Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 132

Yazar: Hanagasumi Grup: Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.770


Rüzgârın ayazında bu kadar uzun süre dışarıda kalırsa üşütmesinden endişe ediyordu.
Omzunu pencere pervazına yaslayıp onu sessizce izledi.
Artık yürüyüşü eskisine kıyasla çok daha düzgündü. Yavaş ve dengeli adımlarla ilerlediği sürece, bacaklarındaki rahatsızlığı fark etmek neredeyse imkânsızdı.
Ne var ki bu hâli uzun sürmedi. Güçten düşmüş kasları en ufak bir zorlanmada bile kasılıyor, yaklaşık on dakika sonra yürüyüşü gözle görülür biçimde bozuluyordu. Dışarıya belli etmemeye çalışsa da çektiği acının hâlâ ilk günkü kadar şiddetli olduğu anlaşılıyordu.
Kollarını göğsünde kavuşturan Varkas, parmak uçlarıyla ön kollarına hafifçe vurdu. Ardından bir kenara bıraktığı paltosunu eline aldı. Ancak yakından göz kulak olursa içi rahat edecekti.
Ağır ahşap çalışma masasının yanından geçip kalın halıyla kaplı odayı aştı. Kapıyı açıp koridora adım attığı sırada, tam merdivenlerden yukarı çıkmakta olan Daren’le karşılaştı.
“Ekselansları.“
Elinde telgrafı andıran küçük, rulo hâline getirilmiş bir kâğıt tutan adam hızla yanına geldi. İçini açıklayamadığı kötü bir his kaplayınca Varkas’ın kaşları çatıldı.
“Ne oldu?“
“Kuzeyde konuşlanmış istihbarat ajanlarımızdan acil bir haber ulaştı. Sanırım derhâl olağanüstü bir toplantı düzenlememiz gerekiyor.“
Adam ciddi bir ifadeyle rulo hâlindeki kâğıdı uzattı.
Varkas kâğıdı alıp, Doğu yazısıyla İmparatorluğun resmî dilinin iç içe geçtiği şifreli metni süratle gözden geçirdi.
Raporda yazanlar son derece açıktı.
Kuzey savaş hazırlığı yapıyordu.
Hem de hiç olmadığı kadar ciddi bir şekilde.
“Başkentteki ajanlarımızdan henüz bir haber geldi mi?“
“Hayır, henüz gelmedi.“
Demek ki Kuzey’deki şüpheli hareketlilik daha Merkez Bölgesi’ne ulaşmamıştı. Bu da Heimdall Hanesi’nin son derece temkinli davrandığını gösteriyordu.
Alnına düşen saçlarını sertçe geriye itti.
“Bu bilgi yeterli değil. Durum netleşene kadar söylentilerin yayılmasına kesinlikle izin vermemeliyiz. Güvenilir danışmanlardan birkaçını seçip toplantı salonuna çağır.“
“Aklınızda özellikle biri var mı?“
“Beirof, Legen, Labomir... Şimdilik onlar yeter.“
Adlarını tek tek saydığı, uzun zamandır gözlem altında tuttuğu astlarını duyan Daren çenesini sıvazlayıp başını salladı.
“Hepsi de ağzı sıkı adamlardır. Bu işi gerekli ihtiyatla ele alırlar. Birazdan toplantı odasında hazır bulunmalarını sağlayacağım.“
Adam ayrılmak üzere arkasını döndüğünde Varkas telgrafı ceketinin cebine yerleştirip doğruca merdivenlerden aşağı indi.
Zihni bir anda Kuzeydoğu’daki tehlikeli gelişmelerle dolup taştı.
Bir ihtimali diğerinin üzerine kurarak düşünmeye başladı. Usule uygun olan, mevcut durumu derhâl İmparatorluk Sarayı’na bildirmekti.
Fakat gerçekten en doğru seçim bu muydu?
Heimdall Hanesi böylesine tehlikeli bir oyuna, elinde sağlam güvenceler olmadan asla girişmezdi. Yalnızca saraydaki nüfuzlu devlet adamlarını değil, çok sayıda soyluyu da kendi taraflarına çekmiş olmaları kuvvetle muhtemeldi.
