Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy
Bölüm 86
Öfkesini artık dizginleyemeyen Talia, eline geçirdiği yastığı kaptığı gibi ona fırlattı.
“Bir diyeceğin varsa açık açık söyle! Beni böyle merakta bırakma!”
İçi kuş tüyü dolu kumaş yastık, boğuk bir sesle Varkas’ın ensesine çarptı. Raflardaki ilaç şişelerini tek tek açıp içeriklerini kontrol eden adam, omzunun üzerinden dönüp ona buz gibi bir bakış attı.
Talia omuzlarını büzüp yatağın başlığına iyice sokuldu. Nasıl bir karşılık göreceğini bilemediğinden gergindi; fakat Varkas küçük bir iç çekişin ardından yatağın yanına diz çöktü.
“Elini ver.”
Talia şaşkınca gözlerini kırpıştırdı. Ardından adam onun elini çekip ışığa doğru kaldırdı. Avucunun içi kıpkırmızı olmuş, şişmişti.
Varkas hoşnutsuzca dilini şaklattı ve yapışkan bir sıvıyı avucuna döktü. Yakan his yüzünden Talia refleksle kolunu geri çekmeye çalıştı. Ancak bileği sıkıca tutulduğu için kımıldayamadı bile.
Sinirli bir bakışla ona dikildi.
“Ne yapıyorsun sen?!”
“Morarmalara iyi gelen bir ilaç.”
Varkas sert bir sesle cevap verirken merhemi avucuna dikkatlice yaydı.
O tuhaf his, Talia’nın ayak parmaklarını istemsizce kıvırmasına neden oldu. Adamın uzun ve zarif parmakları şişmiş derisinin üzerinde dolaştıkça bedenine ince bir ürperti yayılıyordu. Kulaklarının kızardığını hissedince kolunu çekiştirdi.
“Y-yeter artık.”
“Kıpırdama.”
Her zamankinden daha alçak çıkan sesi, omurgasından aşağı ürpertici bir titreme indirdi.
Talia tedirgin gözlerle ona baktı, sonra yeniden bakışlarını kaçırdı. Adam, avucuna işlenmiş silik çizgileri yavaşça takip ediyordu.
Bu gerçekten tedavi miydi?
Parmaklarının her çizgiyi inatla okşayışı, tuhaf biçimde baş döndürücü geliyordu.
“Bileğinde de morluk var.”
Bir anda sesi daha da pesleşti. Talia’nın boğazı düğümlendi; yutkunmakta zorlandı.
Neden bir anda midesine sert bir sancı saplandığını anlayamıyordu.
Tepkisini ölçmek istercesine yan gözle ona baktıktan sonra, kolunu daha sert bir hareketle çekip kurtardı.
“Yeter artık. Odamdan çık.”
Arkasını dönüp yatağa uzandı; fakat hemen ardından yeniden doğruldu.
Yüzü allak bullak olmuş hâlde ona baktı. Üzerine doğru eğilmiş olan Varkas, suçlayıcı bir sesle sordu:
“Bugün neden ziyafet salonuna geldin?”
Talia’nın yüzü çarpıldı.
Demek onu bu kadar öfkelendiren şey buydu. Zehir gibi bir bakış fırlatarak alaycı bir sesle konuştu.
“Neden? Ziyafet salonuna gitmem yasak mı?”
“…”
“Bunu sen söylemiştin. Bu şatodaki en yüksek mevkili kişinin ben olduğumu. Öyleyse neden beni bir mahkûm gibi saklamak istiyorsun?”
“……İnsanların önüne çıkmaya isteksiz olan sendin.”
“Neden isteksiz olduğumu gerçekten bilmiyor musun?”
Kalbinin derinliklerinde bastırdığı kırgınlık bir anda başını kaldırdı.
Talia sertçe onun omzunu itti, dizlerini kollarıyla sarıp ona suçlayıcı gözlerle baktı.
“Çünkü bizi bu hâle getirdiniz!”
Varkas’ın gözlerinin üzerine koyu bir gölge çöktü. Talia, alacağını tahsil etmeye gelen bir tefeci gibi bağırıyordu.
“Ama ben kendimden utansam bile sen utanmamalısın! Ben saklanıyorum diye senin de saklanman gerekmiyor!”
Adamın boynundaki damarlar belirginleşti. Yüzündeki ifade, bütün sabrını zorla bir tuttuğunu gösteriyordu. Öfkesini bastırmaya çalışan o hâli, Talia’nın yüreğine daha da derin battı.
Talia kalan son yastığı da kapıp ona savurdu. Varkas kaşının kenarını hafifçe çattı. Genç kadın, yastığı art arda yüzüne vururken bir yandan da öfkeyle bağırıyordu.
“Neden ziyafet salonuna geldiğimi mi soruyorsun? Hakkımda neler konuşulduğunu duymak istedim! Senin karın olmakla ilgili nasıl dedikodular döndüğünü öğrenmem gerekiyor ki bu yerde nasıl ayakta kalacağımı anlayabileyim diye! Bu yüzden gösterişli elbiseler giymek yerine bir fare gibi cüppeme sarınıp gizlice içeri girdim!”
Varkas havada savrulan yastığı yakalayıp onu yatağa itti. Adamın acımasız kuvveti altında ince kumaş yırtıldı; kar beyazı tüyler dört bir yana savruldu.
Talia nefes nefese kalmış hâlde kar taneleri gibi uçuşan tüylere baktı.
Bileklerini yakalayıp onu yatağa bastıran Varkas, karanlık bakışlarını gözlerine dikti. Burnundan zorlanmış bir ses çıktı.
“Ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum.”
Derin bir nefes aldıktan sonra ağır ağır devam etti.
“Birkaç gün içinde veraset törenini gerçekleştireceğiz. O gün seni resmen Doğu’nun Büyük Düşesi olarak tanıtacağım.”
Talia’nın bütün bedeni diken diken oldu. Bunun yaklaşan kaderinden mi, yoksa karşısındaki adamdan mı kaynaklandığını anlayamıyordu.
Varkas yanağına düşen bir tutam saçı geriye itti ve yumuşak bir sesle konuştu.
“O yüzden o zamana kadar uslu uslu yerinde dur.”
Talia kan çanağına dönmüş gözlerle ona baktı; dudaklarını sımsıkı bastırmıştı. Birkaç tüy adamın omzuna kondu. Varkas onları hafifçe silkeleyip ayağa kalktı.
Kısa süre sonra kapının açılıp kapanma sesi odada yankılandı. Talia bir süre boş gözlerle onun durduğu yere baktı, ardından battaniyeyi başına kadar çekti.
───
O vahşi karşılama töreninden sonra Raedgo Şatosu’nun üzerine ağır bir gerginlik çökmüştü.
Önceleri mesafeli ve resmî davranan hizmetçiler artık ince buz üzerinde yürür gibi temkinli hareket ediyor, muhafızlar ise Talia odasından çıktığında nefeslerini tutup bakışlarını yere indiriyordu.
Geleceğin Büyük Dükü’nün öfkesini üzerine çekmenin bedelinin ağır olacağına dair asılsız bir söylenti yayılmış gibiydi.
Aslında bu yanlış anlaşılma, ona kaba davranan bir maiyet mensubunun hayatını kaybetmesinden doğmuştu. O canavar adam yalnızca Büyük Dük Hanesi’nin varisine meydan okumanın bedelini ödemişti. Fakat Talia, insanların bu yanlış kanısını düzeltmek için en ufak bir çaba göstermedi.
Korkulan biri olmak, zayıf görünmekten daha güvenliydi. İnsanların gözüne girmek için eğilip bükülenlerin sonu daima ayaklar altında ezilmek olurdu. Uzun yıllar boyunca edindiği hayat dersi buydu.
“Refakatçilere ihtiyacım yok. Başımda dolanmayı bırakıp çıkın dışarı.”
Talia kitabının sayfalarını çevirirken elini kibirli bir tavırla salladı.
Kapının yanında duran hizmetçiler huzursuz bakışlarla birbirlerine baktılar. Normalde çoktan geri çekilmeleri gerekirdi; fakat yerlerinden kıpırdamayınca Talia’nın sesi sertleşti.
“Gitmenizi söylediğimi duymuyor musunuz?”
“Majesteleri, veraset töreni bu öğleden sonra yapılacak.”
Baş hizmetçi ciddi bir ifadeyle konuştu. Talia şaşkınlıkla gözlerini açtı.
“Bu kadar çabuk mu?”
Varkas birkaç gün içinde törenin yapılacağını söylemişti ama bir haftayı bile doldurmadan hazırlanacaklarını hiç düşünmemişti.
Dalgın hâlde yataktan indi.
“Varkas şimdi nerede?”
“Genç Efendi şu anda veraset törenini yönetecek Başrahip ile görüşüyor. Törenin son hazırlıkları tamamlanır tamamlanmaz başlanması planlanıyor.”
Talia kaşını kaldırdı.
“Bunu bana neden ancak şimdi söylüyorsunuz?!”
“Genç Efendi, tören günü gelene kadar bu haberin Majestelerinin kulağına gitmemesini emretmişti.”
Baş hizmetçi sanki iç çekiyormuş gibi konuştu.
Talia’nın yüzü huzursuzlukla buruştu. Adamın neden böyle bir emir verdiğini tahmin edebiliyordu.
Muhtemelen kaçıp saklanacağını düşünmüştü. İstemediği bir şeyle karşılaştığında ortadan kaybolmak gibi bir huyu vardı. Bu kez de farklı değildi. İçindeki kaçma dürtüsünü bastırmaya çalışarak pencereye doğru baktı. Baş hizmetçi onu yatıştırmaya çalışır gibi yumuşak bir sesle konuştu.
“Hâlâ vaktimiz var, bu kadar kaygılanmanıza gerek yok.”
Talia sinirli gözlerle ona baktıktan sonra boğuk bir sesle mırıldandı.
“Ben ne yapacağım şimdi?”
“Majestelerinin giymesi için Doğu’ya özgü geleneksel kıyafetler hazırlandı.”
Baş hizmetçi hafifçe rahatlamış bir nefes alarak kenara çekildi. Hemen ardından, üzerleri gösterişli işlemelerle süslenmiş rengârenk giysiler taşıyan iri yapılı hizmetkârlar içeri girdi.
“Bu tarz kıyafetler merkez bölgedeki hizmetçilere yabancı olduğundan, bu kez giyinmenize bizim yardımcı olmamıza izin vermenizi rica ediyoruz.”
“Bir diyeceğin varsa açık açık söyle! Beni böyle merakta bırakma!”
İçi kuş tüyü dolu kumaş yastık, boğuk bir sesle Varkas’ın ensesine çarptı. Raflardaki ilaç şişelerini tek tek açıp içeriklerini kontrol eden adam, omzunun üzerinden dönüp ona buz gibi bir bakış attı.
Talia omuzlarını büzüp yatağın başlığına iyice sokuldu. Nasıl bir karşılık göreceğini bilemediğinden gergindi; fakat Varkas küçük bir iç çekişin ardından yatağın yanına diz çöktü.
“Elini ver.”
Talia şaşkınca gözlerini kırpıştırdı. Ardından adam onun elini çekip ışığa doğru kaldırdı. Avucunun içi kıpkırmızı olmuş, şişmişti.
Varkas hoşnutsuzca dilini şaklattı ve yapışkan bir sıvıyı avucuna döktü. Yakan his yüzünden Talia refleksle kolunu geri çekmeye çalıştı. Ancak bileği sıkıca tutulduğu için kımıldayamadı bile.
Sinirli bir bakışla ona dikildi.
“Ne yapıyorsun sen?!”
“Morarmalara iyi gelen bir ilaç.”
Varkas sert bir sesle cevap verirken merhemi avucuna dikkatlice yaydı.
O tuhaf his, Talia’nın ayak parmaklarını istemsizce kıvırmasına neden oldu. Adamın uzun ve zarif parmakları şişmiş derisinin üzerinde dolaştıkça bedenine ince bir ürperti yayılıyordu. Kulaklarının kızardığını hissedince kolunu çekiştirdi.
“Y-yeter artık.”
“Kıpırdama.”
Her zamankinden daha alçak çıkan sesi, omurgasından aşağı ürpertici bir titreme indirdi.
Talia tedirgin gözlerle ona baktı, sonra yeniden bakışlarını kaçırdı. Adam, avucuna işlenmiş silik çizgileri yavaşça takip ediyordu.
Bu gerçekten tedavi miydi?
