Bölüm...
Action, Comedy, Music, Sci_fi

Bölüm 2.1

2. Bölüm 1. Kısım
Yazar: cepheus Grup: : Cepheid Manga,Rumina Scans Okuma süresi: 13 dk Kelime: 3.332

“Ne?!”

Bu da ne böyle?

Neler oluyor burada?

Beynim gerçekliği takip etmekte zorlanıyordu. ‘Sakin ol. Soğukkanlılığını koru. Durumu en başından mantık süzgecinden geçirmeye çalış.’ Sahi, bu anormal karmaşa tam olarak nerede başlamıştı?

Önce, iş çıkışı eve dönerken kayan bir yıldız görmüştüm. Buraya kadar her şey normaldi. Sonra bir elektrik direği parlamaya ve duman püskürtmeye başlamıştı. Derken açılıp içinden bir bebek çıkmıştı.

Bu kadarı çok fazlaydı.

İşlerin bu noktaya gelmesi için birileri tam olarak kaç tane dilek dilemişti acaba?

“Ühü… Ühü…”

Daha da fenası, bu bebek yaşıyordu. Oyuncak bebek ya da görsel efekt falan değildi. Nefes alıyordu; kocaman, yuvarlak gözleriyle doğrudan bana bakıyor ve sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibiydi.

“…Sen açtın, değil mi?”

Ben hiçbir şeyi açmamıştım. Kendi kendine açılmıştı işte!

“…Ama dokundun, değil mi?”

Eee, ne olmuş yani? Dokunmuş olmamla bunun ne alakası vardı?

“…Merak ediyorsun, değil mi?”

Yani… evet, dürüst olmak gerekirse ediyordum. Ama yine de—

“Özür dilerim! Ama şu sıralar yeterince meşgulüm, o yüzden bana müsaade!”

Kendi saçlarımı kökünden yoluyormuşum gibi bir hisle arkamı dönüp gitmeye yeltendim ki—

—Ne olacaksa olsun be! Hıçk.
—Şak!
—Hav hav!
—Ciiiiaaakkk!

Tam kaçmaya çalıştığım anda; bir sarhoşun bağırışı, kırılan cam sesi, bir sokak köpeğinin sesi ve sert bir fren sesi ardı ardına patladı.
Bu mahalle ne ara bu kadar tehlikeli bir yer haline gelmişti? Yoksa hep mi böyleydi? Her ne olursa olsun, bir bebeği burada bırakmak bariz bir riskti. En azından onu polise götürmem gerekiyordu.

“Ben bunu nasıl tutacağım ki şimdi?”

Bebeği, elektrik direğinin içinden dikkatlice kucağıma aldım.

Çok hafifti.

Yumuşak ya da sıcak olmasından ziyade beni ilk şaşırtan şey, ağırlığının yok denecek kadar az olmasıydı. Sanki gevşekçe sarılmış bir havlu tutuyormuşum gibi hissettiriyordu—hiçbir direnç yoktu. Sanki birazcık güç uygulasam hemen ezilip gidecekmiş gibiydi.
Hayır. Kendimi tanıyordum. Bu kadar narin bir şeyi öylece arkamda bırakmamın imkanı yoktu. Kanunlar, etik kurallar… Bunlardan da öte, tüm insanlığın ortak temel kuralı olarak bu kesinlikle kabul edilemezdi.

Ne yazık ki, “oyun elektrik direği“ tamamen farklı bir ahlak sistemiyle çalışıyor gibi görünüyordu. “Pekala, o zaman bu bebek artık senin,“ dercesine bir anda ışıklarını söndürdü. Kapı ve kol bir anda yok oldu; göz açıp kapayıncaya kadar eski, sıradan ve sessiz bir elektrik direğine dönüştü.

Bu bir şaka olmalıydı.

Hey—bekle!

“Affedersin! Bir şey unuttun!”

Direğe vurmayı denesem de sertti ve hiçbir tepki vermiyordu.

Resmen oyuna gelmiştim.

Gecenin bir yarısı, sokağın ortasında, kucağımda bir bebekle elektrik direğinin önünde donup kalmıştım.

“Bu durum beni resmen çocuk kaçırmışım gibi göstermiyor muydu?”

Kucağımdaki bebek bir anda ağırlaşmış gibi hissettirmeye başlamıştı. Aşağı baktığımda, o yumuşak yanaklarını elinden geldiğince yukarı kaldırıp bana masumca gülümsediğini gördüm.

“Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır!”

Bu olamazdı. Bunu yapamazdım. İmkanı yoktu. Belki şuraya bir süreliğine bırakabilirdim—hayır, olmaz. Sokağa bebek bırakmak söz konusu bile değildi. Otomatın üzerine mi koysaydım? O da tehlikeliydi. Ne yapacaktım ben bu bebekle böyle?!

Sanki kararsızlığımın içini okuyormuş gibi—

“Ingaaaaaaaaa!”

Bebek resmen ulti atmıştı. Gecenin sessizliğine gömülmüş mahallemizde acımasız bir çığlık yankılandı.

“Hadi ama, yapma bunu!”

Görülmekten deli gibi korkarak, kucağımda çığlık atan bebekle apartman merdivenlerini koşa koşa çıktım. Şansıma kimseyle karşılaşmadım ve odama girip kapıyı kilitleyerek rahat bir nefes aldım.

Hayır—bekle, hayır!

Ben bunu neden eve getirmiştim ki?! Bu, kaçırma eylemini resmen tamamlamış olmuyor muydu?! Hayır, hayır. Mantıklı düşünemeyecek kadar yorgun olduğum ortadaydı.

“Ingaaaaaa!”

Minik canavarın susmaya hiç niyeti yoktu. 

Elinden gelen tek yöntemle memnuniyetsizliğini dile getirmeye devam ediyordu ki—

—Güm!

Yan komşumdan duvara sağlam bir yumruk yedim.

“D-duvar yumruğu mu…? Hayatımda ilk defa biri duvarıma vuruyor…”

Şoktaydım.

Gerçi… saati düşününce pek de şaşırtıcı değildi aslında.

“Ingaaaaa!”

“Şşş, tamam, tamam, bak geçti—cee-eee~”

Mükemmel lise öğrencisi Iroha Sakayori, spordan sonra başarısız olduğu bir şey daha keşfetmişti:

Ağlayan bir bebeği susturmak.

Başkalarından gördüğüm şeyleri taklit ederek umutsuzca onu teskin etmeye çalıştım.

“Ingaaaaa!”

—Güm, güm, güm!

Ne ağlama duruyordu ne de duvar yumruklamaları. Ne yapacaktım ben?! Can havliyle akıllı telefonumda parmağımı kaydırdım.

“Ağlayan bebek nasıl susturulur?”

Görünüşe bakılırsa dünyanın dört bir yanındaki anneler de bu konuda dertliydi; arama sonuçlarının sayısı dudak uçuklatıyordu.

“Tamam, bir bakalım… ‘Kucağa almak’ bunu halihazırda zaten yapıyordum. ‘Dik tutmak’—tamam. ‘Hafifçe sallamak’—evet. ‘Kucaktayken yürümek’—onu da yaptım. Geriye ne kaldı o zaman…?”

Klasik bir ninni, öyle mi?

Pekala—eskilere gitmem gerekiyordu. Ben ağladığımda annemin bana söylediği o ninni... 

—Ağlamayı kes. Ağlamak, sadece işin kolayına kaçtığın anlamına gelir.
—Eğer gerçekten üzgünsen boş yere ağlama; bunun bir daha yaşanmaması için ne yapman gerektiğini düşün.

…Yok. Hafızamda nasihatlerden başka bir şey yoktu. Tam başımı ellerimin arasına alıp kendimi paralayacakken…

“…Ah.”
Çalışma masamın önünde duran, Yachiyo’ya adadığım o küçük köşedeki akrilik standa gözüm çarptı. O an zihnimdeki sis bulutu bir anda dağılıverdi.

