Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance
Bölüm 1
İkinci Düğün Gecesi
Gecenin ilerleyen saatlerinde Blair, yatak odasının kapısının önünde duruyordu.
Bugün onun düğün günüydü ve bu oda, kocasıyla ilk gecesini geçireceği yerdi.
Uzun süre kapının önünde öylece bekledikten sonra, bedeninin kıvrımlarını belli eden ince geceliğinin üzerine bir şal aldı ve kapıyı çaldı.
“……”
Görünüşe göre kocası henüz yatak odasına gelmemişti.
Blair, fark ettirmeden küçük bir nefes verdi. Ardından içeri girip kanepeye oturdu.
Ve beklemeye başladı.
On dakika.
Otuz dakika, ardından bir otuz dakika daha.
Bir saat geçmiş olmasına rağmen kocası hâlâ görünmemişti. Önceki hayatındaki gibi değildi.
Hiç gelmeyecek mi?
Sıkıca kapalı duran kapıya bakarken, Blair birden bu evliliğin hangi vaat üzerine kurulduğunu hatırladı.
Bu kez gerçek bir evlilik değil. Sadece bir yıllık sözleşmeli bir evlilik.
Her iki tarafın da kendi amaçlarına ulaşmak için yaptığı bir anlaşma.
Bu yüzden düğün gecesinde gerçek bir karı kocanın görevlerini yerine getirmelerine gerek yoktu.
Böylesi daha iyi.
Eğer o güzel yüzü yeniden karşısında görür, onun sıcaklığını yeniden hissederse, kendisini sevdiği yanılgısına kapılabilirdi.
Tıpkı önceki hayatında olduğu gibi.
İhtiyacım olan tek şey onunla geçireceğim o gece. Aciel’in dünyaya gelmesine vesile olan gece.
Bugün o gece değildi. Bu yüzden hiçbir önemi yoktu.
Kocasının bu gece odasına gelmeyeceği sonucuna varan Blair, çekmeceden birkaç kâğıt ve bir tüy kalem çıkardı.
Sonra bu evliliği resmîleştirecek sözleşmeyi sakince yazmaya başladı.
Tam son cümleyi tamamladığı sırada—
Sırtında ani bir sıcaklık hissetti ve bir erkeğin iri eli birdenbire masaya dayandı.
İrkilerek arkasını döndüğünde, fark ettirmeden arkasına kadar yaklaşmış olan adamı gördü.
Sıradan erkekleri gölgede bırakacak kadar uzun boylu, cüppesinin açık yakasından bile güçlü ve çevik olduğu belli olan bir beden.
Hafifçe dağılmış siyah saçlarının altında, yaz gecesinin maviliğini andıran soğuk gözler.
Ve kadın erkek fark etmeksizin, göz göze geldiği herkesin nefesini kesecek kadar kusursuz bir yüz.
Herdin Delmark.
Bugünden itibaren resmen onun kocasıydı.
Blair’in gözlerindeki şaşkınlığı okumuş gibi konuştu.
“Bu kadar şaşırmış görünmenin sebebi nedir? Düğün gecemiz. Bir karı kocanın bu geceyi birlikte geçirmesi kadar doğal ne olabilir?”
“……”
“Geleceğinizi düşünmemiştim.”
“Buna rağmen beni bekleyerek uyanık kaldın.”
Bu söz karşısında Blair dudaklarını birbirine bastırdı.
“Yalnızca ihtimale karşı bekledim. Siz— yani, sen geldiğinde beni uyurken bulman kabalık olurdu.”
Blair’in ağzından dökülen “sen” hitabı üzerine Herdin’in bakışları derinleşti.
“Bu söylediklerinden, geceyi benimle geçirmeye hazır olduğun sonucunu çıkarıyorum.”
Blair, yanağına dokunan el ve kulağının dibinde yankılanan alçak ses karşısında istemsizce irkildi.
Ama onu asıl şaşırtan, Herdin’in söyledikleriydi.
Neden böyle bir sonuca varmıştı?
Önceki hayatında Herdin, ağabeyinin uygun gördüğü bu istemediği evliliği yalnızca gerçeği öğrenmek için kabul etmişti.
Düğün gecesi gösterdiği ilgi ve şefkat… hepsi Blair’i kandırıp sırlarını ortaya çıkarmak için oynadığı bir oyundan ibaretti.
Bu yüzden Blair, düğünden önce ona farklı bir teklif sunmuştu.
Bir daha aynı oyunu oynamasına gerek bırakmayacak bir teklif.
Eğer teklifimi kabul ederseniz, o gün yaşananları ortaya çıkarmanız için elimden gelen her konuda iş birliği yapacağım.
Beni aldatmanıza gerek kalmadan istediğiniz cevabı elde edeceksiniz.
En azından Blair böyle düşünmüştü.
Bu yüzden Herdin’in artık onu baştan çıkarmaya çalışmasına gerek kalmayacağını sanıyordu.
Peki öyleyse neden—
Gerçeği öğrendikten sonra bana artık ihtiyacınız kalmayacaktı, değil mi?
Tıpkı önceki hayatımda olduğu gibi.
Fakat Herdin’in tavrı Blair’in beklediğinin tam tersiydi.
Adamın yatak odasına geleceğini bile düşünmemiş bir kadın için bu durum son derece şaşırtıcıydı.
“Evliliği fiilen tamamlamak zorunda değilsin—”
“Ben istiyorum.”
Adamın alçak sesi, fısıltı hâlinde kızarmış dudaklarının üzerine düştü. Bakışları çoktan oraya sabitlenmişti.
Yanağını tutan eli aşağı kaydı ve başparmağı dudaklarının üzerinden geçti.
Parmak uçlarından yayılan sıcaklık, kalbinin göğsünde hızla çarpmasına neden oldu.
Dudaklarını izlemekte olan Herdin, ardından bakışlarını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
“Şimdi.”
Mavi gözlerinde dizginlenmemiş, yoğun bir arzu yanıyordu.
Blair o ham tutkudan uzaklaşmaya bile fırsat bulamadan, Herdin dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
O anda aklından bir düşünce geçti.
Ne de olsa o da bir erkekti.
Erkeklerin, zerre kadar önemsemedikleri biriyle bile aynı yatağı paylaşabildikleri söylenir.
Evet.
Bu aşk değildi.
Başka bir amaç uğruna sergilenen sahte bir sevgi gösterisi de değildi.
Yalnızca gelip geçici bir arzunun anlık dürtüsüydü.
Böyle düşünmek her şeyi daha kolay hâle getiriyordu.
Blair karmakarışık düşüncelerini toparladı ve kaderine boyun eğercesine gözlerini kapattı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Blair, yatak odasının kapısının önünde duruyordu.
Bugün onun düğün günüydü ve bu oda, kocasıyla ilk gecesini geçireceği yerdi.
Uzun süre kapının önünde öylece bekledikten sonra, bedeninin kıvrımlarını belli eden ince geceliğinin üzerine bir şal aldı ve kapıyı çaldı.
“……”
Görünüşe göre kocası henüz yatak odasına gelmemişti.
Blair, fark ettirmeden küçük bir nefes verdi. Ardından içeri girip kanepeye oturdu.
Ve beklemeye başladı.
On dakika.
Otuz dakika, ardından bir otuz dakika daha.
Bir saat geçmiş olmasına rağmen kocası hâlâ görünmemişti. Önceki hayatındaki gibi değildi.
Hiç gelmeyecek mi?
Sıkıca kapalı duran kapıya bakarken, Blair birden bu evliliğin hangi vaat üzerine kurulduğunu hatırladı.
Bu kez gerçek bir evlilik değil. Sadece bir yıllık sözleşmeli bir evlilik.
Her iki tarafın da kendi amaçlarına ulaşmak için yaptığı bir anlaşma.
Bu yüzden düğün gecesinde gerçek bir karı kocanın görevlerini yerine getirmelerine gerek yoktu.
Böylesi daha iyi.
Eğer o güzel yüzü yeniden karşısında görür, onun sıcaklığını yeniden hissederse, kendisini sevdiği yanılgısına kapılabilirdi.
Tıpkı önceki hayatında olduğu gibi.
İhtiyacım olan tek şey onunla geçireceğim o gece. Aciel’in dünyaya gelmesine vesile olan gece.
Bugün o gece değildi. Bu yüzden hiçbir önemi yoktu.
Kocasının bu gece odasına gelmeyeceği sonucuna varan Blair, çekmeceden birkaç kâğıt ve bir tüy kalem çıkardı.
Sonra bu evliliği resmîleştirecek sözleşmeyi sakince yazmaya başladı.
Tam son cümleyi tamamladığı sırada—
Sırtında ani bir sıcaklık hissetti ve bir erkeğin iri eli birdenbire masaya dayandı.
İrkilerek arkasını döndüğünde, fark ettirmeden arkasına kadar yaklaşmış olan adamı gördü.
Sıradan erkekleri gölgede bırakacak kadar uzun boylu, cüppesinin açık yakasından bile güçlü ve çevik olduğu belli olan bir beden.
Hafifçe dağılmış siyah saçlarının altında, yaz gecesinin maviliğini andıran soğuk gözler.
Ve kadın erkek fark etmeksizin, göz göze geldiği herkesin nefesini kesecek kadar kusursuz bir yüz.
Herdin Delmark.
Bugünden itibaren resmen onun kocasıydı.
Blair’in gözlerindeki şaşkınlığı okumuş gibi konuştu.
“Bu kadar şaşırmış görünmenin sebebi nedir? Düğün gecemiz. Bir karı kocanın bu geceyi birlikte geçirmesi kadar doğal ne olabilir?”
“……”
“Geleceğinizi düşünmemiştim.”
“Buna rağmen beni bekleyerek uyanık kaldın.”
Bu söz karşısında Blair dudaklarını birbirine bastırdı.
“Yalnızca ihtimale karşı bekledim. Siz— yani, sen geldiğinde beni uyurken bulman kabalık olurdu.”
Blair’in ağzından dökülen “sen” hitabı üzerine Herdin’in bakışları derinleşti.
“Bu söylediklerinden, geceyi benimle geçirmeye hazır olduğun sonucunu çıkarıyorum.”
Blair, yanağına dokunan el ve kulağının dibinde yankılanan alçak ses karşısında istemsizce irkildi.
Ama onu asıl şaşırtan, Herdin’in söyledikleriydi.
Neden böyle bir sonuca varmıştı?
Önceki hayatında Herdin, ağabeyinin uygun gördüğü bu istemediği evliliği yalnızca gerçeği öğrenmek için kabul etmişti.
Düğün gecesi gösterdiği ilgi ve şefkat… hepsi Blair’i kandırıp sırlarını ortaya çıkarmak için oynadığı bir oyundan ibaretti.
Bu yüzden Blair, düğünden önce ona farklı bir teklif sunmuştu.
Bir daha aynı oyunu oynamasına gerek bırakmayacak bir teklif.
Eğer teklifimi kabul ederseniz, o gün yaşananları ortaya çıkarmanız için elimden gelen her konuda iş birliği yapacağım.
Beni aldatmanıza gerek kalmadan istediğiniz cevabı elde edeceksiniz.
En azından Blair böyle düşünmüştü.
Bu yüzden Herdin’in artık onu baştan çıkarmaya çalışmasına gerek kalmayacağını sanıyordu.
Peki öyleyse neden—
Gerçeği öğrendikten sonra bana artık ihtiyacınız kalmayacaktı, değil mi?
Tıpkı önceki hayatımda olduğu gibi.
Fakat Herdin’in tavrı Blair’in beklediğinin tam tersiydi.
Adamın yatak odasına geleceğini bile düşünmemiş bir kadın için bu durum son derece şaşırtıcıydı.
“Evliliği fiilen tamamlamak zorunda değilsin—”
“Ben istiyorum.”
Adamın alçak sesi, fısıltı hâlinde kızarmış dudaklarının üzerine düştü. Bakışları çoktan oraya sabitlenmişti.
Yanağını tutan eli aşağı kaydı ve başparmağı dudaklarının üzerinden geçti.
Parmak uçlarından yayılan sıcaklık, kalbinin göğsünde hızla çarpmasına neden oldu.
Dudaklarını izlemekte olan Herdin, ardından bakışlarını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
“Şimdi.”
Mavi gözlerinde dizginlenmemiş, yoğun bir arzu yanıyordu.
Blair o ham tutkudan uzaklaşmaya bile fırsat bulamadan, Herdin dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
O anda aklından bir düşünce geçti.
Ne de olsa o da bir erkekti.
Erkeklerin, zerre kadar önemsemedikleri biriyle bile aynı yatağı paylaşabildikleri söylenir.
Evet.
Bu aşk değildi.
Başka bir amaç uğruna sergilenen sahte bir sevgi gösterisi de değildi.
Yalnızca gelip geçici bir arzunun anlık dürtüsüydü.
Böyle düşünmek her şeyi daha kolay hâle getiriyordu.
Blair karmakarışık düşüncelerini toparladı ve kaderine boyun eğercesine gözlerini kapattı.
~~~
Bugün, Herdin’in yaklaşık bir yılın ardından şehirdeki malikâneye döneceği gündü.
Asiel doğduğundan beri onu ilk kez görecekti.
Blair, uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaptı; o gün giyeceği elbiseyi ve takıları kendi elleriyle seçti.
Hazırlığını tamamladıktan sonra yatak odasının yanındaki odaya geçti. Odanın içinde küçük bir beşik duruyordu.
Bebek bir kez bile huysuzlanmamıştı. Küçücük, eğrelti otunu andıran ellerini beceriksizce yukarı uzatarak beşiğin üzerindeki dönen oyuncakla kendi kendine oyalanıyordu.
Blair onu kucağına alırken yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi.
“Benim uslu yavrum, uyanmışsın da hiç ağlamamışsın öyle mi? Tek başına ne güzel oynuyormuşsun?”
“Ungh. E-eh! Buh-buh!”
Annesinin göğsüne yaslanan bebek, neşeyle ona baktı ve anlaşılmaz heceler mırıldandı.
Sanki bugün babasıyla tanışacağı günü biliyormuş gibi mutlu görünüyordu.
Fakat Blair onu kucağında tutup pencerenin dışına baktığında, gözlerine buruk bir gölge çöktü.
Blair hamile kaldıktan kısa süre sonra Herdin, Delmark Dükalığı’nın kuzeydeki ana kalesine gitmişti.
Görünürdeki sebep, her yaz ortaya çıkan canavar sürülerini bastırmaktı.
Ama Blair gerçeği çok iyi biliyordu.
Herdin aslında hiçbir zaman istemediği karısından kaçıyordu.
Yine de Blair her gün büyüyen karnını okşamış, ona zarar gelmemesi için dua etmişti.
Kocası güçlüydü.
Kutsal bir canavarın lütfuna erişmiş, kıtanın tek büyülü kılıç ustasıydı. Aynı zamanda büyük bir savaş kahramanı olarak nam salmıştı.
Yine de Blair endişelenmeden duramıyordu.
Uykusuz gecelerinde, kaygıların ağırlığı altında kıvranırken…
Rüyalarında onu gördüğü her gecede…
Herdin’e mektuplar yazmıştı.
Karnındaki bebeğin sağlıklı büyüdüğünü yazmıştı.
Ve onun da sağ salim geri dönmesini dilediğini…
Ancak hiçbir zaman tek bir cevap bile alamamıştı.
Kötü haber gelmiyorsa, bu iyiye işarettir.
Kendi kendine sürekli bunu söylüyordu.
Ama Herdin’den hâlâ bir haber yoktu.
Bu sırada karnındaki bebek her geçen gün güçleniyor, ilk tekmelerini atıyordu.
Günden güne güçlenen her tekme, sanki dünyaya “Buradayım.” diye haykırıyordu.
Sanki babasını çağırıyordu.
Özür dilerim… özür dilerim bebeğim…
Çocuğunun babası tarafından sevilmediğini düşünmek kalbini parçalıyor, bütün bunların kendi suçu olduğuna inanmak onu içten içe tüketiyordu.
Sonra, Herdin’in ayrılışının üzerinden altı ay geçtikten sonra, bir kış gününde Herdin başkente geldi.
İmparatorluk Sarayı’nda halletmesi gereken bir işi olduğunu, malikâneye uğramadan doğrudan ana kaleye döneceğini söylemişti.
Haberi alır almaz Blair, artık yürümekte bile zorlanacak kadar büyümüş karnına rağmen onu görmeye gitti.
Son karşılaşmalarının üzerinden tam altı ay geçmişti.
Fakat yarım yıldır görmediği karısına bakan mavi gözler, donmuş bir kış gölü kadar soğuktu.
“Buraya neden geldin? Bu hâlinle zar zor hareket ediyorsun.”
O sessiz soğukluk karşısında, dilinin ucuna kadar gelen “Seni özledim” sözleri dudaklarından çıkamadı.
Blair kendini her zaman onun karşısında bir suçlu gibi hissediyordu.
Bu çok acı vericiydi.
Bütün kırgınlıklarını ve öfkesini unutmasına rağmen, kalbi hâlâ onun için çarpıyordu.
Blair kendini toparladı ve sakin görünmeye çalışarak konuştu.
“Herdin… Bana yalnızca bir saatini ayırabilir misin? Yarım saat bile yeter…”
Sesi sonlara doğru titredi.
Herdin bir süre sessizce ona baktı.
Sonunda isteksizce başını salladı.
Birlikte arabaya bindiler.
Blair’e verilen süre, yalnızca İmparatorluk Sarayı ile Delmark Malikânesi arasındaki yolculuk kadar olacaktı.
Tekerleklerin çıkardığı ses dışında arabada derin bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Blair parmaklarını birbirine dolayarak huzursuzca oynadı.
Ona söylemek istediği sayısız şey vardı.
Ama karşısına geçince zihni bembeyaz olmuştu.
Tam o sırada bebek tekme attı.
Hem de babasına varlığını duyururcasına güçlü bir tekme.
Blair hafifçe kaşlarını çattı ve karnını okşadı.
“Sanırım babasına çekmiş. Çok güçlü olacak. Tekmeleri öyle sert ki geceleri uyuyamıyorum.”
“Hissetmek ister misin?”
“Hayır, gerek yok.”
Bu kayıtsız cevap üzerine Blair sustu.
Sanki konu kendi çocuğu değil de bambaşka birinin çocuğuydu.
Oysa Blair, yaşadığı zorlukları biraz olsun anlayabilmesini istemişti.
Hamileliği boyunca doğum korkusu giderek büyümüş, doğum günü yaklaştıkça daha da keskinleşmişti.
Diğer soylu kadınların annelerinin yanında olduğunu duyunca, İmparatoriçe olan annesine bile çekinerek başvurmuştu.
Ama annesi onu reddetmişti.
“Her kadın bunu en az bir kez yaşar. Korkulacak ne var? Hem benim orada bulunmam neyi değiştirecek?”
Ve yalnızca sarayın ebe başını göndermişti.
Bu yüzden aynı isteği kocasından dile getirmek istemişti.
Çocuk doğduğunda birkaç günlüğüne olsun yanında kalmasını…
Fakat Herdin’in kayıtsızlığı karşısında tek kelime edemedi.
Az önce kıpır kıpır hareket eden bebek bile sessizleşmişti.
Gözyaşları gözlerine doldu.
Ne kadar zavallı görünürdü…
Blair boğazına düğümlenen duyguları güçlükle bastırdı ve yüzünü pencereye çevirdi.
Çok geçmeden araba malikânenin önüne ulaştı.
Herdin, Blair’in karnına bir süre boş gözlerle baktı.
Sonra tamamen yabancı birine söylenebilecek kadar mesafeli bir veda cümlesi kurdu.
“Doğumun sorunsuz geçmesini dilerim.”
Kâhya araba kapısını açtı.
Artık gerçekten ayrılma vakti gelmişti.
Ama Blair tereddüt etti.
Söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki…
Ne var ki aklını yalnızca söyleyemeyeceği sözler dolduruyordu.
Dudakları birkaç kez açılıp kapandı.
Sonunda isteyebileceği tek şeyi düşündü.
“…Bir isim. Lütfen bu çocuğa bir isim ver.”
Bir süre düşündü.
“Kız olursa Diana. Erkek olursa Asiel. Nasıl?”
Ardından, Blair başka bir isim tercih ederse onu kullanabileceğini de ekledi.
Ama Blair dünyaya getirdiği bebeğe Asiel adını verdi.
Çünkü babasının ona verdiği ilk şey buydu.
Bir oğul düşünülerek seçilmiş bir isim.
Fakat Asiel doğduktan sonra bile Herdin şehirdeki malikâneye gelmemişti.
Aradan bir altı ay daha geçmişti.
Ve şimdi nihayet dönüyordu.
“Milady! Ekselansları çok yakında burada olacak!”
Hizmetçisi Lina haberi vererek odaya girdi.
Blair oğlunun tombul yanağına bir öpücük kondurdu ve fısıldadı.
“Asiel, baban geliyor.”
“Abuh?”
Asiel’i kucağına alan Blair malikânenin giriş katına indi.
Efendilerinin uzun zamandır beklenen dönüşünü karşılamak isteyen bütün hizmetkârlar orada toplanmıştı.
Bir süre sonra uzaktan nal sesleri duyuldu.
Ardından bir araba göründü.
Blair bunun boş bir umut olduğunu bilse de, onu yeniden görecek olmanın düşüncesi kalbini heyecanla doldurdu.
Herdin’in kendisinden nefret ettiğini biliyordu.
Ama artık aralarında Asiel vardı.
O ne kadar nefret ederse etsin, Herdin çocuğun babasıydı.
Blair hâlâ onunla gerçek bir aile kurmak istiyordu.
Sırf bu tatlı bebeğin hatırına bile olsa.
Araba malikânenin önünde durur durmaz kapı açıldı.
Herdin aşağı indi.
Blair bütün kırgınlıklarını unutup Asiel’i göstermek için ona doğru koştu.
“Herd—”
Ama Herdin ne Blair’e baktı ne de Asiel’e.
Elini yeniden arabanın içine uzattı.
Elini tutup aşağı inen kişi, göz kamaştırıcı gümüş saçlara sahip güzel bir kadındı.
Kadın hiç tereddüt etmeden Herdin’in yanında yerini aldı.
İkisini gören hizmetkârlar fısıldaşmaya başladı.
Kim olduğunu bilmiyorlardı.
Ama Herdin’in ona davranışı, onun ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyordu.
Blair adımının ortasında donup kaldı.
Mor gözleri titreyerek ikisine baktı.
Mavi ve altın gözler aynı anda ona döndü.
“Merhaba, leydim.”
Meleği andıran kadın gülümsedi.
Parlak altın gözleri mücevherler gibi ışıldıyordu.
Blair, kocasının eve getirdiği kadına boş gözlerle baktı.
Yaz sonunun ağır ve nemli havası nefesini kesiyordu.
Bir yıl önce, Herdin’in onu bırakıp gittiği o yaz gününden bile daha fazla.
Asiel doğduğundan beri onu ilk kez görecekti.
Blair, uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaptı; o gün giyeceği elbiseyi ve takıları kendi elleriyle seçti.
Hazırlığını tamamladıktan sonra yatak odasının yanındaki odaya geçti. Odanın içinde küçük bir beşik duruyordu.
Bebek bir kez bile huysuzlanmamıştı. Küçücük, eğrelti otunu andıran ellerini beceriksizce yukarı uzatarak beşiğin üzerindeki dönen oyuncakla kendi kendine oyalanıyordu.
Blair onu kucağına alırken yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi.
“Benim uslu yavrum, uyanmışsın da hiç ağlamamışsın öyle mi? Tek başına ne güzel oynuyormuşsun?”
“Ungh. E-eh! Buh-buh!”
Annesinin göğsüne yaslanan bebek, neşeyle ona baktı ve anlaşılmaz heceler mırıldandı.
Sanki bugün babasıyla tanışacağı günü biliyormuş gibi mutlu görünüyordu.
Fakat Blair onu kucağında tutup pencerenin dışına baktığında, gözlerine buruk bir gölge çöktü.
Blair hamile kaldıktan kısa süre sonra Herdin, Delmark Dükalığı’nın kuzeydeki ana kalesine gitmişti.
Görünürdeki sebep, her yaz ortaya çıkan canavar sürülerini bastırmaktı.
Ama Blair gerçeği çok iyi biliyordu.
Herdin aslında hiçbir zaman istemediği karısından kaçıyordu.
Yine de Blair her gün büyüyen karnını okşamış, ona zarar gelmemesi için dua etmişti.
Kocası güçlüydü.
Kutsal bir canavarın lütfuna erişmiş, kıtanın tek büyülü kılıç ustasıydı. Aynı zamanda büyük bir savaş kahramanı olarak nam salmıştı.
Yine de Blair endişelenmeden duramıyordu.
Uykusuz gecelerinde, kaygıların ağırlığı altında kıvranırken…
Rüyalarında onu gördüğü her gecede…
Herdin’e mektuplar yazmıştı.
Karnındaki bebeğin sağlıklı büyüdüğünü yazmıştı.
Ve onun da sağ salim geri dönmesini dilediğini…
Ancak hiçbir zaman tek bir cevap bile alamamıştı.
Kötü haber gelmiyorsa, bu iyiye işarettir.
Kendi kendine sürekli bunu söylüyordu.
Ama Herdin’den hâlâ bir haber yoktu.
Bu sırada karnındaki bebek her geçen gün güçleniyor, ilk tekmelerini atıyordu.
Günden güne güçlenen her tekme, sanki dünyaya “Buradayım.” diye haykırıyordu.
Sanki babasını çağırıyordu.
Özür dilerim… özür dilerim bebeğim…
Çocuğunun babası tarafından sevilmediğini düşünmek kalbini parçalıyor, bütün bunların kendi suçu olduğuna inanmak onu içten içe tüketiyordu.
Sonra, Herdin’in ayrılışının üzerinden altı ay geçtikten sonra, bir kış gününde Herdin başkente geldi.
İmparatorluk Sarayı’nda halletmesi gereken bir işi olduğunu, malikâneye uğramadan doğrudan ana kaleye döneceğini söylemişti.
Haberi alır almaz Blair, artık yürümekte bile zorlanacak kadar büyümüş karnına rağmen onu görmeye gitti.
Son karşılaşmalarının üzerinden tam altı ay geçmişti.
Fakat yarım yıldır görmediği karısına bakan mavi gözler, donmuş bir kış gölü kadar soğuktu.
“Buraya neden geldin? Bu hâlinle zar zor hareket ediyorsun.”
O sessiz soğukluk karşısında, dilinin ucuna kadar gelen “Seni özledim” sözleri dudaklarından çıkamadı.
Blair kendini her zaman onun karşısında bir suçlu gibi hissediyordu.
Bu çok acı vericiydi.
Bütün kırgınlıklarını ve öfkesini unutmasına rağmen, kalbi hâlâ onun için çarpıyordu.
Blair kendini toparladı ve sakin görünmeye çalışarak konuştu.
“Herdin… Bana yalnızca bir saatini ayırabilir misin? Yarım saat bile yeter…”
Sesi sonlara doğru titredi.
Herdin bir süre sessizce ona baktı.
Sonunda isteksizce başını salladı.
Birlikte arabaya bindiler.
Blair’e verilen süre, yalnızca İmparatorluk Sarayı ile Delmark Malikânesi arasındaki yolculuk kadar olacaktı.
Tekerleklerin çıkardığı ses dışında arabada derin bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Blair parmaklarını birbirine dolayarak huzursuzca oynadı.
Ona söylemek istediği sayısız şey vardı.
Ama karşısına geçince zihni bembeyaz olmuştu.
Tam o sırada bebek tekme attı.
Hem de babasına varlığını duyururcasına güçlü bir tekme.
Blair hafifçe kaşlarını çattı ve karnını okşadı.
“Sanırım babasına çekmiş. Çok güçlü olacak. Tekmeleri öyle sert ki geceleri uyuyamıyorum.”
“Hissetmek ister misin?”
“Hayır, gerek yok.”
Bu kayıtsız cevap üzerine Blair sustu.
Sanki konu kendi çocuğu değil de bambaşka birinin çocuğuydu.
Oysa Blair, yaşadığı zorlukları biraz olsun anlayabilmesini istemişti.
Hamileliği boyunca doğum korkusu giderek büyümüş, doğum günü yaklaştıkça daha da keskinleşmişti.
Diğer soylu kadınların annelerinin yanında olduğunu duyunca, İmparatoriçe olan annesine bile çekinerek başvurmuştu.
Ama annesi onu reddetmişti.
“Her kadın bunu en az bir kez yaşar. Korkulacak ne var? Hem benim orada bulunmam neyi değiştirecek?”