Parmaklarının her çizgiyi inatla okşayışı, tuhaf biçimde baş döndürücü geliyordu.
“Bileğinde de morluk var.”
Bir anda sesi daha da pesleşti. Talia’nın boğazı düğümlendi; yutkunmakta zorlandı.
Neden bir anda midesine sert bir sancı saplandığını anlayamıyordu.
Tepkisini ölçmek istercesine yan gözle ona baktıktan sonra, kolunu daha sert bir hareketle çekip kurtardı.
“Yeter artık. Odamdan çık.”
Arkasını dönüp yatağa uzandı; fakat hemen ardından yeniden doğruldu.
Yüzü allak bullak olmuş hâlde ona baktı. Üzerine doğru eğilmiş olan Varkas, suçlayıcı bir sesle sordu:
“Bugün neden ziyafet salonuna geldin?”
Talia’nın yüzü çarpıldı.
Demek onu bu kadar öfkelendiren şey buydu. Zehir gibi bir bakış fırlatarak alaycı bir sesle konuştu.
“Neden? Ziyafet salonuna gitmem yasak mı?”
“…”
“Bunu sen söylemiştin. Bu şatodaki en yüksek mevkili kişinin ben olduğumu. Öyleyse neden beni bir mahkûm gibi saklamak istiyorsun?”
“……İnsanların önüne çıkmaya isteksiz olan sendin.”
“Neden isteksiz olduğumu gerçekten bilmiyor musun?”
Kalbinin derinliklerinde bastırdığı kırgınlık bir anda başını kaldırdı.
Talia sertçe onun omzunu itti, dizlerini kollarıyla sarıp ona suçlayıcı gözlerle baktı.
“Çünkü bizi bu hâle getirdiniz!”
Varkas’ın gözlerinin üzerine koyu bir gölge çöktü. Talia, alacağını tahsil etmeye gelen bir tefeci gibi bağırıyordu.
“Ama ben kendimden utansam bile sen utanmamalısın! Ben saklanıyorum diye senin de saklanman gerekmiyor!”
Adamın boynundaki damarlar belirginleşti. Yüzündeki ifade, bütün sabrını zorla bir tuttuğunu gösteriyordu. Öfkesini bastırmaya çalışan o hâli, Talia’nın yüreğine daha da derin battı.
Talia kalan son yastığı da kapıp ona savurdu. Varkas kaşının kenarını hafifçe çattı. Genç kadın, yastığı art arda yüzüne vururken bir yandan da öfkeyle bağırıyordu.
“Neden ziyafet salonuna geldiğimi mi soruyorsun? Hakkımda neler konuşulduğunu duymak istedim! Senin karın olmakla ilgili nasıl dedikodular döndüğünü öğrenmem gerekiyor ki bu yerde nasıl ayakta kalacağımı anlayabileyim diye! Bu yüzden gösterişli elbiseler giymek yerine bir fare gibi cüppeme sarınıp gizlice içeri girdim!”
Varkas havada savrulan yastığı yakalayıp onu yatağa itti. Adamın acımasız kuvveti altında ince kumaş yırtıldı; kar beyazı tüyler dört bir yana savruldu.
Talia nefes nefese kalmış hâlde kar taneleri gibi uçuşan tüylere baktı.
Bileklerini yakalayıp onu yatağa bastıran Varkas, karanlık bakışlarını gözlerine dikti. Burnundan zorlanmış bir ses çıktı.
“Ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum.”
Derin bir nefes aldıktan sonra ağır ağır devam etti.
“Birkaç gün içinde veraset törenini gerçekleştireceğiz. O gün seni resmen Doğu’nun Büyük Düşesi olarak tanıtacağım.”
Talia’nın bütün bedeni diken diken oldu. Bunun yaklaşan kaderinden mi, yoksa karşısındaki adamdan mı kaynaklandığını anlayamıyordu.
Varkas yanağına düşen bir tutam saçı geriye itti ve yumuşak bir sesle konuştu.
“O yüzden o zamana kadar uslu uslu yerinde dur.”
Talia kan çanağına dönmüş gözlerle ona baktı; dudaklarını sımsıkı bastırmıştı. Birkaç tüy adamın omzuna kondu. Varkas onları hafifçe silkeleyip ayağa kalktı.