“...Kalbimizin derinliklerinde bir şarkı saklıdır, işte o çok kıymetli bir melodi…”
“Remember.”

Daha ilk kıtayı bitirmeden bebek çoktan uykunun huzurlu nefeslerine dalmıştı.

“Yachiyo’nın gücü inanılmaz...“

Bebeği yavaşça, porselen bir vazoyu bırakır gibi büyük bir dikkatle futonun üzerine yatırdım. Nefesimi tutarak ellerimi milim milim geri çektim.

Pekala. Eller serbest.

On saniye bekledim fakat uyanacağına dair en ufak bir kıpırtı yoktu

“Çok şükür...“

Başarmıştım. Rahatlamanın etkisiyle tüm vücudumun gücü çekildi, pelte gibi oldum. Bu sayede duvar yumruklamaları da kesilirdi herhalde. Bir krizi daha atlatmıştık.

Peki şimdi ne olacaktı?

Polisi aramak... Muhtemelen en doğrusu buydu.

Hayatımda ilk kez telefonumun tuş takımına 155 yazıyordum. Hat çalarken kafamda söyleyeceklerimi toparlamaya çalıştım. Çok dikkatli olmalıydım; tek bir yanlış kelime beni çocuk kaçıran biri gibi gösterebilirdi.

“Bildirmem gereken bir durum var...“ Hayır, bu kötü bir başlangıç olurdu.

“Gökkuşağı renginde bir elektrik direğinin içinden bir bebek çıktı...“ Asla olmaz.

“Bebek ağlıyordu, ben de şimdilik eve getirdim...“ Bu cümleyle anında ters kelepçeyi yerdim muhtemelen.

Daha ne olduğunu kendim bile anlayamamışken, bunu başkasına nasıl açıklayacaktım ki?

“Tachikawa Emniyeti. İhbarınız bir olay mı yoksa kaza mı?“

“Ah, şey, her şey yolunda! Bir aksilik kalmadı! Özür dilerim! Teşekkürler!“

Bir şekilde polise her şeyin yolunda olduğunu söylediğim gizemli bir arama yapıp... telefonu kapattım.

...Kusura bakmayın memur bey. Benden bu kadar. Bittim ben. Tükendim.

Üstelik bugün, kırk yılda bir günde tam altı saat uyuyabileceğim o nadir günlerden biri olacaktı.

ーー

Uzaklardan bir kuşun sesi geliyordu. Gazete dağıtan bir motosiklet, gürültüyle geçerek o sesi bastırdı. Perdeleri araladım ve sabahın ilk ışıkları enerji dolu bir şekilde içeri süzüldü.

…Tam altı saattir uyuyordum.

Bir noktada sızıp kalmış olmalıydım. Sahi, dün gerçekte neler olmuştu öyle?

“Halüsinasyon muydu?... Değildi, değil mi?”

Ne de olsa bir elektrik direğinden doğan o bebek, tam yanımda mışıl mışıl uyuyordu.
Görünüşe bakılırsa gece boyu hiç ağlamamıştı. Uyuyan bebeğe boşuna melek demiyorlarmış. Dünkü onca tantanadan sonra, sabah güneşinde parıldayan yanaklarını görünce onu sevesim gelmişti.
Bir saniye, bu bebek hep bu kadar büyük müydü?

Bir gariplik vardı. Dün onu tek kolumla rahatça taşıyabiliyordum. Bileğindeki bileklik de kesinlikle bu kadar büyük değildi.

“Ah! Islak bu! Cidden mi?!”

Boyutunu kontrol etmek için elimi kanepenin üzerine koyduğumda, avucuma pek de hoş olmayan bir ıslaklık hissi geldi.

Demek altına yapmıştı.

Eh yani… bebek sonuçta. Yapacak bir şey yoktu.

