimliğini gizleme işini tamamen bize bırakabilirsiniz. Kitapları öyle bir dağıtacağız ki, bu işin arkasında kimin olduğunu hiç kimse ruhu bile duymayacak... Yalnız, bu arada...“


Robinson taslağın üzerindeki iki farklı noktayı işaret etti ve ardından diğer taslağı gösterdi.


“İlk eserde ana karakterlerimiz Prens Vermouth ve şövalyesi Hanks. Ancak ikinci kitapta isimleri Prens Elliott ve şövalyesi Sykes olarak değişmiş. Yazar bu kitapları kaleme alırken aklında belirli birileri mi vardı acaba? Belki de bu isimlerden biri ilham alınan kişiye aittir, fakat öyle bile olsa bu iki ismi tek bir isimde birleştirmek daha mantıklı olmaz mıydı?“


Bay Robinson gibi sıradan halk tabakası, kendi ülkelerini yöneten kraliyet ailesi üyelerinin isimlerinden bile bihaber bir hayat sürüyordu. Karşısındaki hizmetçi ise çoktan Rachel’ın rengine bürünmüştü.


“Belki de yazar, Elliott ve Sykes isimlerinin yan yana kulağa daha hoş geldiğini düşünmüştür.“




Elliott, Sykes’ın son zamanlarda nedense soğuk davrandığını fark etmişti. Ne zaman yan yana gelseler, aralarına tuhaf bir mesafe koyuyor gibiydi.


“Sykes, sorun ne?“


“Hiçbir şey yok Ekselansları, sadece kalbim henüz buna hazır değil.“


Sykes’ın göğsünü tutarak ve yüzüne belirsiz bir gülümseme yerleştirerek kendisinden uzaklaştığını gören Elliott’ın tek yapabildiği, anlam veremeyerek başını yana eğmek oldu.


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

12   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   14