Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy
Bölüm 91
Lucas alaycı bir homurtu çıkardı.
“Doğulular ne zamandan beri barışı umursar oldu ki?”
“Artık umursamalarının vakti geldi.”
Tyron’un yüzünde kısa süreli bir uyarı ifadesi belirdi. Dar gözleri insanın içini delip geçecekmiş gibi duran atlı savaşçı, ciddi bir ses tonuyla konuşmayı sürdürdü.
“Majesteleri aylardır yatağa mahkûm olduğundan beri Doğu’nun birliği gözle görülür biçimde zayıfladı. Bu sırada Zramlar ise durmadan güç topluyor. Eğer gerçekten işgal etmeye karar verirlerse Doğu kısa sürede çöker. Şu an önemsiz meseleler uğruna çekişmenin zamanı değil.”
Lucas dudaklarındaki alaycı tebessümü sildi.
“Biraz abartmıyor musun? Zramlılar baş belası olabilir ama İmparatorluğun en kudretli süvarileri bizim elimizde. Sınır bölgelerine sürülmüş bir avuç barbarın güçlenmesi mümkün değil.”
“Güçlü bir önder olmadan o süvariler de başıbozuk bir kalabalıktan ibaret.”
Tyron bıkkın bir iç çekti.
“Veliaht Hazretleri cepheden çekildiğinden beri Doğu’daki lordların her biri kendi nüfuzunu büyütmeye başladı. Emirlerindeki savaşçılar Shiokan Hanesi’ne değil, kendi efendilerine sadakat yemini ediyor. Eğer bir gün lordlar birleşip ayaklanırsa Doğu bir anda parçalanır.”
Bu karamsar sözler Lucas’ın dudaklarının sertçe gerilmesine neden oldu.
Vassallarından bazılarının huzursuzluk belirtileri gösterdiğinin farkındaydı. Fakat durumun Tyron’un anlattığı kadar vahim olduğunu hiç düşünmemişti.
Lucas sert bir sesle karşılık verdi.
“Vassallar ihanet planlıyor olsaydı İmparatorluk Sarayı sessiz kalmazdı. Shiokan Hanesi sonuçta İmparator’un vasalıdır. Büyük Dük Hanesi’ne başkaldırmak, Roem İmparatorluğu’na isyan etmekle eşdeğerdir.”
“Demek istediğimi anlamıyorsun.”
Tyron dilini şaklattı.
“Ben, isyan çıkmadan önce bunun önüne geçmemiz gerektiğini söylüyorum. İşler İmparatorluk Sarayı’nın müdahale edeceği noktaya gelirse Doğu Eyaletleri çoktan kaosa sürüklenmiş olur. Disiplini o aşamaya varmadan yeniden tesis etmeliyiz.”
Lucas karşı çıkacak söz bulamayınca sessizliğe gömüldü. Onu sert bakışlarla izleyen Tyron son darbeyi vururcasına konuştu.
“Yeni Büyük Dük’ün tahta çıkışı Doğu’yu yeniden birleştirmek için bir fırsat olacak. Sen de Shiokan Hanesi’nin bir üyesi olarak buna katkı sağlamalısın.”
“...Yani dönüp dolaşıp ağabeyimin iradesine boyun eğmem gerektiğini söylüyorsun.”
“Madem ikinci oğul olarak doğdun, bu kaçınılmaz değil mi?”
Tyron’un sivri sözleri havada keskin bir bıçak gibi yankılandı.
Sessizce ona dik dik bakan Lucas, can sıkıcı nasihatlerden kurtulmak istercesine dizginini sertçe savurdu.
Henüz on beş yaşındaydı. Doğu’nun karmaşık siyasi meseleleriyle ya da ikinci oğul olmanın yükümlülükleriyle uğraşmaya hiç niyeti yoktu.
Sanki inadını ortaya koyarcasına atını mahmuzladı.
Batıya doğru alçalan güneşin altında, ok gibi bozkıra fırladı. Ufkun altın ışıkları geniş otlakların üzerine yayılıyordu.
Bir tepenin zirvesinde atını durduran Lucas, huzur içinde otlayan yüzlerce ata göz gezdirdikten sonra yakınlardaki büyük obaya doğru yöneldi.
Toplanma çadırına benzeyen iri bir otağa yaklaştığında, renkli bir pelerin giymiş iri yarı bir adam onu karşılamak için dışarı fırladı.