Ona karşı bir borcum yoktu ama en azından altını değiştirmeliydim. Bunu yapınca doğal olarak kıyafetlerini de değiştirmem gerekecekti. Onu saracak bir şey, silebilecek bir şey... Sonra süt, biberon, bir de… puset mu deniyordu ona? Ve sonra—

“…Bunlar biraz fazla değil mi?”

İhtiyacım olan şeyleri parmaklarımla saymaya başladım ama daha saniyeler içinde parmaklarım yetmez olmuştu.

Mağazalar açılır açılmaz, ‘çocuğunuzu büyütürkenki en yakın dostunuz!’ sloganıyla ünlü bebek eşyaları satan Nishitakeya’ya koştum. İnternette yazdığına göre, bu mağaza ihtiyacınız olan tüm bebek malzemelerini barındırdığını iddia ediyordu.

Tabii parasını ödediğiniz sürece.

“Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır!”

Reyonların arasında çığlık atmama engel olamadım.

Bebek bezleri korkunç derecede pahalıydı. Üstelik onlarca çeşit vardı. Ucuz olanla pahalı olan arasında seçim yapmanız istenirse… tabii ki daha kaliteli olanı isterdiniz, değil mi? Bebek kıyafetleri de hiç ucuz değildi, yani en azından benim için. Görünüşe bakılırsa sütün de ucuzu pahalısı varmış ve artı olarak bir biberon almaya kalktığımda, dezenfektanın da zorunlu ve tamamen beklenmedik bir ek masraf olduğunu keşfetmiştim.

Her şeyi kasaya götürdüm ve…

“Toplam 13.243 yen efendim.”

Bunlar tam olarak nasıl dost oluyordu acaba? Kahretsin… Alın teriyle biriktirdiğim paralarım buhar olup uçuyordu!

“Ben neden bunu yapıyorum ki?”

Bir yanda bir yığın bebek malzemesi, diğer yanda bebeğin kendisi; kucağım dolu bir şekilde eve giden yokuşu tırmanmaya başladım.

“Ah!”

Bebek mızmızlanmaya başladığında onu “cee-eee~” yaparak sakinleştirdim.

“Ihı-hı!”

Yine mızmızlandığında saate bakıp sütünü verdim.

“Ühü!”

Hâlâ şikâyet ettiği için ona ninni söylemeye başladım.

“İhihihi.”

Bu bebek sürekli ağlıyordu ama esasen ağlamaktan çok gülüyordu. Bir kez o gülümsemeyi gördünüz mü, bir sonrakini de görmek istiyordunuz. Eh, artık insanların “çocuğun olunca hayatın onun etrafında dönmeye başlıyor“ demesindeki anlamı görebiliyordum.

Ve sonunda, o üç günlük kısa tatilim sadece bu bebeği güldürmeye çalışarak geçti.

 Tek bir saniye bile ders çalışmamıştım.

“…Bir dakika. Ben ne yapıyorum?”

Odamda bebeği tutarken sırtımdan aşağı soğuk bir ter boşaldı.

Bir saniye. Neden kendimi tamamen bir bebek büyütmeye kaptırmıştım ki? Bu doğru değildi. Bu hafta sonunu tamamen ders çalışmaya ayırmalıydım.

“Ühü.”

“Süt istiyorsun, değil mi? Tamam, lütfen biraz bekle.”

Sadece mızmızlanmasından ne istediğini anlayacak noktaya gelmenin hiç sırası değildi!

Hayır. Bunu polise bildirmem gerekiyordu. Benden şüphelenseler bile bu çocuğu teslim etmeliydim. Aksi takdirde elimdeki zaman, herhangi bir oyundakinden çok daha hızlı bir şekilde eriyip gitmeye devam edecekti.

“Inga.”

“Doydun mu? O zaman uyku vakti küçük hanım.”

Her neyse, bugün yeterince geç olmuştu. Yarın sabah ilk iş polise gitmeye karar vermiştim. Bu “bebekçilik oynama“ işi de böylece son bulacaktı.

Kendi kendime söz vererek, yine Yachiyo’nun şarkısını ninni niyetine söylemeye başladım.

Uyurkenki yüzü gerçekten de bir meleğe benziyordu.

O gece bir rüya gördüm.

Apartman dairemin tavanının bir parçası olmuş şekilde odama tepeden bakıyordum. Yaklaşık dört buçuk yer minderi büyüklüğündeki odanın ortasında, her zamanki alçak masam ve tabletim duruyordu. Ekrandan yayılan zayıf ışık, zifiri karanlık odayı belli belirsiz aydınlatıyordu.

“Haha haha haha.”

Kıkır kıkır gülüşler eşliğinde, tabletin ekranı hızla değişiyordu; dünyaya yaklaşma ihtimali olan devasa bir meteor haberi, ölüm kalım savaşı verilen bir aşk filmi, hıncahınç dolu bir Yachiyo konseri, anime, spor yayınları ve arkadaşlarla saçmaladığımız komik bir video…

“Haha haha haha.”

Tableti bebek kullanıyordu.

Bilgiyi açgözlülükle yutan gözleri—herhangi bir akıllı lens takılı olmamasına rağmen—yaramaz bir şekilde parlıyordu.

Aniden pencereden içeri ay ışığı süzüldü. Işığın altında bebeğin saçları sessizce, uzadıkça uzadı. Sanki fotosentez yapmak için daha fazla güneş ışığı arayan ve yapraklarını her yana yayan bir bitki gibi görünüyordu.

Ve bir kez daha, uykunun derinliklerine gömüldüm…

ーー

“Hey, uyan.”

Bebeğin mızmızlanmasıyla kendime geldim.

“Karnım acıktı.”

“…Pekala.”

Evet, biliyordum, karnı açtı.

Gözlerimdeki uykuyu ovuşturup ayağa kalktım. Oda hâlâ zifiri karanlıktı.

“Süt.”

“Bekle biraz.”

Süt istiyordu, değil mi? Pekala. Süt.

Üç günün sonunda, algılarım iyice kendinden geçmişti. Bebeğin mızmızlanmasını duymak bile, sanki açıkça konuşuyormuş gibi ne istediğini anlamama yetiyordu—

…Ha?

“Yok artık!”

“Oha!”

Bağırarak etrafımda döndüm ve kız da çığlık atıp geriye sıçradı.

Evet. Bir kız.

Orada bir kız duruyordu.

Zifiri karanlık odada, birdenbire ortaya çıkan bir kız, şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu.

“Ödümü kopardın…”

Hayır, asıl benim ödüm kopmuştu..

Yaklaşık on yaşlarında görünüyordu. Gözleri, sanki iki kayan yıldız çarpışmış gibi pırıl pırıldı. Işıl ışıl saçları beline kadar iniyordu, teni karanlıkta bile fark edilecek kadar solgundu ve dudakları kusursuz bir biçimde şekillenmişti. Sadece yüz hatlarına bakarak bile, onun çok güzel bir kız olduğunu söyleyebilirdiniz.

…Sen de kimsin?

Hayır, cevabı gayet iyi biliyordum.

Oydu, değil mi?

Biliyordum çünkü son üç gündür sürekli onunlaydım. Biliyordum çünkü onu sadece  mızmızlanmasından bile ne istediğini anlayacak kadar iyi tanıyordum.
Bir şeylerin ters gittiğinin zaten farkındaydım. Bu bebek bir elektrik direğinden doğmuş ve gece boyunca korkutucu bir hızla büyümüştü. Parlayan gözleriyle her şeyi hevesle inceliyordu.

…Yoksa o son kısım sadece bir rüya mıydı?

(burada resim var)

Her neyse, bu kadarı yeterliydi. Kararımı vermiştim.

Bu şeyin insan olmasına imkân yoktu. Ve bunu bildiğime göre de…

“Lütfen bir an önce evimi terk et!”

Nishitakeya’dan yeni aldığım eşyaları hızla bir karton kutuya doldurup hepsini büyük bir istekle iade etmeye hazırlanırken

“….”

Gizemli güzel kız, Nishitakeya kutusuna merakla bakıp onu yavaşça incelemeye başladı.

