Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 11

Bu Evliliğin Asıl Amacı
Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.693



Güneşin gökyüzünün tam ortasında asılı durduğu öğle vaktiydi.
İmparatoriçe Ana’nın sarayının arka bahçesindeki cam serada, imparatorluk ailesinin en yeni üyesini karşılamak adına bir davet düzenlenmişti.
Katrina, karşısında yan yana oturan Blair ile Herdin’e baktı ve memnuniyet dolu bir gülümseme yüzüne yayıldı.
İmparatoriçe olduktan sonra hayatı boyunca arzuladığı her şeye kavuşmuştu. Ve şimdi, önünde duran bu manzara da elde ettiği en yeni zaferdi.
“İnsanlar siz ikiniz için kusursuz bir çift diyorlardı da ben sadece gülümseyip geçiyordum. Ama şimdi yan yana görünce gerçekten bir tablodan çıkmış gibisiniz. Siz ne dersiniz, Majesteleri?“
“Kesinlikle katılıyorum. İçim huzurla doluyor. Artık geriye yalnızca bir varis kalıyor; o da olursa her şey tamamlanmış olacak.“
“Delmark Hanesi hiçbir zaman kalabalık bir aile olmadı. En azından üç çocuk olursa iyi olur. Blair, bunun için biraz gayret göstermelisin.“
İmparator ile annesinin neşeli sohbeti sürüp giderken Herdin, yanındaki kadına baktı.
Blair her zamanki gibi sakin ve ölçülü görünüyordu. Uzun zaman sonra ailesiyle yeniden bir araya gelmiş birine hiç benzemiyordu.
Katrina ile Ivan yeni aile üyelerine yönelik hoş geldin konuşmalarını sürdürürken yemekler servis edilmeye başlandı.
Ivan aperitif kadehini kaldırdı.
“Seninle artık aile olduğumuzu düşünmek bile garip geliyor. Sanki elime koskoca bir ordu geçmiş gibi hissediyorum. İmparatorluk Hanesi ile Delmark Hanesi birleşmişken, şu dünyanın altında korkulacak ne kalabilir ki?“
“...“
“Artık akrabayız. Bundan sonra daha sık oturup konuşmalıyız. Seninle görüşmem gereken pek çok mesele var.“
İmparatorluğun sonsuz ihtişamı ve refahı adına.
Ivan, kadehini hafifçe Herdin’inkine dokundurdu. Kristalin çıkardığı berrak tını seranın içinde neşeyle yankılandı.
Ancak Herdin’in kulağına bu ses hiç de hoş gelmiyordu.
Yine de kadehini geri çekmedi.
Yemek sona yaklaşırken Ivan, aklına yeni gelmiş gibi Herdin’e döndü.
“Ah, evet. Uzun zamandır fikrini merak ettiğim bir konu vardı. Tam konu açılmışken sorayım.“
Ağzındaki şarabı yudumlayıp devam etti.
“Son zamanlarda kıtanın doğusuyla yapılan ticaret bütün ülkelerde büyük ölçüde arttı.“
“Doğal olarak. Doğu Kıtası’na uzanan yeni deniz yolu sayesinde ticaret çok daha kolay hâle geldi. Doğuyla ilişkilerimizi iyi tutmadan Doğu Kıtası’yla ticaret yapmamız mümkün değil.“
“Aynen öyle. Üstelik Doğu Kıtası’ndan gelen malların çoğu gerçekten ilgi çekici ve kullanışlı. Keşke biz de daha kısa bir deniz yolu açabilsek ve ticaretimizi daha da geliştirebilsek... Ne yazık ki bu mümkün görünmüyor.“
Ivan dilini şaklatarak başını salladı.
Sonra Herdin’e döndü.
“Peki sen ne düşünüyorsun?“
Nezaketle sorulmuş gibi görünen bu sorunun altında yatan niyet karşısında Herdin içten içe alaycı bir şekilde güldü.
İmparator, kıtanın doğusuna giden yeni bir güzergâh açmak istiyordu.
Dahası, Doğu Kıtası’na açılan kapı niteliğindeki doğu limanını ele geçirmek niyetindeydi.
Demek soylular meclisindeki yaşlı tilkiler de bu meselede geri adım attı.
Savaş çıktığında ilk cepheye sürülenler genç soyluların oğulları olurdu.
Bir insan imparatoruna ne kadar sadık olursa olsun, kendi kanını her şeyden önce düşünürdü.
Ve şimdi imparatorun eline son derece kullanışlı bir koz geçmişti.
İmparatorluğun en güçlü büyülü kılıç ustası.
Açıkça söylememiş olsa da Ivan’ın istediği şey belliydi.
Savaş.
Ömründe tek bir savaşa, hatta gerçek bir çatışmaya bile katılmamış olan imparator, savaşı bir satranç oyunu sanıyordu.
Sanki parmağını uzatıp rakibinin taşlarını kolayca devirebileceği bir oyun.
Delmark Hanesi’nin asker sayısının artırılmasını bu kadar kolay onaylamasına şaşmamalıydı.
Elbette Herdin böyle aptalca bir düşünceye ortak olmayı düşünmüyordu.
Yine de en azından dinliyormuş gibi yapmaya karar verdi.
Sırf yanında oturan bir yıllık eşi hatırına.
“Şöyle diyelim...“
Herdin elindeki şarap kadehini umursamazca çevirdi. İçindeki açık renk şarap hafifçe dalgalandı.
Fakat karısı bu meseleyi sessizce geçiştirmeye niyetli görünmüyordu.
“Savaş olmasın, ağabey.“
Masada konuşan ilk kişi Blair oldu.
Masanın altında elbisesinin kumaşını sıkıca kavradı.
Ivan’ın onu bir satranç taşı gibi kullanmasına aldırmıyordu.
Ama aynı şeyi Herdin’e yapmasına izin veremezdi.
Zorla sürüklendiği bu evlilik yüzünden zaten yeterince acı çekmiş bir adamı daha fazla yükün altına sokmak istemiyordu.
Geçmiş yaşamında buna benzer bir sahneyi sessizce izlemişti.
O zamanlar Ivan’a karşı çıkmak aklının ucundan bile geçemezdi.
Ve bu olay, Herdin’e karşı içinde taşıdığı borçlardan biri olarak kalmıştı.
Artık ona yeni borçlar yüklemek istemiyordu.
Geçmiş yaşamında olduğu gibi onun karşısında küçülmek de istemiyordu.
Bu, Herdin için değildi.
Kendi içindi.
“Ölçeği ne olursa olsun, savaş hem kazananın hem de kaybedenin üzerinde asla tamamen silinmeyen yaralar bırakır.“
“...“
“Kocam da, bu imparatorluğun halkı da sizin satranç taşlarınız değil. Sırf istediğiniz şeyi elde etmek için onları savaşa sürüklemeyin.“
Herdin sessizce Blair’e baktı.
Sesi yumuşaktı.
Ama söyledikleri son derece açık ve kararlıydı.
O an, bugüne kadar olduğundan çok daha güçlü görünüyordu.
Masanın altında elbisesini sıkan küçük eli titriyor olsa bile.
Normalde son derece itaatkâr olan kız kardeşinin bu beklenmedik çıkışı karşısında Ivan kısa süreliğine afalladı.
Sonra inanamazmış gibi güldü.
Onun yüzünü gören Katrina sertçe çıkıştı.
“Blair! Majesteleri dükle konuşuyor. Bir misafirin önünde böyle davranmak da ne demek?“
Blair’in karşı gelmeyen biri olduğunu herkes bilirdi.
Şimdi ise Ivan’a açıkça karşı çıkıyordu.
Hem de Herdin’in önünde.
Katrina için bu affedilemezdi.
“Devlet işlerinden ne anlarsın da böyle konuşuyorsun?“
“Boş verin, anne.“
Ivan elini hafifçe salladı.
“Hayatında devlet yönetimi eğitimi almamış bir kadının, halkını yöneten bir hükümdarın düşüncelerini anlamasını nasıl bekleyebiliriz ki?“
Yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı.
Ama sözlerinin anlamı açıktı.
Blair’in düşüncelerini tamamen değersiz buluyordu.
Herdin kadehini hafifçe eğerek Blair’in yüzünü izledi.
Gözlerinde parlayan ateş yavaş yavaş sönüyordu.
Bunu görünce bakışları soğudu.
Tam dudaklarına götürmek üzere olduğu kadehi geri indirdi.
“Bana sorarsanız hanımefendi yanlış bir şey söylemedi.“
Alçak ve ağırbaşlı sesi sessizliği yardı.
Üçü de aynı anda ona döndü.
Bir hükümdarın kız kardeşi olmadan önce onun tebaasıdır.Hükümdarının daha iyi yönetebilmesi için dürüst fikirlerini söylemesi nasıl kabalık olabilir?“
Herdin’in araya girmesi karşısında kısa süreliğine afallayan Katrina hemen toparlandı.
“Ekselansları, ben yalnızca kızımı eğitiyorum. Lütfen taraf tutmayın.“
Sözlerinin anlamı açıktı.
Anne ile evlat arasındaki meseleye karışma.
Herdin kısa bir kahkaha attı ve kadehini masaya bıraktı.
“Bir kız evlendikten sonra kocasının ailesine ait sayılır derler.“
“Bunun şimdi ne ilgisi var ki...“
“Artık o Blair Delmark.“
Katrina’ya Blair’in adını söylerken gözleri, sahip olduğu şeye dokunulmasına izin vermeyen vahşi bir yaratığınki kadar keskinleşmişti.
“Eşimin kusurlarını gösterecek biri varsa, o da benim.“
Katrina, sesindeki buz gibi sertlik karşısında istemsizce irkildi.
Herdin hiç aldırmadan devam etti.
“Majestelerinin benden istediği görüşe gelince...“
Titremekte olan Blair’in elini tuttu ve onu ayağa kaldırdı.
“Bunu biraz daha düşünürüm. Sonuçta balayımızın tadını çıkarmak için hâlâ zamanımız var. Sizin de dediğiniz gibi, Delmark Hanesi çocuk konusunda pek şanslı sayılmaz.“
Bununla birlikte ayağa kalktı.
Kolunu Blair’in sırtına dolayarak onu kendine çekti.
Şaşkına dönen Blair, onun kolunun arasından yüzüne baktı.
Kendisini korur gibi saran kol sıcacıktı.
Tıpkı geçmiş yaşamında ona şefkat gösterdiği zamanlardaki gibi.
Arkalarında Ivan ile Katrina’nın şaşkın fısıltıları kalırken seradan birlikte çıktılar.
“Artık müsaadenizi isteyelim.“
İkisi de arabaya bindikten sonra atlı araba hareket etti.
Herdin, kış manzarasını sıkılmış gözlerle pencereden izliyordu.
Bir süre sonra üzerinde yoğunlaşan bakışları hissedip başını çevirdi.
Öğleden sonra ışığını yakalamış ametist renkli gözler sessizce ona bakıyordu.
Sanki çok uzun zamandır onun dönüp kendisine bakmasını bekliyormuş gibi.
“Teşekkür ederim.“
“Bunu senin teşekkürünü almak için yapmadım. İmparatorluk ailesinden pek hoşlandığım söylenemez.“
“Yine de teşekkür ederim. Ve... özür dilerim.“
Annemle ağabeyimin seni kullanabileceği bir piyon hâline getirdiğim için.
Herdin cevap vermek yerine bir süre sessizce ona baktı.
Sonra yeniden pencereye döndü.
Ne kadar zaman geçmişti bilinmez.
Arabayı yumuşak ve düzenli nefes alışverişlerinin sesi doldurmaya başladı.
Ancak o zaman Herdin tekrar Blair’e baktı.
Tam o sırada araba sarsıldı ve Blair’in bedeni yana doğru devrildi.
Herdin refleksle elini uzattı.
Başını duvara çarpmadan yakaladı.
Gümüş renkli saçları parmaklarının arasından kayarak aşağı süzüldü.
Bu hareket onları birbirine yaklaştırmıştı.
Ama Blair çoktan derin bir uykuya dalmış olduğundan hiçbir şeyin farkında değildi.
Herdin sessizce nefes verdi.
Eline yaslanmış hâlde uyuyan kadının dingin yüzünü inceledi.
Bu kadının yüzü hep ifadesiz olmuştu.
Ona ne kadar sert söz söylerse söylesin, sakinliğini korumuştu.
Bu da onu rahatsız etmişti.
Güzel ama boştu.
Adeta bir oyuncak bebek gibiydi
Bu yüzden düşmanlığını hiç gizlememişti.
Kasıtlı olarak kırıcı konuşmuş, aralarına duvarlar örmüş, ona soğuk davranmıştı.
O ifadesiz yüzün parçalandığını görmek istemişti.
Ona duyduğu öfke kadar.
Ama Ivan ile Katrina’nın arasında ezilirken gözlerindeki ışığın söndüğünü görmek...
Bu, nedense canını sıkmıştı.
Sanki uzun zamandır avladığı bir avı bir başkası elinden almış gibi.
Bu kadını ağlatmak, ona acı çektirmek, onu kırmak...
Bunların hepsi yalnızca kendisine ait olmalıydı.
“...“
Herdin bir süre daha uyuyan Blair’e baktı.
Sonra onu dikkatlice koltuğa yatırdı.
Blair hafifçe kıpırdandı ama kısa süre sonra yeniden derin uykuya daldı.
Yüzü öncekinden daha huzurlu görünüyordu.
Herdin onu bir süre daha izledi.
Ardından tekrar pencereye döndü.
Sessiz arabayı dolduran düzenli nefes alışverişleri, uyuşuk bir kış öğleden sonrasının tablosunu tamamlıyordu.
“Mm...“
Uykuya dalmış olan Blair, bedeninin havaya kalktığını hissedince gözlerini açtı.
Her yer karanlıktı.
Şaşkınlıkla kıpırdanınca yüzünü örten şey aşağı kaydı.
Bu, Herdin’in paltosuydu.
Hâlâ sersemlemiş bir hâlde gözlerini kırpıştırdı.
Karşısında sıraya dizilmiş hizmetkârlar saygıyla eğiliyordu.
Ve...
İnsan olup olmadığına şüphe ettirecek kadar yakışıklı bir yüz.
Bir an için hâlâ rüya gördüğünü sandı.
“... Herdin?“
“Uyandın demek.“
Bu kadar yakın mesafeden göz göze gelince Herdin’in kollarında taşındığını fark etti.
Bir anda irkildi.
“B-beni yere bırakın.“
Kurtulmak istercesine kıpırdandı.
Yetişkin bir insanın arabadan inildiğini bile fark etmeyecek kadar derin uyumuş olması zaten yeterince utanç vericiydi.
Bir de kocası tarafından taşınıyor olmak...
Fakat Herdin onu bırakmak yerine kollarını biraz daha sıkılaştırdı.
Baştan sona kadar oyuncak bebek gibi ifadesiz duran kadının şimdi ürkmüş bir tavşan gibi açılmış gözlere sahip oluşu, içinde sebebini anlayamadığı hafif bir zalimlik hissi uyandırmıştı.
“Böylesi daha kolay. Hadi gidelim.“
“Size yük oluyorum...“
Herdin onun mırıldanışına hafifçe güldü.
Karısının “yük“ denilen şeyin ne olduğunu pek bilmediği açıktı.
Ya da kocasının gücünü ciddi şekilde hafife alıyordu.
Pek de hoş sayılmayacak bu değerlendirmeyi umursamadan malikânenin merdivenlerini çıkmaya başladı.
“Ekselansları.“
Geride kalan Ruth, yeni bir haberle yanlarına geldi.
“Hipnoz uzmanı az önce ulaştı.“
Bu sözler üzerine Herdin’in gözlerine soğuk bir ışık yerleşti.
Artık bu sözleşmeli evliliğin gerçek amacına dair ilk adımı atma zamanı gelmişti.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi