Bölüm 2
Güm! Güm!
Kapıya art arda vurulan darbelerle birlikte sarsıntılar devam etti.
Ardından kapının yüzeyini tırmalayan bir ses duyuldu.
Cırt... Cırt...
Ses her duyulduğunda kapı hafifçe titriyordu ama açılacak kadar güçlü değildi.
Titreyen nefesler alıp vererek sırtımı tuvalet kabininin kapısına yasladım.
Kapıya değen sırtımdan içime buz gibi bir ürperti işliyordu.
Neyse ki adamın kapıya vurma sıklığı giderek azalmaya başladı.
Çok geçmeden, kapıdan uzaklaşıyormuş gibi sürünen ayak sesleri duyuldu.
Sürtt... Sürtt...
Ama adamın çıkardığı o tuhaf inlemeler hâlâ devam ediyordu.
Henüz gitmediğini düşününce yüksek sesle nefes almaya bile cesaret edemedim.
Elimle ağzımı kapatıp sessizce telefonumu çıkardım.
Dışarıdaki o garip adamın yeniden üzerime atılmasından korktuğum için hâlâ kapıya yaslanmış vaziyette duruyordum.
İlk bakışta bile iri yapılı olduğu belliydi.
Eğer bütün gücüyle tekrar yüklenirse bu kez de durdurabilecek miydim?
Bundan hiç emin değildim.
Elimden akan kan yüzünden telefon kayganlaşmıştı.
Ekrana baktığımda stajyer sunumlarının çoktan başlamış olduğunu gördüm.
Dışarıda kim olduğu belirsiz biri beni hedef almış beklerken bile aklımın hâlâ performans değerlendirmesinde olması...
Kaygıyla dudağımı ısırdım.
Titreyen elimle rehberi açıp Müdür Yardımcısı Jeong Mi-gyeong’un numarasını buldum.
Arama tuşuna bastığımda hoparlörden hafif bir çalma sesi yükseldi.
Ve tam o anda—
GÜM!!
Kapı bir kez daha şiddetle sarsıldı.
Ansızın gelen darbe nefesimi kesti.
Kapıyı tutmaya odaklanırken telefon, kana bulanmış elimden kayıp düştü.
Kapalı klozet kapağına çarpıp sekti, bölme duvarına sertçe vurduktan sonra yere düştü.
Güm! Güm! Güm!
Kapıya aralıksız vurulan şiddetli darbeler yüzünden telefonun yere düşme sesi neredeyse duyulmuyordu.
Bir ayağımı klozete dayayıp bütün ağırlığımla kapıyı tuttum.
Kapıya böylesine yapışmış hâlde dururken, her darbede ciğerlerimdeki nefes ezilip çıkıyormuş gibi hissediyordum.
Bir süre sonra, sanki hevesi kaçmış gibi hafif bir vurma sesi geldi.
Tak.
Ardından yine o boğazdan gelen hırıltılar ve sürünen ayak sesleri duyuldu.
Ses iyice uzaklaşana kadar bekledikten sonra hızla eğilip telefonumu yerden aldım.
Düşmenin etkisiyle ekran boyunca uzun bir çatlak oluşmuştu ama neyse ki tamamen kırılmamıştı.
Ekranı açınca parlak kırmızı bir yazı gözüme çarptı.
Arama reddedildi.
Soğuk terlerle sırılsıklam olan ensem ürperdi.
Gerilen ellerimi güçlükle hareket ettirerek yeniden rehbere girdim.
Sunum çoktan başlamış olmalı...
O zaman Ye-ra Hanım’la Hyeon-woo da telefonunu açamaz...
Kimi arasam?
Vızz...
Yardım isteyebileceğim birini bulmak için rehberi aşağı kaydırırken telefon birden elimde titreşti.
İrkilince telefon neredeyse yine elimden düşüyordu ama bu kez son anda yakaladım.
Acaba sesi duyup yine dışarıdan saldırır mı?
Nefesimi tutup dinledim.
Titreşim sesini elim bastırdığı için oldukça kısıktı ve dışarıdaki adamın bunu fark ettiğine dair hiçbir belirti yoktu.
Yalnızca yüksek ses duyunca mı saldırıyor?
Ofisin içinde nasıl böyle bir deliye denk geldim...
Bir an aklımdan, ses çıkarmadan hareket edersem ondan kurtulabileceğim düşüncesi geçti.
Ama biraz önce gördüğüm o yüz gözlerimin önüne gelir gelmez bedenim istemsizce titredi.
O gözlerle bir daha asla karşılaşmak istemiyordum.
Dikkatimi korkumdan uzaklaştırmak için ekranı açıp bildirime baktım.
Mesaj simgesinin üzerinde [1] yazıyordu.
[Jeong Mi-gyeong Müdür Yardımcısı - Jihyeok Bey, neredesiniz?]
Hemen cevap yazmaya davranmıştım ki, onun hemen altında duran afet uyarısı yeniden gözüme ilişti.
[Gangnam İstasyonu yakınlarında şüpheli bir kişi... bulanık bakışlar, sendeleyen yürüyüş, sürekli inleme vb.]
O tanıdık tarifi görünce bütün tüylerim diken diken oldu.
Bu...
Bahsettikleri kişi o adam değil mi?
Nefesimi tutarak kulağımı kapıya dayadım.
Dikkat kesilince dışarıdan gelen sesleri yeniden duyabildim.
Adam kapıdan uzaklaşmış, tuvaletin içinde dolaşıyor gibiydi.
Ayakkabılarının zeminde sürünme sesi duyuluyordu.
Cırt... Cııırt...
Düzensiz adımlarından sendeleyerek yürüdüğü belliydi.
Derin bir nefes aldıktan sonra hoparlörü parmağımla kapatıp yavaşça 112’yi aradım.
Boğuk bir çalma sesi duyuldu.
Telefon çalmaya devam etti.
Ama kimse açmadı.
Birkaç dakika boyunca cevapsız çaldıktan sonra sonunda aramayı sonlandırıp derin bir iç çektim.
Polisin hiç telefona cevap vermediği olur mu?
Ama sonsuza kadar burada da saklanamam.
Kulak kabartıp etrafı dinledim.
Telefonla uğraşırken tuvaletin içi sessizleşmiş gibiydi.
Yine de kapıyı açmaya cesaret edemiyordum.
Klozetin üzerine çıkıp sadece başımı kabin kapısının üzerinden uzatarak dışarı baktım.
Tuvaletin içinde kimse yoktu.
Kapının açılma sesini mi duymuştum?
Yine de tam emin olamadığım için birkaç dakika daha klozetin üzerinde dikilip etrafı gözledim.
Şıp.
Suyun damlama sesi sanki beni acele etmeye zorluyordu.
Kapının üst kısmını fazla sıkı tuttuğumdan parmaklarım zonkluyordu.
Artık gerçekten kimse yok... değil mi?
Yoksa bir yerde saklanıyor mu?
Hayır.
Bunu yapacak kadar planlı biri gibi görünmüyordu.
Dikkatlice kapıyı açıp dışarı çıktım ve parmak uçlarımın üzerinde tuvalet çıkışına doğru ilerledim.
Nihayet kapıya ulaşıp titreyen elimle sessizce ittirdim.
Kapı yarıya kadar açılmıştı ki arkamdan tanıdık bir hırıltı duyuldu.
“Grrr... Geuuu...”
Tuvaletin en son kabininden, bütün bedeni sallanarak sürünen adımlarla o adam çıktı.
Boğazından tuhaf bir “gik... gik...“ sesi yükseliyordu.
Başı insanın boynunun alamayacağı kadar eğik bir açıyla bana baktı.
Sonra kulak delen bir çığlık atıp üzerime atıldı.
Biraz önce sendeleyerek yürüyen adamın inanılmaz bir hızla göz açıp kapayıncaya kadar yanıma ulaşması akıl almazdı.
Yarı açık kapının aralığından kendimi dışarı attım ve hemen kolu çekerek kapatmaya çalıştım.
Ama adam kapının kapanmasını umursamadan koştuğu hızla cam kapıya bütün bedeniyle çarptı.
Tak!
Bu kez tuvaletin en arkasından koşarak geldiği için darbe öncekilerden çok daha şiddetliydi.
Bedenim istemsizce geriye savruldu.
Dayanacak hiçbir yer bulamayan ayaklarım düz koridor zemininde kaydı.
Panik içinde kapının üstünü ve altını kontrol ettim.
Acaba dışarıdan kilitlemenin bir yolu var mıydı?
Ama tahmin ettiğim gibi kilit yalnızca içeriden kullanılabiliyordu.
Cam kapının üst kısmındaki paslanmaz çelik plakanın üzerinde bulunan küçük anahtar deliği dışında dışarıdan görülebilen hiçbir şey yoktu.
Tam o sırada kalın parmaklar kapının aralığından uzandı.
Kana bulanmış parmakları görünce refleksle bütün gücümle kapıyı ittim.
Güm!
Adamın parmakları kapının arasına sıkıştı.
“Ah!”
Ne yaptığımı fark edince irkilerek çığlık attım ve kapı koluna sarıldım.
Kapıyı açmak üzereydim ki birden duraksadım.
Neden?
Neden hiçbir tepki vermiyor?
Adam hâlâ o tuhaf sesleri çıkarıyor, kapıya sıkışmış parmaklarını dışarı uzatmaya çalışıyordu.
Ama acıyla attığı tek bir çığlık bile yoktu.
Sıkışan elini geri çekmeye çalıştığına dair en ufak bir hareket de yoktu.
Ben tereddüt ederken eli sonunda aralıktan kurtuldu.
Cam kapıya sürtündüğü için elinin üstü kıpkırmızı olmuştu.
Soyulan derisinin arasından kan sızıyordu.
Ama adam en ufak bir acı hissediyor gibi görünmüyordu.
Ne yapacağım?
Kapıyı bir kez daha mı itmeliyim?
Ama ya daha da ağır yaralanırsa...
Bir anda, kemiği görünecek kadar parçalanmış elinin görüntüsü gözümde canlandı.
O korkunç manzara yüzünden içimi yeniden dehşet kapladı ve kapıyı iten kolumun gücü biraz olsun gevşedi.
Adam bu fırsatı kaçırmadı.
Ne zaman olduğunu bile anlamadan başını bile kapının dışına çıkarmıştı.
Donuk gözleriyle bana baktı ve tiz bir çığlık attı.
O bulanık gözbebekleriyle yeniden göz göze geldiğim anda, biraz önceki korkum bütün şiddetiyle geri döndü.
Bütün gücümle kapıyı tekrar ittim.
Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, dar aralıktan kendini zorla çıkarmaya kararlı olan rakibimi durduramıyordum.
Ne kadar dayandım bilmiyorum.
Sonunda adamın üst bedeninin büyük kısmı kapının dışına çıktı.
Kapıya sürtünmekten kırmızı yaralarla kaplanmış kolunu bana doğru uzattı.
Korku zihnimi bulanıklaştırdı.
Bir sonraki anda, kapının arasına sıkışmış olan şeyin bir insan olduğunu tamamen unuttum.
Sırtımı cam kapıya dayayıp bütün gücümle bastırdım.
Bir anlık direnç hissettim.
Ardından bir şeyin kırılmasına benzer bir ses duyuldu.
Bana bakan adamın ağzından bir anda kan fışkırdı.
Koyu kırmızı kan koridorun zeminine sıçradı.
Dehşet verici manzara karşısında irkilip birkaç adım geri çekildim ve kekeleyerek özür dilemeye başladım.
“Ş-Şey... İyi misiniz? Özür dilerim... 119’u arayacağım...”
Telefonumu cebimden çıkarıp numarayı çevirmeye başladım.
İkinci 1’e bastığım anda adam ağzından kan boşalmasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi cam kapıyı sonuna kadar açıp koridora çıktı.
Gerçi buna gerçekten hiçbir şey olmamış gibi denebilirse.
Çünkü ağzından oluk oluk kan akarken bile parlak gözlerle bana bakıyordu.
Artık ağzından balgam kaynıyormuş gibi değil, tıkanmış bir su borusundan gelen fokurtuya benzeyen sesler çıkıyordu.
Her fokurtuda ağzından taşan kan boynundan aşağı süzülüyor, gömleğini sırılsıklam ediyordu.
Olamaz...
Hiç mi acı hissetmiyor?
Bu hâlde nasıl yürüyebiliyor?
Gerçeklik duygum gözlerimin önünde eriyip gitti.
Numara çevirdiğim elim durdu.
Adamı öylece donup kalarak izledim.
Takım elbisesinin yan tarafından beyaz bir şey dışarı çıkıyordu.
Dikkatle bakınca onun ne olduğunu fark ettim.
Dehşete kapılarak arkamı döndüm ve ofise doğru koşmaya başladım.
Kanın kırmızıya boyadığı o beyaz şey...
Adamın kaburgasıydı.
Kaburgası bedeninin dışına çıkmış hâlde, ağzından durmadan kan kusarak beni takip ediyordu.
Ben şu anda rüya mı görüyorum?
Bu gerçeküstü duruma yakışır biçimde koridor ürkütücü derecede sessizdi.
Ekibimizin bulunduğu koridora ulaşınca hızla dönüp ofis kapısına koştum.
Peşimden koşan adam yön değiştirmeye çalışırken hızını kontrol edemeyip yere kapaklandı.
Ben de o ayağa kalkamadan ofisin girişine ulaştım.
Telaşla kapının yanındaki parmak izi okuyucuya parmağımı bastırdım.
[Kimlik doğrulandı.]
Okuyucuda yeşil ışık yandı ve kuru bir mekanik ses duyuldu.
Cam kapı, insanı boğacak kadar yavaş bir hızla açılmaya başladı.
Kendimi aralıktan içeri attım.
Arkamı döndüğümde adam çoktan ayağa kalkmış, doğruca bana bakarak ofise doğru koşuyordu.
Cam kapı, açılırken olduğu gibi ağır ağır kapanıyordu.
Şimdi.
Hemen.
Bir yere kaçmam gerekiyordu.
Bunu düşünmeme rağmen korkudan taş kesilen bedenim istediğim gibi hareket etmiyordu.
Cam kapının ardından adam bana uzanır gibi elini uzattı.
Düşerken bir yeri kırılmış olmalıydı.
Parmakları doğal olmayacak şekilde ters yöne kıvrılmıştı.
O tuhaf ele bakarken nefesimi tuttum.
Ve bir sonraki an...
Tak.
Kapı kapandı.akları sağır eden bir gürültüyle sarsıldı.
Bu... Bu adamın derdi ne?
Az önce beni ısırmaya mı çalıştı?
Sırtımı kapıya dayayıp bütün gücümle bastırıyor olmam büyük şanstı.
Yoksa ince panelin üzerine vidalanmış o basit sürgü çoktan yerinden kopmuş olurdu.
Az önceki çarpmanın etkisiyle kapıya dayalı sırtım zonkluyordu.
Adamın tırnaklarının derinlemesine yardığı elimin üstündeki yara da keskin bir acıyla sızlamaya devam ediyordu.
Yaradan sızan kan, tuvaletin zeminine damla damla düşüyordu.
Adamın kapıya durmadan vurduğu ses sürüp giderken bile, kulaklarımın içinde yankılanıyormuş gibi kendi kalp atışlarımı apaçık duyabiliyordum.Hemen.
Bir yere kaçmam gerekiyordu.
Bunu düşünmeme rağmen korkudan taş kesilen bedenim istediğim gibi hareket etmiyordu.
Cam kapının ardından adam bana uzanır gibi elini uzattı.
Düşerken bir yeri kırılmış olmalıydı.
Parmakları doğal olmayacak şekilde ters yöne kıvrılmıştı.
O tuhaf ele bakarken nefesimi tuttum.
Ve bir sonraki an...
Tak.
Kapı kapandı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.