“…Bütün bunlar ne anlama geliyor?”

“Hayır, bu soruyu sorması gereken kişi benim. Cidden, neden bu kadar çabuk büyüdün sen? Bu aşırı ürkütücü!”

“Şey, anlarsın ya, bu devirde her şey ışık hızıyla ilerliyor.”

Bu da neydi böyle, mülakat cevabı falan mı? 

Daha da önemlisi—nasıl konuşabiliyordu? 

Daha birkaç dakika önce bebekti! Yok, hayır. Bu imkânsızdı. Artık bununla başa çıkamazdım. Yarına kadar falan beklemeyi unutmalıydım.

“Anlamadığım bir şeyle uğraşamam!”

Kızı kolundan yakaladığım gibi, onu zorla dışarı çıkarmaya karar verdim.

“Hayııııır, olmaz!”

Yerinden kıpırdamadı. O küçük gövdesine rağmen kız, topuklarını yere dikip resmen var gücüyle direniyordu.

“Hey, hareket etsene.”

“I-ıh~ olmaz~”

Gücümün bu kadar kısa sürede tekrar test edileceğine inanamıyordum. Ama beni küçümsemek büyük bir hataydı. Elektrik direği başka bir şeydi ama böyle küçük bir kıza karşı, bir halat çekme oyunundaymış gibi tüm gücümle asılırsam eğer…

“Ah, ah, ah, ah, acıyor!”

“Ah, özür dilerim!”

“AAAAAAAH!”

Ah, şey, tekrar özür dilerim. Acıdığını söylediği an refleksle elimi çektim ve o hızla kız yere düştü…

—Küt!

Ve kafasını pencereye çarptı.

“İyi misin?!”

“Başım acıyor~~! Elim de acıyor~~! Yardım et~~!”

Yardım et.

Bu kelimeleri duyunca bir an donup kaldım, kendimi tamamen çaresiz hissediyordum.

—Gerçekten bu kadar rahatça yardım isteyebiliyor musun? Doğrusu benim kızım olmana inanamıyorum. Sana bu dünyada güvenebileceğin tek kişinin kendin olduğunu söylememiş miydim? Şimdiden unuttun mu? Eğer durum buysa…
…ve ardından gelen dört saatlik anne nasihati…

Hayır, hayır, şimdi hatıralara dalmanın kesinlikle sırası değildi. Bir an önce kızın ortalığı birbirine katmasını engellemem gerekiyordu.

“Hey, kes şunu. Gecenin bir yarısı bu kadar yüksek sesle bağıramazsın. Yine duvara vurmalarını istemiyorum.”

Ancak komşudan gelen bir duvar yumruğu yerine, odada yankılanan ses şuydu…

Gurrrr.

Ses kızın karnından gelmişti.

Şimdi düşününce, bu gece ona hiç süt vermemiştim. Ve dürüst olmak gerekirse ben de akşam yemeği yememiştim…

Gurrrr.

Sanki o sese cevap veriyormuş gibi, ikinci bir karın guruldaması daha duyuldu—bu sefer benden geliyordu.

İki kız arasındaki bu “karın guruldaması düeti“ her gün görebileceğiniz türden bir şey değildi. Bir an için aramızda tuhaf bir sessizlik oldu…

“Bana yardım etmeyecek misin?”

Kız başını hafifçe yana eğip gözleri parlayarak bana bakıyordu.

N-Ne kadar da sinir bozucu, ukala bir tavırdı. Sanki hiçbir şey umrunda değilmiş gibi görünüyordu. Onun karşısında durmak durumu daha da saçma hale getiriyordu. Tüm gücüm çekildi ve okyanusu bile kurutabilecek kadar büyük bir iç çektim. Bu bıkkınlık beni ayağa kaldırdı.

Ah… Tabii ya.

—Ayağa kalkan, işi yapandır. Eğer yapmak istemiyorsan, diğer kişi ayağa kalkana kadar oturmaya devam et.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi