Bölüm 154
Bölüm 154 - Yedilerin Işığı
Çeviri: Raban
Herkes sessizliğe gömüldü. Duydukları karşısında belli ki Gemma bile afallamıştı. Kalabalığın arasında hiç tepki vermeyen tek kişi Caster’dı. Biraz önce büyük salona girmiş, bir duvara yaslanmış, muğlak bir ifadeyle Nephis’i seyrediyordu.
Nephis’in kendisini tanıtırken kullandığı isim, birbirinden tamamen farklı ama aynı ölçüde sarsıcı iki sebepten ötürü herkesi şaşkına çevirmişti.
Birincisi, kendisini sıradan bir isimle değil, Gerçek İsmiyle tanıtmıştı. İnsanlık tarihi boyunca Birinci Kâbus’unda Gerçek İsim kazanmayı başarabilen Uyanmışların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Ayrıca bahsetmeye dahi gerek yok ama Unutulmuş Kıyı’da mahsur kalan Uyuyanlar arasında böyle biri yoktu. Gunlaug’ın bile Gerçek İsmi yoktu. Ama Nephis’in vardı.
…Elbette Sunny’nin de vardı fakat bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu.
İkincisi, Nephis bir klana mensup olduğunu vurgulamıştı. Hem bahsettiği klan öyle herhangi bir klanda değildi, efsanevi Ölümsüz Alev klanıydı. Bu klan, insanlığın ilerlemesinde tam iki kez belirleyici rol oynamıştı: önce İkinci Kâbus’un, ardından da Üçüncü Kâbus’un fethedilmesine öncülük etmişti.
Bu iki gerçeğin bir araya gelmesi, Karanlık Şehir’de resmen bir bomba etkisi yaratmıştı. Söyledikleri doğruysa Nephis, Unutulmuş Kıyı’daki insanlar için neredeyse bir kurtarıcı bile sayılabilirdi.
Bir an sonra insanlara, korkunç güçlü bir Yol Bulucu’ya ölümüne meydan okurken sergilediği o sakinlik artık o kadar da tuhaf gelmiyordu.
Büyük salonda toplanan Uyuyanların gözlerindeki sersemlemiş ifade yavaş yavaş değişmeye başladı. Belirsizdi, sönüktü, pek umut yoktu ama bir kıvılcım ortaya çıkmıştı işte.
Sanki karanlığa gömülmüş, ümidini yitirmiş ruhlara, üzerlerindeki ölü toprağına küçücük bir umut tohumu düşmüştü.
Bilerek mi o anı seçmişti, yoksa tamamen tesadüf müydü artık orası bilinmez, Nephis tam o sırada zırhını çağırdı. Sayısız ışık kıvılcımı yumuşak bir parıltıyla bedenini sarmaya başladı ve nihayet ışık kıvılcımları söndüğünde zarif bedenini çarpıcı, siyah-beyaz bir zırh kaplamıştı.
Herkesin gözü anında göğsündeki simgeye kaydı. Tuhaf beyaz metalin üzerine ince işçilikle yedi parlak yıldız kazınmıştı.
“Hey… göğsündeki işaretlere bakın!”
“Yıldız Işığı Arması!”
“Bu Yedilerin Arması!”
Sunny gibi Parlak Şato sakinlerinin çoğu da yedi yıldızlı simgeyi tanıyordu. Bu arma yalnızca aşılmaz şehir surlarının önünde duran dev heykelin cübbesine kazınmamıştı; kadim Şatonun duvarlarını süsleyen sayısız taş kabartmada da sık sık insanların karşısına çıkıyordu.
Anlaşılan bu simge, bir zamanlar lanetli toprakları yutan karanlığı yok etmeye ve halkını yeniden aydınlığa, ışığa çıkarmaya ant içmiş yedi kahramanı temsil ediyordu.
Sunny’nin sırtından aşağı soğuk soğuk terler akıyordu.
‘Ne… ne yapıyor bu kız? Bunların hepsi tamamen tesadüf mü, yoksa Nephis tüm bunları planlamışmıydı? Bu aptalların böyle bir gösteriye nasıl tepki vereceğini anlamıyor mu? Çok sürmez onun göklerden gönderilmiş bir kurtarıcı olduğunu falan da söylerler. Bunlar konuşulmaya başladı mı da Gunlaug çok geçmeden kapımıza dayanır!’