“Hoş geldiniz! Yolunuzu gözler olmuştu!”
Bu, Shiokan Hanesi’nin uzun zamandır tanıdığı hizmetkârlarından biriydi. Lucas atından çevikçe atlayıp neşeyle seslendi.
“Kun Badera! Uzun zaman oldu.”
“Gerçekten öyle, Genç Efendi Lucas. Sizi son gördüğümden beri epey büyümüşsünüz.”
Lucas sırıtıp karşılık verdi.
“Sen de son gördüğümden beri bayağı kilo almışsın.”
Adam kahkahalarla güldü ve onun saçlarını hoyratça karıştırdı.
“Şu sivri dilin hiç değişmemiş.”
Gür sakallı yüzünde rahat bir tebessüm taşıyan adam bir anda etrafına bakındı.
“Bu arada diğerleri nerede? Yeni Büyük Dük Hazretleri’nin atlı birliklerle birlikte geleceğini duymuştum...”
“Birazdan gelirler.”
Lucas tepeyi işaret edip kayıtsızca mırıldandı.
“Dırdırları uzayınca ben de tek başıma önden geldim.”
Sözleri biter bitmez, yüzlerce süvari sırt hattının üzerinden görünmeye başladı.
Kun Badera derhal hizmetkârlarına misafirleri karşılamak için hazırlık yapmalarını emretti. Lucas da görevini yerine getirmek üzere tepeye doğru ilerledi.
Tam o sırada Varkas, toplantı çadırının önünde duran seyahat arabasından indi.
Ona hizmet etmek için aceleyle yaklaşan Lucas bir anda olduğu yerde durakladı.
İkinci Prenses, ağabeyinin kollarında baygın hâlde yatıyordu.
Tamamen bitkin düşmüş gibi görünen kadını tek koluyla zahmetsizce taşıyan Varkas etrafına göz gezdirip sordu:
“Nerede kalacağız?”
İkisine boş gözlerle bakakalan Kun Badera irkilip aceleyle başını eğdi.
“T-tanışmak büyük şeref, Majesteleri. Ben ahırlarınızın kâhyası Kun Badera.”
Yüzü gerginleşmiş adam kekelerken arkasını dönüp ekledi:
“Lütfen beni takip edin. Size ayrılan çadırı göstereyim.”
Varkas, kadının güçsüzce düşen başını omzuna yaslayıp adamın ardından yürüdü. Kısa bir tereddüdün ardından Lucas da peşlerinden gitti.
Adam onları kampın merkezindeki büyük bir çadıra götürdü. Ziftle kaplanmış kalın bezlerle örtülü konik çadırın içinde geniş bir yatak ve gösterişli eşyalar bulunuyordu.
Etrafı dikkatle süzen Varkas, kadını geniş yatağa yatırdıktan sonra Lucas’a emir verdi.
“Git ve bir hizmetçi getir. Prenses Hazretleri’nin maiyetinde bir yarı cüce kız vardı.”
“...Benim görevim size hizmet etmek sanıyordum, Ağabey.”
Yatağın tül örtüsünü aşağı indiren Varkas, bu sözleri saçma bulmuş gibi kuru bir kahkaha attı.
“Az önce sana emir vermedim mi?”
“Bana verdiğiniz işler sıradan hizmetkârların yapacağı ayak işleri. Benim görevim silahlarınızla zırhlarınızı hazırlamak...”
“Senin görevin sorgulamadan emirlerimi yerine getirmek.”
Varkas ayağa kalkıp ona doğru yürüdü. Lucas içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi.
Omzunu tek eliyle kavrayan Varkas, dağılmış saçlarını geriye itip ağır ağır konuştu.
“Lucas, bundan sonra bana nasıl itaat edeceğini öğreneceksin. Bu, ata ilk bindiğin gün öğrenmen gereken bir erdemdi.”
Lucas, yılan karşısındaki fare gibi kaskatı kesildi. Varkas soğuk gözlerle yüzüne bakmayı sürdürerek sakince ekledi:
“Bundan sonra emirlerimi sorgularsan bedelini ödersin. Anlaşıldı mı?”
Lucas güçlükle yutkunup yavaşça başını salladı. Bunun üzerine Varkas çenesini hafifçe kaldırdı.
“O hâlde git ve hizmetçiyi getir.”
Lucas arkasını dönüp çadırdan dışarı fırladı.
Anlaşılan bu devriye yolculuğu hiç de keyifli geçmeyecekti.
Saçlarını karıştırıp ağır adımlarla uzaklaştı.
───
Dizlerini kemiren ağrı yavaş yavaş kalçalarına kadar yayılıyordu.
Kalın çarşafların üzerinde dönüp duran Talia, ağırlaşmış göz kapaklarını güçlükle araladı.
Gözlerini açtığında karşısında titrek ışıklarla aydınlanan yabancı bir tavan vardı.
Gözlerini kırpıştırarak doğrulan Talia, üzerinde yalnızca ince ketenden bir iç elbise olduğunu fark edince dehşet içinde nefesini tuttu.
Telaşla bacağını yokladı ve sabah sardığı bandajın hâlâ yerinde olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Neyse ki yalnızca dış giysileri çıkarılmış gibiydi.
Tam içini çekmişti ki yakından gelen su sesi kulaklarına ulaştı.
Talia hızla başını çevirdiği anda donup kaldı.
Varkas, çıplak üst bedeniyle yüzünü yıkıyordu.
Avuçlarına aldığı suyu ensesinden aşağı döküyor, berrak damlalar gergin kaslarının üzerinden ağır ağır süzülüyordu. O manzaraya boş gözlerle bakakalan Talia sonunda güçlükle konuşabildi.
“Ş-şu anda ne yaptığını sanıyorsun sen?”
Yüzünü ıslak elleriyle silen Varkas başını ona çevirdi. Sudan parlayan ıslak teni görüş alanını doldurdu.
Talia’nın yüzü kıpkırmızı kesildi. Hemen battaniyeyi göğsüne kadar çekti.
“N-neden böyle çıplaksın sen! Sapık!”
Varkas sessizce ona baktıktan sonra ağır bir iç çekti.
“Üzerimde kıyafet varken yıkanmamı beklemiyorsun herhâlde.”
“A-ama neden burada yıkanıyorsun ki...!”
Talia tiz bir çığlık atar atmaz nefesi boğazında düğümlendi. Çünkü yatağın üzerine eğilen Varkas, eliyle ağzını kapatmıştı.
“Sesini alçalt.”
“Doğulular ne zamandan beri barışı umursar oldu ki?”
“Artık umursamalarının vakti geldi.”
Tyron’un yüzünde kısa süreli bir uyarı ifadesi belirdi. Dar gözleri insanın içini delip geçecekmiş gibi duran atlı savaşçı, ciddi bir ses tonuyla konuşmayı sürdürdü.
“Majesteleri aylardır yatağa mahkûm olduğundan beri Doğu’nun birliği gözle görülür biçimde zayıfladı. Bu sırada Zramlar ise durmadan güç topluyor. Eğer gerçekten işgal etmeye karar verirlerse Doğu kısa sürede çöker. Şu an önemsiz meseleler uğruna çekişmenin zamanı değil.”
Lucas dudaklarındaki alaycı tebessümü sildi.
“Biraz abartmıyor musun? Zramlılar baş belası olabilir ama İmparatorluğun en kudretli süvarileri bizim elimizde. Sınır bölgelerine sürülmüş bir avuç barbarın güçlenmesi mümkün değil.”
“Güçlü bir önder olmadan o süvariler de başıbozuk bir kalabalıktan ibaret.”
Tyron bıkkın bir iç çekti.
“Veliaht Hazretleri cepheden çekildiğinden beri Doğu’daki lordların her biri kendi nüfuzunu büyütmeye başladı. Emirlerindeki savaşçılar Shiokan Hanesi’ne değil, kendi efendilerine sadakat yemini ediyor. Eğer bir gün lordlar birleşip ayaklanırsa Doğu bir anda parçalanır.”
Bu karamsar sözler Lucas’ın dudaklarının sertçe gerilmesine neden oldu.
Vassallarından bazılarının huzursuzluk belirtileri gösterdiğinin farkındaydı. Fakat durumun Tyron’un anlattığı kadar vahim olduğunu hiç düşünmemişti.
Lucas sert bir sesle karşılık verdi.
“Vassallar ihanet planlıyor olsaydı İmparatorluk Sarayı sessiz kalmazdı. Shiokan Hanesi sonuçta İmparator’un vasalıdır. Büyük Dük Hanesi’ne başkaldırmak, Roem İmparatorluğu’na isyan etmekle eşdeğerdir.”
“Demek istediğimi anlamıyorsun.”
Tyron dilini şaklattı.
“Ben, isyan çıkmadan önce bunun önüne geçmemiz gerektiğini söylüyorum. İşler İmparatorluk Sarayı’nın müdahale edeceği noktaya gelirse Doğu Eyaletleri çoktan kaosa sürüklenmiş olur. Disiplini o aşamaya varmadan yeniden tesis etmeliyiz.”
Lucas karşı çıkacak söz bulamayınca sessizliğe gömüldü. Onu sert bakışlarla izleyen Tyron son darbeyi vururcasına konuştu.
“Yeni Büyük Dük’ün tahta çıkışı Doğu’yu yeniden birleştirmek için bir fırsat olacak. Sen de Shiokan Hanesi’nin bir üyesi olarak buna katkı sağlamalısın.”
“...Yani dönüp dolaşıp ağabeyimin iradesine boyun eğmem gerektiğini söylüyorsun.”
“Madem ikinci oğul olarak doğdun, bu kaçınılmaz değil mi?”
Tyron’un sivri sözleri havada keskin bir bıçak gibi yankılandı.
Sessizce ona dik dik bakan Lucas, can sıkıcı nasihatlerden kurtulmak istercesine dizginini sertçe savurdu.
Henüz on beş yaşındaydı. Doğu’nun karmaşık siyasi meseleleriyle ya da ikinci oğul olmanın yükümlülükleriyle uğraşmaya hiç niyeti yoktu.
Sanki inadını ortaya koyarcasına atını mahmuzladı.
Batıya doğru alçalan güneşin altında, ok gibi bozkıra fırladı. Ufkun altın ışıkları geniş otlakların üzerine yayılıyordu.
Bir tepenin zirvesinde atını durduran Lucas, huzur içinde otlayan yüzlerce ata göz gezdirdikten sonra yakınlardaki büyük obaya doğru yöneldi.
Toplanma çadırına benzeyen iri bir otağa yaklaştığında, renkli bir pelerin giymiş iri yarı bir adam onu karşılamak için dışarı fırladı.
“Hoş geldiniz! Yolunuzu gözler olmuştu!”
Bu, Shiokan Hanesi’nin uzun zamandır tanıdığı hizmetkârlarından biriydi. Lucas atından çevikçe atlayıp neşeyle seslendi.
“Kun Badera! Uzun zaman oldu.”
“Gerçekten öyle, Genç Efendi Lucas. Sizi son gördüğümden beri epey büyümüşsünüz.”
Lucas sırıtıp karşılık verdi.
“Sen de son gördüğümden beri bayağı kilo almışsın.”
Adam kahkahalarla güldü ve onun saçlarını hoyratça karıştırdı.
“Şu sivri dilin hiç değişmemiş.”
Gür sakallı yüzünde rahat bir tebessüm taşıyan adam bir anda etrafına bakındı.
“Bu arada diğerleri nerede? Yeni Büyük Dük Hazretleri’nin atlı birliklerle birlikte geleceğini duymuştum...”
“Birazdan gelirler.”
Lucas tepeyi işaret edip kayıtsızca mırıldandı.
“Dırdırları uzayınca ben de tek başıma önden geldim.”
Sözleri biter bitmez, yüzlerce süvari sırt hattının üzerinden görünmeye başladı.
Kun Badera derhal hizmetkârlarına misafirleri karşılamak için hazırlık yapmalarını emretti. Lucas da görevini yerine getirmek üzere tepeye doğru ilerledi.
Tam o sırada Varkas, toplantı çadırının önünde duran seyahat arabasından indi.
Ona hizmet etmek için aceleyle yaklaşan Lucas bir anda olduğu yerde durakladı.
İkinci Prenses, ağabeyinin kollarında baygın hâlde yatıyordu.
Tamamen bitkin düşmüş gibi görünen kadını tek koluyla zahmetsizce taşıyan Varkas etrafına göz gezdirip sordu:
“Nerede kalacağız?”
İkisine boş gözlerle bakakalan Kun Badera irkilip aceleyle başını eğdi.
“T-tanışmak büyük şeref, Majesteleri. Ben ahırlarınızın kâhyası Kun Badera.”
Yüzü gerginleşmiş adam kekelerken arkasını dönüp ekledi:
“Lütfen beni takip edin. Size ayrılan çadırı göstereyim.”
Varkas, kadının güçsüzce düşen başını omzuna yaslayıp adamın ardından yürüdü. Kısa bir tereddüdün ardından Lucas da peşlerinden gitti.
Adam onları kampın merkezindeki büyük bir çadıra götürdü. Ziftle kaplanmış kalın bezlerle örtülü konik çadırın içinde geniş bir yatak ve gösterişli eşyalar bulunuyordu.
Etrafı dikkatle süzen Varkas, kadını geniş yatağa yatırdıktan sonra Lucas’a emir verdi.
“Git ve bir hizmetçi getir. Prenses Hazretleri’nin maiyetinde bir yarı cüce kız vardı.”
“...Benim görevim size hizmet etmek sanıyordum, Ağabey.”
Yatağın tül örtüsünü aşağı indiren Varkas, bu sözleri saçma bulmuş gibi kuru bir kahkaha attı.
“Az önce sana emir vermedim mi?”
“Bana verdiğiniz işler sıradan hizmetkârların yapacağı ayak işleri. Benim görevim silahlarınızla zırhlarınızı hazırlamak...”
“Senin görevin sorgulamadan emirlerimi yerine getirmek.”
Varkas ayağa kalkıp ona doğru yürüdü. Lucas içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi.
Omzunu tek eliyle kavrayan Varkas, dağılmış saçlarını geriye itip ağır ağır konuştu.
“Lucas, bundan sonra bana nasıl itaat edeceğini öğreneceksin. Bu, ata ilk bindiğin gün öğrenmen gereken bir erdemdi.”
Lucas, yılan karşısındaki fare gibi kaskatı kesildi. Varkas soğuk gözlerle yüzüne bakmayı sürdürerek sakince ekledi:
“Bundan sonra emirlerimi sorgularsan bedelini ödersin. Anlaşıldı mı?”
Lucas güçlükle yutkunup yavaşça başını salladı. Bunun üzerine Varkas çenesini hafifçe kaldırdı.
“O hâlde git ve hizmetçiyi getir.”
Lucas arkasını dönüp çadırdan dışarı fırladı.
Anlaşılan bu devriye yolculuğu hiç de keyifli geçmeyecekti.
Saçlarını karıştırıp ağır adımlarla uzaklaştı.
───
Dizlerini kemiren ağrı yavaş yavaş kalçalarına kadar yayılıyordu.
Kalın çarşafların üzerinde dönüp duran Talia, ağırlaşmış göz kapaklarını güçlükle araladı.
Gözlerini açtığında karşısında titrek ışıklarla aydınlanan yabancı bir tavan vardı.
Gözlerini kırpıştırarak doğrulan Talia, üzerinde yalnızca ince ketenden bir iç elbise olduğunu fark edince dehşet içinde nefesini tuttu.
Telaşla bacağını yokladı ve sabah sardığı bandajın hâlâ yerinde olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Neyse ki yalnızca dış giysileri çıkarılmış gibiydi.
Tam içini çekmişti ki yakından gelen su sesi kulaklarına ulaştı.
Talia hızla başını çevirdiği anda donup kaldı.
Varkas, çıplak üst bedeniyle yüzünü yıkıyordu.
Avuçlarına aldığı suyu ensesinden aşağı döküyor, berrak damlalar gergin kaslarının üzerinden ağır ağır süzülüyordu. O manzaraya boş gözlerle bakakalan Talia sonunda güçlükle konuşabildi.
“Ş-şu anda ne yaptığını sanıyorsun sen?”
Yüzünü ıslak elleriyle silen Varkas başını ona çevirdi. Sudan parlayan ıslak teni görüş alanını doldurdu.
Talia’nın yüzü kıpkırmızı kesildi. Hemen battaniyeyi göğsüne kadar çekti.
“N-neden böyle çıplaksın sen! Sapık!”
Varkas sessizce ona baktıktan sonra ağır bir iç çekti.
“Üzerimde kıyafet varken yıkanmamı beklemiyorsun herhâlde.”
“A-ama neden burada yıkanıyorsun ki...!”
Talia tiz bir çığlık atar atmaz nefesi boğazında düğümlendi. Çünkü yatağın üzerine eğilen Varkas, eliyle ağzını kapatmıştı.
“Sesini alçalt.”
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.