Kısa süre sonra kapının açılıp kapanma sesi odada yankılandı. Talia bir süre boş gözlerle onun durduğu yere baktı, ardından battaniyeyi başına kadar çekti.
───
O vahşi karşılama töreninden sonra Raedgo Şatosu’nun üzerine ağır bir gerginlik çökmüştü.
Önceleri mesafeli ve resmî davranan hizmetçiler artık ince buz üzerinde yürür gibi temkinli hareket ediyor, muhafızlar ise Talia odasından çıktığında nefeslerini tutup bakışlarını yere indiriyordu.
Geleceğin Büyük Dükü’nün öfkesini üzerine çekmenin bedelinin ağır olacağına dair asılsız bir söylenti yayılmış gibiydi.
Aslında bu yanlış anlaşılma, ona kaba davranan bir maiyet mensubunun hayatını kaybetmesinden doğmuştu. O canavar adam yalnızca Büyük Dük Hanesi’nin varisine meydan okumanın bedelini ödemişti. Fakat Talia, insanların bu yanlış kanısını düzeltmek için en ufak bir çaba göstermedi.
Korkulan biri olmak, zayıf görünmekten daha güvenliydi. İnsanların gözüne girmek için eğilip bükülenlerin sonu daima ayaklar altında ezilmek olurdu. Uzun yıllar boyunca edindiği hayat dersi buydu.
“Refakatçilere ihtiyacım yok. Başımda dolanmayı bırakıp çıkın dışarı.”
Talia kitabının sayfalarını çevirirken elini kibirli bir tavırla salladı.
Kapının yanında duran hizmetçiler huzursuz bakışlarla birbirlerine baktılar. Normalde çoktan geri çekilmeleri gerekirdi; fakat yerlerinden kıpırdamayınca Talia’nın sesi sertleşti.
“Gitmenizi söylediğimi duymuyor musunuz?”
“Majesteleri, veraset töreni bu öğleden sonra yapılacak.”
Baş hizmetçi ciddi bir ifadeyle konuştu. Talia şaşkınlıkla gözlerini açtı.
“Bu kadar çabuk mu?”
Varkas birkaç gün içinde törenin yapılacağını söylemişti ama bir haftayı bile doldurmadan hazırlanacaklarını hiç düşünmemişti.
Dalgın hâlde yataktan indi.
“Varkas şimdi nerede?”
“Genç Efendi şu anda veraset törenini yönetecek Başrahip ile görüşüyor. Törenin son hazırlıkları tamamlanır tamamlanmaz başlanması planlanıyor.”
Talia kaşını kaldırdı.
“Bunu bana neden ancak şimdi söylüyorsunuz?!”
“Genç Efendi, tören günü gelene kadar bu haberin Majestelerinin kulağına gitmemesini emretmişti.”
Baş hizmetçi sanki iç çekiyormuş gibi konuştu.
Talia’nın yüzü huzursuzlukla buruştu. Adamın neden böyle bir emir verdiğini tahmin edebiliyordu.
Muhtemelen kaçıp saklanacağını düşünmüştü. İstemediği bir şeyle karşılaştığında ortadan kaybolmak gibi bir huyu vardı. Bu kez de farklı değildi. İçindeki kaçma dürtüsünü bastırmaya çalışarak pencereye doğru baktı. Baş hizmetçi onu yatıştırmaya çalışır gibi yumuşak bir sesle konuştu.
“Hâlâ vaktimiz var, bu kadar kaygılanmanıza gerek yok.”
Talia sinirli gözlerle ona baktıktan sonra boğuk bir sesle mırıldandı.
“Ben ne yapacağım şimdi?”
“Majestelerinin giymesi için Doğu’ya özgü geleneksel kıyafetler hazırlandı.”
Baş hizmetçi hafifçe rahatlamış bir nefes alarak kenara çekildi. Hemen ardından, üzerleri gösterişli işlemelerle süslenmiş rengârenk giysiler taşıyan iri yapılı hizmetkârlar içeri girdi.
“Bu tarz kıyafetler merkez bölgedeki hizmetçilere yabancı olduğundan, bu kez giyinmenize bizim yardımcı olmamıza izin vermenizi rica ediyoruz.”
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.