Peki ya Neph’in dediklerini nasıl yapcaktı? Peşinden gelmelerini ve erdemli görünmeye çalışmalarını söylemişti, demek öyle?
Sunny şaşkınlıkla onun parlayan zrıhla kaplı sırtına baktı. Peki bunu nasıl yapacaktı? Sunny’de erdemin zerresi yoktu ki!
Bu sırada Gemma nihayet kendini toparladı ve Değişen Yıldız’ı süzmeye başladı, bakışlarıyla açıkça onu ölçüp biçiyordu. Az önce gözlerinde yalnızca umursamazlık ve küçümseme varken şimdi oraya karanlık bir ihtiyat da eklenmişti.
Avcıların lideri ağır ağır gülümsedi.
“Ah, ne kadar güzel. Tanıştığımıza memnun oldum. Doğrusu ismin oldukça etkileyiciymiş. İnsan ister istemez bu ismi nasıl aldığını merak ediyor.”
Sözlerinin altındaki imayı anlamak hiç zor değildi.
Gemma, Nephis’in açıkça yalan söylediğini ima ediyordu.
Bu ima, sanki herkesin gözündeki perdeyi kaldırmış gibiydi. Az önce yüzlerinde beliren umudun izleri, hızla silindi. Çoğu Nephis’e yeniden kasavetle ya da uğursuz bir beklentiyle bakmaya başladı. Üstelik bu kez yüzlerinde alaycı ve küçümseme dolu bakışlar da vardı.
…Yine de birkaç kişi, hala çekingen ve kararsız bir inançla onu izliyordu.
Değişen Yıldız bunların hiçbirine aldırmadı. Sakinliğini ve kayıtsızlığını korudu.
Sanki bu dünyanın pisliğinden, değersizliğinden ve umutsuzluğundan uzakta, onlardan ayrı bir yerde duruyordu.
Çok geçmeden Yol Bulucu Andel büyük salona getirildi.
***
Andel orta boylu, sağlam yapılı bir adamdı. Tehditkâr mavi gözleri ve keskin hatlı bir çenesi vardı. Başının iki yanını kazımış, tepesinde kalan saçlarınıysa kısa bir örgü haline getirmişti. Gemma hariç salondaki diğer Uyuyanlardan biraz daha büyük görünüyordu. Muhtemelen yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı.
Maharetli, tecrübeli ve acımasız bir savaşçı olduğu bir bakışta anlaşılıyordu. Yol Bulucuların her biri seçkin savaşçıların arasından seçilmiş özel insanlardı. Elbette Andel de istisna değildi. Ondan nefret eden insanlar bile ona korku ve saygıyla, hatta neredeyse hayranlıkla bakıyordu.
Salona girince Nephis’e karanlık bir bakış attı ve beyaz tahta çıkan basamakların önüne kadar yürüdü. Orada durup Avcıların liderine saygıyla eğildi.
“Beni çağırtmışsınız.”
Gemma ona öfke ve küçümsemeyle baktı, ardından iç çekti.
“Peki neden çağırdığımı biliyor musun?”
Yol Bulucu sırıttı.
“Sürtüğün biri bana meydan okumak istiyormuş sanırım? İyi oldu. Geçen sefer bütün eğlence Harus’a kaldığı için aslında çok üzülmüştüm.”
Kalabalığın arasından öfkeli fısıltılar yükseldi fakat hiç kimse kibirli katile duyduğu nefreti açıkça göstermeye cesaret edemedi.
Gemma’nın ağzının kenarı aşağı kıvrıldı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra tehlikeli bir sesle konuştu:
“Eğlence, ha? Hayatına biraz heyecan katmak istiyorsan bana söylemen yeterliydi, Andel kardeş. Bak ne diyeceğim; şu kızı hallettikten sonra eğlence neymiş sana gösterecem.”
Ardından dövüşün başlaması için Muhafızlara işaret verdi. Andel hafifçe kaşlarını çattı ama sonra dudaklarında karanlık bir gülümsemeyle arkasını döndü.
Sunny ile Cassie kenara götürülüp dövüşü izleyen Uyuyanların arasına katıldı. O zamana kadar büyük salonda hatırı sayılır bir kalabalık toplanmıştı.
Herkes Yol Bulucu ile Nephis’e gerginlik dolu bir beklentiyle bakıyordu. Bazıları yalnızca kanlı bir gösteri seyretmeye gelmiş, kanın dökülmesini heyecanla bekliyordu. Kimin yaşayıp kimin öleceği umurlarında değildi. Gerçi dış yerleşimden gelen kızın tecrübeli Yol Bulucu karşısında sağ kalabileceğine inanan da yoktu.
Bazılarıysa Andel’in suçlarının cezasını çekmesini istiyordu. Fakat onlar bile Neph’in ölüme mahkûm olduğuna inanıyor gibiydi. Tek umutları, ölmeden önce o şerefsizi biraz olsun yaralayabilmesiydi.
Belki de yalnızca Sunny, Cassie ve Caster dövüşün sonucunun diğer herkesin düşündüğü gibi bitmeyeceğini biliyordu. Onların gözünde bile sonuç belirsizdi.
Andel vakit kaybetmeden silahını çağırıp Değişen Yıldız’a doğru yürümeye başladı.
Elinde kabaca dövülmüş, uğursuz bir pala belirdi ve bir an sonra cilalı bir parlaklığa kavuştu. Keskin kenarı artık usturadan bile daha keskindi.
Sunny ürpererek Yıldız Işığı Lejyonu Zırhı’nın bile böyle bir kılıçtan gelecek darbeyi durduramayacağını fark etti.
Yol Bulucu’nun adımları sessiz ve yanıltıcıydı. Her hareketinde Kâbus Yaratıklarına ve insanlara karşı verdiği yıllarca süren kanlı savaşların tecrübesi hissediliyordu. Dudaklarındaki karanlık gülümseme hiç kaybolmamıştı. Gözlerindeki kan dökme arzusu için için yanıyordu.
Yıllar boyu canavar avladıkça kendisi de artık gitgide bir canavara benzemeye başlamıştı.
Nephis ise olduğu yerde sakince duruyor, yaklaşan Uyuyanı seyrediyordu. Kılıcını çağırmaya bile yeltenmemişti.
‘Ne yapıyorsun? Bu kadar adamın içinde Harus’un taklidini mi yapacaksın?’
Aralarındaki mesafe birkaç adıma indiğinde herkes nefesini tuttu. Andel bir anda palasını savurdu ve şaşkınlık verici, hatta neredeyse insanüstü bir hızla ileri atıldı. Öylesine kuvvetli hamle yapmıştı ki çizmesi yere basınca üstündeki toz havaya kalkmıştı.
Sunny yumruklarını sıktı.
‘…Niye kımıldamıyorsun!?’
Büyüyle keskinleştirilmiş pala bedenini ikiye ayırmadan bir kalp atımı önce Nephis aniden yana doğru sıyrıldı ve kollarını havaya kaldırırken aynı anda uzun kılıcını çağırdı. Uhrevi ışık kıvılcımları Andel’in palasının içinden geçip hemen arkasında gümüş rengi çeliğe dönüştü.
Yol Bulucu’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
…Ve bir daha da hiç kapanmadı.
Havada yeni oluşan uzun kılıçla Andel’in boğazı arasında artık hiçbir engel yoktu. Kılıç boynunu tek ve temiz bir hamleyle kesip başını omuzlarından ayırmıştı.
Yol Bulucu’nun boynundan kan fışkırırken kopan başı ürkütücü bir top gibi zeminde yuvarlandı ve Gunlaug’ın beyaz tahtına çıkan basamakların önünde durdu.
Sanki büyük salondaki tüm hava bir anda çekilmişti. Herkes olduğu yerde donup kalmıştı.
Bu ölüm sessizliğinin içinde Andel’in başsız bedeni ağır bir gürültüyle beyaz mermerin üzerine yığıldı.
Herkes Nephis’e inanamayan gözlerle bakıyordu: Uyuyanlar, Muhafızlar, hatta Gemma bile.
Doğrusunu söylemek gerekirse Sunny’nin kendisi de biraz afallamıştı. Elbette Değişen Yıldız’ın düelloyu kazanabileceğini hesap etmişti. Ama onun Parlak Şato’nun en korkulan savaşçılarından biri olan gerçek bir Yol Bulucu’yu tek darbede öldüreceğini Sunny bile hiç beklemiyordu.
Nephis yüzündeki soğuk ve kayıtsız ifadeyi bozmadan kılıcını geri yolladı. Mermer basamaklara doğru yürüdü, kopmuş başı saçlarından tutup kaldırdı ve Avcıların liderine baktı.
Ardından kusursuz ve nazik bir gülümsemeyle konuştu:
“…Ah. Ben de tanıştığımıza çok memnun oldum.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.