Ve yalnızca sarayın ebe başını göndermişti.
Bu yüzden aynı isteği kocasından dile getirmek istemişti.
Çocuk doğduğunda birkaç günlüğüne olsun yanında kalmasını…
Fakat Herdin’in kayıtsızlığı karşısında tek kelime edemedi.
Az önce kıpır kıpır hareket eden bebek bile sessizleşmişti.
Gözyaşları gözlerine doldu.
Ne kadar zavallı görünürdü…
Blair boğazına düğümlenen duyguları güçlükle bastırdı ve yüzünü pencereye çevirdi.
Çok geçmeden araba malikânenin önüne ulaştı.
Herdin, Blair’in karnına bir süre boş gözlerle baktı.
Sonra tamamen yabancı birine söylenebilecek kadar mesafeli bir veda cümlesi kurdu.
“Doğumun sorunsuz geçmesini dilerim.”
Kâhya araba kapısını açtı.
Artık gerçekten ayrılma vakti gelmişti.
Ama Blair tereddüt etti.
Söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki…
Ne var ki aklını yalnızca söyleyemeyeceği sözler dolduruyordu.
Dudakları birkaç kez açılıp kapandı.
Sonunda isteyebileceği tek şeyi düşündü.
“…Bir isim. Lütfen bu çocuğa bir isim ver.”
Bir süre düşündü.
“Kız olursa Diana. Erkek olursa Asiel. Nasıl?”
Ardından, Blair başka bir isim tercih ederse onu kullanabileceğini de ekledi.
Ama Blair dünyaya getirdiği bebeğe Asiel adını verdi.
Çünkü babasının ona verdiği ilk şey buydu.
Bir oğul düşünülerek seçilmiş bir isim.
Fakat Asiel doğduktan sonra bile Herdin şehirdeki malikâneye gelmemişti.
Aradan bir altı ay daha geçmişti.
Ve şimdi nihayet dönüyordu.
“Milady! Ekselansları çok yakında burada olacak!”
Hizmetçisi Lina haberi vererek odaya girdi.
Blair oğlunun tombul yanağına bir öpücük kondurdu ve fısıldadı.
“Asiel, baban geliyor.”
“Abuh?”
Asiel’i kucağına alan Blair malikânenin giriş katına indi.
Efendilerinin uzun zamandır beklenen dönüşünü karşılamak isteyen bütün hizmetkârlar orada toplanmıştı.
Bir süre sonra uzaktan nal sesleri duyuldu.
Ardından bir araba göründü.
Blair bunun boş bir umut olduğunu bilse de, onu yeniden görecek olmanın düşüncesi kalbini heyecanla doldurdu.
Herdin’in kendisinden nefret ettiğini biliyordu.
Ama artık aralarında Asiel vardı.
O ne kadar nefret ederse etsin, Herdin çocuğun babasıydı.
Blair hâlâ onunla gerçek bir aile kurmak istiyordu.
Sırf bu tatlı bebeğin hatırına bile olsa.
Araba malikânenin önünde durur durmaz kapı açıldı.
Herdin aşağı indi.
Blair bütün kırgınlıklarını unutup Asiel’i göstermek için ona doğru koştu.
“Herd—”
Ama Herdin ne Blair’e baktı ne de Asiel’e.
Elini yeniden arabanın içine uzattı.
Elini tutup aşağı inen kişi, göz kamaştırıcı gümüş saçlara sahip güzel bir kadındı.
Kadın hiç tereddüt etmeden Herdin’in yanında yerini aldı.
İkisini gören hizmetkârlar fısıldaşmaya başladı.
Kim olduğunu bilmiyorlardı.
Ama Herdin’in ona davranışı, onun ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyordu.
Blair adımının ortasında donup kaldı.
Mor gözleri titreyerek ikisine baktı.
Mavi ve altın gözler aynı anda ona döndü.
“Merhaba, leydim.”
Meleği andıran kadın gülümsedi.
Parlak altın gözleri mücevherler gibi ışıldıyordu.
Blair, kocasının eve getirdiği kadına boş gözlerle baktı.
Yaz sonunun ağır ve nemli havası nefesini kesiyordu.
Bir yıl önce, Herdin’in onu bırakıp gittiği o yaz gününden bile daha fazla.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.