Bölüm 134
Bölüm 134 – Parlak Şato
Çeviri: Raban
İşlemeli kapılardan geçer geçmez karşılarında geniş bir salon açıldı. Yukarıdan gelen tuhaf bir hışırtı duyan Sunny başını kaldırdı. Mozaik camlarla bezeli uzun pencereler, yüksek tavana kadar uzanıyordu. Gündüzleri bu salonun, renkli camlardan süzülen ışık şelaleleriyle bir renk cümbüşü oluşturduğuna şüphe yoktu.
Şimdiyse birkaç genç kadın, büyük bir çeviklikle bir pencereden diğerine geçiyor ve camları kabaca dokunmuş kalın kumaşlarla örtüyorlardı. Kullandıkları derme çatma ahşap merdivenler her adımda gıcırdayıp çatırdıyor, salonun içinde tuhaf, neredeyse ezgili bir ses yankılanıyordu.
Örtüler öylesine sıkı tutturuluyordu ki gece çöktüğünde şatodan dışarı tek bir ışık hüzmesinin bile sızması mümkün değildi. Sunny, mermer hisardaki bütün pencerelerin şu anda aynı şekilde kapatıldığını tahmin diyordu.
Bu düşünce aklından geçer geçmez arkalarında gök gürültüsü gibi şiddetli bir ses duydu. Dönüp baktığında işlemeli kapıların kapanmakta olduğunu gördü. Onları dışarıda karşılayan iki muhafız, devasa bir demir sürgüyü kapının iki yanındaki yuvalara oturtmaya çalışıyordu. Zorlanmaktan yüzleri kıpkırmızı kesilmişti. O kalın demir sürgü en azından iki yüz kilo falan olmalıydı.
Şato artık dış dünyaya kapanmıştı ve lanetli karanlığa karşı hazırdı.
Sunny birden kendini kafese kapatılmış bir hayvan gibi hissetti.
İçindeki huzursuzluğu yatıştırmaya çalışarak çevresine bakındı. Gösterişli bir ahşap masa hemen dikkatini çekti. Böylesine görkemli bir salona göre fazlasıyla eğreti duruyırdu. Belli ki mermer hisarın başka bir bölümünden sürüklenip buraya getirilmişti. Masanın arkasında, sönüğk bakışlı sıska bir genç oturmuş, bir parça parşömene bir şeyler karalıyordu.
Bütün bu düzen tuhaf biçimde lüks bir otelin resepsiyonunu andırıyordu… Daha doğrusu, Sunny lüks bir otelin resepsiyonunun böyle göründüğünü hayal ediyordu. Ne de olsa hayatında hiç otele gitmemişti.
Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra masaya yaklaşıp genç adama seslendi:
“Merhaba. Şey… İçeri girdiğimizde birinin bizi karşılayacağını söylediler.“
Şatonun resepsiyonisti irkilerek başını parşömenden kaldırdı. Yüzünde korkmuş bir ifade vardı. Ancak kendisiyle konuşanın kim olduğunu görünce korkusu kayboldu ve yerini çekingen bir gülümsemeye bıraktı.
Genç adamın yüzü inceydi ve solgundu. Sağlıksız, aç ve güçsüz görünüyordu; şatoda yaşayan birinden çok, dış yerleşimdeki zavallılara benziyordu. Yine de kıyafetleri temiz ve düzenliydi. Dışarıdaki insanların giysilerinde görülen yıpranma ve eskime izlerinden eser yoktu.
“Ah, misafirler! Kusura bakmayın, beni bir an korkuttunuz. Hoş geldiniz efendim, Parlak Şato’ya hoş geldiniz! Vay canına, tam zamanında yetiştiniz. Birkaç dakika daha geç gelseydiniz kapılar kapanmış olurdu.“
Bunları söylerken iki muhafıza gergin bir bakış attı, ardından gözlerini hemen kaçırdı.
“Neyse, benim adım Harper. Bugün misafirlerin yerleştirilmesiyle ben ilgileniyorum. Sizi hemen… Ah! Sizi daha önce gördüğümü sanmıyorum. İlk kez mi haraç ödüyorsunuz?“
Sunny birkaç saniye boyunca ona baktı. Cassie’nin omzunu biraz sıktığını hissedince cevap verdi:
“Evet.“
Harper gülümsedi.
“Tebrikler! Belki size öyle gelmez ama bir zamanlar ben de sizin gibiydim. Hem öyle çok uzun zaman önce falan da değil, daha birkaç ay önceydi. Ama Lord Gunlaug bana el uzattı ve o zmandan beri de şatoda güven içinde yaşıyorum. Eminim siz de burayı seveceksiniz.“
‘…Ne demezsin.’
Sunny, genç adamın o zorba herife gerçekten minnettar mı olduğunu, yoksa bunları yalnızca muhafızlar duysun diye mi söylediğini bilmiyordu. Açıkçası umurunda da değildi.
Yine de bir şey ilgisini çekmişti. Harper, onların Karanlık Şehir’e ne zaman geldikleri hakkında Effie kadar şaşırmamıştı. Sonra bunun nedenini anladı. Şatoda yaşayanlar, dış yerleşime kimin ne zaman geldiğini bilmiyor olabilirdi.
Muhtemelen Cassie’yle birlikte Rüya Diyarı’na, harabelerin yakınına bir yerlere indiğini, ardından da şatoya girebilmek için gereken Ruh Parçacıklarını toplamakla iki ay geçirdiklerini sanacaklardı. Böyle olması da işine gelirdi. Sunny henüz gerçekte neler yapabildiklerini herkese göstermek istemiyordu.
Effie, onların Labirent’i yara yara geçmeyi başardığını duyunca bu kadar etkilenmişse gerçekleri açıklamak istemedikleri dikkati üzerlerine çekebilirdi.
Dudaklarının bir köşesi hafifçe kıvrıldı.
“Peki şimdi ne yapmamız gerekiyor?“
Harper tüy kalemini eline aldı ve büyük bir defter açtı.
“Aslında basit. Yalnızca isimlerinizi alıp ikinizin haracı ne zaman ödediğini kaydetmem gerekiyor. Hepsi bu. Burada çok sayıda boş odamız var, özellikle de Alacakaranlık Kulesi’nde. Orası oldukça sessizdir. Sizi oraya yerleştirmemi ister misiniz?“
Gözlerinde tedirginlikle beraber bir parıltı vardı.
‘Alacakaranlık Kulesi… Büyük ihtimalle şatonun batı tarafında, Kızıl Kule’ye bakan hisar. İnsanların orada kalmak istememesine şaşmamak gerek.’
Ama Sunny için insan ne kadar azsa tehlike de o kadar azdı. Sıska genç adama başını salladı.
“Olur. Sorun değil.“
Harper gülümsedi.
“Harika! Gerçekten harika! Şey, isimleriniz…“
Tehlikeli sorular sormasına fırsat vermemek için Sunny hemen araya girdi:
“Ben Güneşsiz. Bu da Cassia.“
Genç adam isimlerini yazdı, ardından geliş tarihlerini kaydetti. Sunny onun düzgün el yazısını izlerken gözleri o bir kaç rakama takılıp kaldı.
Yani… Unutulmuş Kıyı’ya geldikleri gecenin üzerinden tam yetmiş yedi gün geçmişti. Üçü de bir süre boyunca günleri titizlikle saymıştı. Ancak Ruh Yiyen Ağaç’la yaşadıkları o korkunç olaydan sonra Sunny orada tam olarak kaç gün geçirdiklerini bilmiyordu.
Gerçek dünyada artık bahar gelmişti. Koca bir mevsim geride kalmıştı.
…Oysa ona bir ömür geçmiş gibi geliyordu.
Sunny’nin içinde fırtınalar koparken durumdan habersiz olan Harper kayıt defterini kapattı ve onlara kibarca gülümsedi.
“İşimiz tamam. Şimdi bütün endişelerinizi geride bırakın ve beni takip edin. Bu duvarların arasında tamamen güvendesiniz. Burada hiçbir şey size zarar veremez!“
Sesi neşeliydi. Ancak Sunny, Harper’ın sürgülenmiş kapının yanında sessizce dikilen tehditkar muhafızlara attığı o anlık bakışı kaçırmadı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.