Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 92

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.767


Suyun ferah kokusu ve keskin nane aroması ciğerlerini doldurdu.
Titreyen gözlerle ona bakan Talia’nın kulağına eğilen Varkas, alçak bir sesle fısıldadı.
“Majesteleri böyle yaygara koparacaksa aynı odayı paylaşmanın bir anlamı kalmıyor, öyle değil mi?”
Neredeyse azarlar gibi çıkan sesi, Talia’yı bir anda kendine getirdi. Elini iterek onu kendinden uzaklaştırdı ve aceleyle geri çekildi.
Aralarındaki mesafe açılınca adamın kusursuz bedeni bütünüyle gözlerinin önüne serildi.
Talia hızla bakışlarını kaçırdı.
“Üzerine bir şey giy! Hiç utanman yok mu senin?”
Kısık ama sitemkâr bir sesle karşılık verince, Varkas’ın kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi.
İnanamıyormuş gibi başını iki yana sallayan adam ayağa kalktı ve kuru bir ses tonuyla karşılık verdi.
“Eskiden sarayda neredeyse yarı çıplak dolaşan birinin söyleyeceği söz değil bu.”
“Ben ne zaman…!”
Yüzü kızarmış hâlde başını kaldıran Talia, Varkas’ın yeni bir gömlek çıkarıp giymeye başladığını görünce sözünü yarıda kesti. Adam kollarını kollardan geçirirken  onu acımasızca iğneledi.
“Yetişkinlik töreninden önceki zamanlardan beri İmparatoriçe’yi yarım yamalak taklit etmeye çalışmıyor muydun zaten?”
Talia’nın yüzü utançla buruştu.
Varkas’ın dikkatini çekebilmek uğruna çırpınıp durduğu o günleri hatırlayınca içinde keskin bir hüzün kabardı.
Yanındaki yastığı kaptığı gibi tüm gücüyle adamın sırtına vurdu.
“Artık öyle kıyafetler giymeyi hayal bile edemeyecek durumda olduğum için ne kadar rahatlamışsındır kim bilir!”
Gömleğinin düğmelerini ilikleyen Varkas, buz gibi bir bakışla dönüp ona baktı.
Öfkeyle köpüren Talia olduğu yerde donup kaldı. Kazadan beri Varkas onun bütün taşkınlıklarına sessizce katlanmıştı. Fakat görünüşe göre sabrının sonuna yaklaşmıştı.
Merhametsiz bakışlarını ondan ayırmayan adam yatağa çıktı. Talia ise neredeyse içgüdüsel biçimde yana doğru yuvarlandı. Kaçmaya yeltendiği anda güçlü bir kol beline dolandı.
Bir anda sırtüstü yatağa bastırılan Talia, kaskatı kesilmiş gözlerle ona baktı.
Varkas, kontrolünü kaybedip öfkeye kapıldığında onu kuvvet kullanarak bastırmaktan çekinmeyen bir adamdı. Bu yüzden sert tavırları ona bütünüyle yabancı değildi ama yine de yüreği sıkıştı.
Yüzünü ona iyice yaklaştıran Varkas, tehditkâr bir sesle konuştu.
“Bu alışkanlığından kurtulsan iyi olur.”
Talia korku dolu gözlerle ona baktı. Adamın ifadesiz bakışları, dişlemekten yara olmuş dudaklarına indi. Ardından ağır ağır ekledi.
“Kendine zarar verme alışkanlığından da.”
Kalbi sanki göğsünü parçalayacakmış gibi hızla çarpmaya başladı.
Bunun korkudan mı yoksa başka bir histen mi kaynaklandığını anlayamıyordu.
Gözlerini sımsıkı yumdu.
“Çek… çekil önümden.”
“…”
“Duymuyor musun? Çekil dedim!”
Varkas en ufak bir kıpırtı göstermedi. Adamın amansız bakışları altında dudakları kuruyup yanıyormuş gibi hissediyordu.
Kurumuş kanla kabuk bağlayan dudaklarını ağzının içine çekti. Gözlerini kısmış hâlde onu izleyen Varkas, bileğini bıraktı. Fakat Talia serbest kalan eliyle ne yapacağını düşünemeden çenesi sertçe kavrandı.
Keskin bir nefes verdi. Nasır tutmuş parmaklar zorla dudaklarını araladı. Islak parmak ucu, şişmiş ve hırpalanmış etin üzerinden geçti.
“Dudaklarına eziyet etmeyi bırak.”
Talia ona endişe ve karmaşayla dolu gözlerle baktı.
Başka biri ona böyle dokunsa bunu açıkça bir yakınlaşma işareti sayardı. Senevier’in şölen salonlarında dolaştığı günlerde ona dokunabilmek için fırsat kollayan sayısız erkekle karşılaşmamış mıydı zaten?
Ama Varkas’ın en ufak bir arzu emaresi taşımayan ifadesiz yüzü, bütün yargılarını altüst ediyordu. Talia’nın kalbini sıkıştıran bu dokunuş, adam için hiçbir anlam taşımayan sıradan bir hareketten ibaretmiş gibiydi.
Talia boğuk bir nefes verdi.
“Ah… anladım işte. Şimdi git.”
Yalvarır gibi dökülen sözleri üzerine, gümüş parçacıklarıyla dolu gözler ona çevrildi. O dipsiz bakışlar, aklını elinden alacak gibiydi.
Talia alışkanlıkla dilini çıkarıp dudaklarını ıslattı. Dilinin ucu Varkas’ın başparmağına değdiği anda yüzü kıpkırmızı kesildi. Varkas ise gözlerini ayırmadan tepkisini izliyordu. Gerçekten bundan nefret edip etmediğini ölçmeye çalışıyor gibiydi.
Sanki içindeki bütün düşünceler açığa çıkmıştı. Alnında soğuk terler birikti. Sessizliğe daha fazla dayanamayınca aceleyle konuştu.
“Bacağım ağrıyor.”
Varkas bir an duraksadı.
Talia başını yana çevirip zorlanmış bir sesle devam etti.
“Ağrıdığı için uyandım. Ah… bir şifacı çağır yeter.”
Ancak o zaman geri çekildi.
Talia, kapanından kurtulan bir hayvan gibi hızla yatağın köşesine çekildi. Varkas onu düşünceli gözlerle izledi, ardından kısa bir iç çekişle arkasını döndü.
“İlacı çoktan hazırladım.”
“İlaca ihtiyacım yok. Uyku otları yüz kat daha iyi işe yarıyor. Benim şifacımı çağırırsan ne yapacağını bilir…”
Sert çıkışı, adamın buz gibi bakışlarıyla kesildi. Talia sözünü yarıda bırakıp battaniyeyi çenesine kadar çekti.
Varkas raftan cam bir şişe aldı, kapağını açtı ve ona uzattı. Şişeye düşmanına bakar gibi bakan Talia, isteksizce aldı. Bu, Doğu’ya geldiği ilk gün zorla içirilen ve sonrasında her seferinde gizlice saksıya döktüğü ilacın aynısıydı.
Gözlerini sıkıca kapatıp dilini yakıyormuş gibi hissettiren acı sıvıyı bir dikişte yuttu.
Varkas boş şişeyi doğal bir hareketle elinden aldı ve onu yeniden yatağa yatırdı. Sanki on yaşında bir çocukla ilgileniyormuşçasına sergilediği kayıtsız tavır, Talia’nın düşüncelerini daha da karmaşık hâle getiriyordu.
Az önceki şey de neydi? Onu korkutmaya mı çalışıyordu? Yoksa…
“Şimdi uyu. Yarınki programı kaldırabilmek için iyice dinlenmen gerek.”
Battaniyeyi düzeltirken söylediği sözler, düşüncelerinin akışını kopardı.
Talia onu, her an saldırabilecek bir engerek yılanını izler gibi izledi.
Onun tedirginliğinin farkında mıydı bilinmez ama Varkas lambanın ışığını kıstıktan sonra çadırın köşesine yürüdü. Masaya oturup bir defter açtı. Görünüşe göre bölgenin mali kayıtlarını inceliyordu.
Talia, ne zaman gelip yanına uzanacağını düşünerek sessizce onu izledi. Fakat gece ilerledikçe adam masasından hiç kalkmadı.
Sonunda dayanamayıp önce uykuya dalan taraf kendisi oldu.
Bir noktada uyuyakalan Talia, ertesi sabah boş çadırda tek başına uyandı. Onunla aynı yatağı paylaşma konusunda duyduğu bitmek bilmeyen kaygının ne kadar anlamsız olduğunu hissettiren bir sabahtı bu.
Uykunun ağırlığı hâlâ gözlerinden silinmemişken, şafak alacasıyla loşlaşmış çadırın içini dikkatle taradı ve hayal kırıklığıyla iç çekti.
En başından beri hiçbir şey olmayacağını söylemişti. Öyleyse neden bu kadar endişelenmişti ki?
“Prensesim, uyandınız mı?”
Tam yanında ondan bir iz bulma umuduyla yatağı dikkatlice incelerken, dadının sesi çadırın dışından duyuldu.
Talia sendeleyerek yataktan kalktı.
“Uyandım.”
Bir süre sonra dadı, başının üzerinde büyük bir tepsi taşıyarak hafif ve çevik adımlarla içeri girdi.
“Dün gece rahat uyuyabildiniz mi?”
Oldukça neşeli görünüyordu. Dudaklarında kocaman bir gülümsemeyle yemeklerle dolu tepsiyi bıraktı ve konuşmayı sürdürdü.
“Kahvaltı getirdim. Bu kez hoşunuza gideceğine eminim. Dün gece buranın bakıcısı sofrayı öyle güzel hazırladı ki her şey çok lezzetliydi.”
Talia, altın işlemeli kaselere bakınca kaşlarını çattı. Çeşit çeşit tahıldan yapılmış lapa, kaba görünümlü beyaz ekmekler, ağır kokulu peynirler ve yapış yapış reçellerle doluydu. Sadece görüntüsü bile iştahını kaçırmaya yetmişti.
“Boş ver onları. Bana biraz bal şarabı getir.”
“Getiremem. Yüce Dük Hazretleri beni özellikle uyardı; düzgün yemek yemenizi sağlamamı emretti. Benim onun tarafından azar işitmemi ister misiniz?”
Talia bir parça ekmek alıp üzerinde sinek ya da böcek olup olmadığını dikkatlice inceledi, sonra şüpheli gözlerle dadıya baktı.
Gayrimeşru doğmuş kızını İmparator’un aslında içten içe önemsediğine yürekten inanan kişi bu dadıydı. Muhtemelen Varkas’ın gelişigüzel söylediği bir söze yine gereğinden fazla anlam yüklemişti.
Talia sertçe karşılık verdi.
“Yüce Dük Hazretleri sabahın köründe nereye gitti?”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi