Bölüm 125
Solmuş bir yaprak usulca toprağa düştü.
Yapraklarını çoktan dökmüş, iskeleti andıran ağaçlar, kudurmuş rüzgârın darbeleri altında çılgınca savruluyor; buz gibi yağmur, gitgide kül rengine çalan kahverengi tepelerin üzerine durmaksızın yağıyordu.
Pencerenin pervazına oturmuş, dışarıdaki kül rengindeki manzarayı seyreden Talia, kalenin avlusuna giren atlı savaşçıları görünce yüzünü soğuk cama yasladı.
Şiddetle yağan yağmurun perdesi ardından, Varkas’ın iri, boz renkli savaş atının üzerinde avluya girişini izledi. Ardından tek bir akıcı hareketle attan inişini seyretti.
Dizginleri bir hizmetkâra teslim eden Varkas, yağmurdan sırılsıklam olmuş pelerinini geriye itti. Altından mermerden yontulmuş gibi kusursuz, solgun yüzü ortaya çıktı. O kadar serinkanlı, o kadar vakurdu ki geceleri ona acımasızca sınırlarını zorlatan adamla aynı kişi olduğuna inanmak güçtü.
Camdaki buğuyu avucuyla silerek onu dalgın dalgın izleyen Talia, Varkas’ın başını kendi tarafına çevirdiğini görür görmez irkilip perdeyi aceleyle kapattı.
O kısacık bakış bile bedenini bir anda ateşe vermeye yetmişti. Kalbi düzensizce çarpmaya başladı. Dudaklarını kaygıyla ısırarak pencere kenarından indi ve şöminenin önüne çömeldi. Fakat harlı ateşin sıcaklığı bile bedenindeki titremeyi dindirmeye yetmedi.
Dizlerini göğsüne çekti, yüzünü onların arasına gömdü.
Varkas’a nasıl davranması gerektiğini artık gerçekten bilmiyordu.
Onunla ilk geceyi paylaştığından beri, bugüne dek apaçık sandığı her şey birbirine dolaşmıştı.
Bazen gündüz gördüğü adamla gecenin karanlığındaki adam, birbirinden tamamen farklı iki insan gibi geliyordu.
Gündüz olduğunda Varkas her zamanki gibi davranıyordu. Yüzünde en ufak bir değişiklik olmuyor, sanki hayatında tek bir kez bile arzu duymamış biriymiş gibi ifadesiz kalıyordu.
Ama gecenin karanlığındaki adam bambaşkaydı.
Yalnızca silik bir gölge hâlinde var olan o adam; vahşi, ilkel ve bir zamanlar kadim krallıkları dehşete düşüren Doğu’nun putperest hükümdarını andıracak kadar yırtıcıydı.
Bir gece önce Varkas’ın durmaksızın içine girdiği yerde zonklayan sızıyı hissedince istemsizce bacaklarını birbirine bastırdı. Yanakları kor gibi kızardı.
Varkas’ın birlikte olurken bu kadar atılgan olacağını hiç düşünmemişti.
Rahipler kadar nefsine hâkim bir adam değil miydi o?
Her ne kadar birlikte olmaları kendi ısrarıyla başlamış olsa da Varkas’ın böylesine tutkulu karşılık vermesi hâlâ aklına yatmıyordu.
Hele de imparatorluk sarayındaki nice kadının onu baştan çıkarmak için elinden gelen her yolu denemesine rağmen sonunda hüsrana uğradığını düşündükçe...
“...Acaba Ayla’ya da böyle miydi?“
Düşünceleri yine kendini aşağılayan bir yöne kaydı.
Bugüne dek onun kimseye böylesine tutku duyamayacak bir adam olduğuna inanmıştı. Bu yüzden Ayla’yla olan nişanını da yalnızca yerine getirmesi gereken bir görev sanıyordu.
Ama ya öyle değilse?
Ya gece boyunca böylesine yakıcı bir arzuyla sarıldığı kadının ertesi sabah hiçbir şey yaşanmamış gibi soğukkanlı davranabilen biriyse?
Belki de Ayla’yla nişanlı olduğu dönemde de aynı şekilde davranmıştı. Geceleri ona akıl almaz şeyler yaşatıp gündüz olduğunda kusursuz bir nişanlı maskesini takıyordu.
Hayır...
Büyük ihtimalle gerçek buydu.
Hiçbir zaman kimsenin özel biri olamayacaktı.
Bunu çok uzun zaman önce kabullenmişti.
Eğer ona karşı arzu duyabiliyorsa, aynı arzuyu başka bir kadına karşı da duyabilirdi.
Karısı kendisi değil de başka biri olsaydı, büyük ihtimalle ona da aynı şekilde davranacaktı.
“O hâlde... yaptıklarına boş yere anlam yükleme.“
“Ah, yeter artık! Şu dudağını kemirmeyi bırak.“
Alaycı ses, düşüncelerini bir bıçak gibi böldü.
Talia irkilerek başını kaldırdı.
Ne zaman içeri girdiğini fark etmemişti ama dadısı, kolunun altında büyük bir sepetle dikilmiş, hoşnutsuz gözlerle ona bakıyordu.
“Böyle kesersen yaran kapanmaz.“
“Fark etmez. Zaten...“
Varkas beni nasıl olsa göremeyecek.
Tam bunu söyleyecekti ki kendini tuttu.
Her akşam onu itinayla hazırlayan kişi dadısıydı.
Bütün çabalarının boşa çıktığını öğrenirse şimdikinden de beter dırdır edeceği kesindi.
Talia, kan bulaşmış tırnaklarını eteğinin altına gizledi ve alnını yeniden dizlerine yasladı.
Onu sessizce izleyen dadı dilini şaklatarak sepeti masanın üzerine bıraktı.
“Öyle kederli oturma da şunu iç. Şifacı, Majesteleri İmparatoriçe’nin gönderdiği otlarla taze bir iksir hazırladı.“
Talia, önüne uzatılan koyu siyah renkli sıvıya hoşnutsuzlukla baktı.
İmparatorluk sarayına döndüklerinden beri Senevier, hamile kalmayı kolaylaştırdığı söylenen türlü türlü ilaçlar göndermeye başlamıştı.
Bu, dile getirilmeyen ama açık bir baskıydı.
Ve sütanne de İmparatoriçe’nin sadık hizmetkârı olarak görevini eksiksiz yerine getiriyordu.
Kâseyi neredeyse Talia’nın burnuna dayayarak söylendi.
“Hadi, hepsini iç. Majesteleri İmparatoriçe, bunu her gün aksatmadan içmeni özellikle emretti.“
İsteksizce kâseyi alan Talia, tek seferde tamamını içti.
Sanki kaynar çamuru yutmuş gibiydi.
Midesinin altüst oluşunu bastırmaya çalışarak aceleyle su içip ağzını çalkaladı.
Tam o sırada Varkas’ın alaycı sesi zihninde yankılandı.
“Bir kısrak gibi kullanılmaktan memnun görünüyorsun.“
Kanamış dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdı ve içine çöken aşağılanmayı sessizce yuttu.
Bunu kendim seçtim.
Utanacak bir şey yok.
Kendi kendine bunu tekrar edip ıslanmış dudaklarını elinin tersiyle sertçe silerken, dadının heyecanlı sesi yeniden yükseldi.
“Şimdi hazırlanacaksın, değil mi?“
Talia omzunun üzerinden dönüp baktığında dadının sandıktan elbiseler çıkarıp yatağın üzerine sermeye başladığını gördü.
Her zamanki gibi bu geceyi de Varkas’ın odasında geçireceğini düşünüyordu.
Bakışlarını yeniden pencereye çevirdi.
Varkas yağmur altında sırılsıklam döndüğüne göre şu an büyük ihtimalle banyo yapıyordu.
Sonrasında da vakit bulamadığı resmî işlerle ilgilenecekti.
Son günlerde işi gözle görülür biçimde artmıştı; bu yüzden güneş batmadan odasına çekilmesi pek mümkün görünmüyordu.
Bunları düşünmesine rağmen ayakları çoktan yatağından uzaklaşmaya başlamıştı.
Sıkıca örülmüş saçlarını çözdü ve hizmetçilerin önceden hazırladığı küvete doğru yürüdü.
Şifalı yağlarla kokulandırılmış ılık suya girdiğinde dadısı arkasına geçerek saçlarını yıkamaya başladı.
O sert ellere kendini bırakırken gözleri kendi bedenine kaydı.
Varkas’ın dudaklarının değdiği her yerde ateş basmış gibi kızıl izler kalmıştı.
Parmak uçlarıyla o kızarıklıkları okşayınca, hafif bir baş dönmesi hissederek gözlerini kapadı.
Başlangıçta yalnızca ara sıra yerine getirilmesi gereken bir görev sandığı şey, ne zaman olmuştu da gündelik hayatının doğal bir parçası hâline gelmişti?
İlk zamanlarda üç günde bir onun kapısını çalardı.
Sonra farkına bile varmadan neredeyse her gece Varkas’ın odasına gidip gelmeye başlamıştı.
Kendini, bunun yalnızca dadısının bitmek bilmeyen ısrarına boyun eğmekten ibaret olduğuna...
Ya da bir an önce çocuk sahibi olup huzura kavuşmak istediğine inandırmaya çalışıyordu.
Ama bunun yalandan ibaret olduğunu içinde bir yer biliyordu.
Her geçen gün Varkas’ın kollarından ayrılmak biraz daha zorlaşıyordu.
Onu usulca itip geniş yatağın bir köşesinde tek başına uzandığında tarifsiz bir boşluk çöküyor, teninden onun izlerini yıkayıp attığında ise tuhaf bir özlem hissi içine doluyordu.
Bundan nefret ediyordu.
Ama kendini durduramıyordu.
Dokuz yaşından beri peşini bırakmayan o lanetli hastalık yeniden nüksetmiş olmalıydı.
“Hayır... bununla ilgisi yok.“
“Ben sadece onu kullanıyorum.“
Bu düşünceyi aceleyle zihninden kovdu.
Bir daha aynı bataklığa sürüklenemezdi.
Kendini toparlayan Talia kararlı bir ifadeyle küvetten çıktı.
Yumuşak havluyla kurulandıktan sonra imparatorluk sarayından getirdiği mavi kadife elbiseyi üzerine geçirdi.
Varkas’ın onu net biçimde göremeyeceğini biliyordu.
Ama buna rağmen onun karşısına bakımsız çıkmak istemiyordu.
Aynada kendine baktı.
Yüzü, Senevier’e ürkütücü derecede benziyordu.
Bir süre sessizce kendi yansımasını seyrettikten sonra ayağa kalktı.
Kapıyı açıp dışarı çıktığında loş koridoru aydınlatan mum ışıkları gözlerine ilişti.
Halının üzerinde titrek ışıklar eşliğinde birkaç adım attı.
Pencereye vurup dağılan yağmuru seyrettiği sırada, altın renkli bir şimşek zifiri karanlığı ikiye yardı.
Gürleyen gökyüzüne kısa bir bakış attıktan sonra yeniden yürümeye başladı.
Sonunda Varkas’ın odasının önüne ulaştığında, kapıda bekleyen hizmetkâr onu bekliyormuş gibi hiç vakit kaybetmeden kapıyı açtı.
Talia temkinli adımlarla koyu karanlığa gömülmüş odaya girdi.
Tam o anda çakan bir şimşek, pencerenin önünde duran adamın siluetini bembeyaz bir ışıkla aydınlattı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.