Şayet derebeyleri arasından tek bir hain bile çıkarsa, imparatorluğun düzeni bir anda yerle bir olabilirdi.
Şimdilik yapılması gereken, sessizce bilgi toplamak ve perde arkasından Balto’nun boynundaki ilmik halkasını yavaş yavaş sıkmaktı.
Şakaklarından kaşlarının arasına doğru yayılan keskin sızıyı hissedince şakaklarını ovuşturdu. Tam o sırada, yakından gelen serin ve berrak bir ses kulaklarına ulaştı.
“Varkas?“
Büyük Salon’dan çıkıp asker toplama dairesine doğru ilerlemekte olan Varkas aniden durdu.
Az önce arka bahçede dolaşmakta olan eşi, şimdi ana kalenin önündeki köşkün yanında oturuyordu.
Onu görür görmez ayağa fırladı.
“Bu saatte burada ne yapıyorsunuz? Resmî işlerle ilgilenmek için dışarı çıktığınızı sanmıştım...“
Kadın aceleyle ona doğru yürürken bir anda dengesini kaybedip sendeledi. Varkas vakit kaybetmeden belinden kavradı.
Neredeyse tüy kadar hafif gelen ince bedenini kollarında tutarken boğazının düğümlendiğini, ağzının kuruduğunu hissetti.
Kızarmış yüzüne hoşnutsuz bir ifadeyle baktı.
Ensesine ve kulak memelerine kadar yayılan hafif pembeliği fark ettiği anda bedeni istemsiz bir tepki verdi. Bunu görmezden gelerek sallanan bedenini dikkatle dengeledi.
“Lütfen daha dikkatli olun.“
“Normalde dikkatliyim. Suç benim değil, ansızın karşıma çıkan sizsiniz.“
Başını eğerek mırıldandı. Sesi her zamanki gibi sivriydi ama içinde tuhaf bir bitkinlik hissediliyordu.
Dağılmış yakasını usulca düzeltti, ardından elinin tersiyle kızarmış yanağına hafifçe dokundu.
“Ateşiniz henüz tamamen düşmemiş. Neden odanızda dinlenmiyorsunuz?“
“Yatak odası bunaltıcı. Yanan odunların kokusu boğazımı yakıyor ve...“
Varkas’ın kaşları yeniden çatıldı. Şömineyi yakmaya başladıklarından beri ara sıra gelen öksürüklerinin belirgin biçimde arttığı doğruydu. Görünüşe bakılırsa en kısa zamanda büyü taşlarıyla çalışan bir ısıtma düzeneği hazırlatması gerekecekti.
“Yine de lütfen uzun süre dışarıda kalmayın. Hava oldukça serin.“
“O hâlde bu paltoyu ne zaman giymemi bekliyorsunuz?“
Kadın bıkkınlık dolu bir bakış attı.
Kısa bir sessizliğin ardından Varkas son derece doğal bir ses tonuyla cevap verdi.
“Benimle dışarı çıktığınız zaman giyebilirsiniz.“
Beklemediği bu cevap karşısında sonbahar göğünü andıran gözleri hafifçe büyüdü.
İçindeki en küçük duyguyu bile gizlemek istercesine uzun kirpiklerini indirip kayıtsız bir tavırla konuştu.
“Siz göz açıp kapayıncaya kadar bile boş vakit bulamayan birisiniz. Bana ne zaman zaman ayırabileceğinizi sanıyorsunuz?“
“Yakında...“
Tam ona vakit ayıracağını söyleyecekti ki Balto’dan gelen haber aklına düştü ve cümlesi boğazında düğümlendi.
Kaşlarını ovuştururken içinde yükselen huzursuzluğu bastırmaya çalıştı. Yüzündeki ifadeyi izleyen kadın ise bir adım geri çekilip sertçe konuştu.
“Pekâlâ. Benim için endişelenmenize gerek yok. Siz işinize bakın.“
Bunu söyleyip kalenin girişine doğru yöneldi.
Varkas neredeyse refleksle kolundan tuttu. Kadının irileşen gözlerinde kendi yansımasını bir kez daha gördü.
“Sizi odanıza kadar götüreyim.“
“Gerek yok. Kendi başıma yürüyebilirim...“
Sözlerini hiç umursamadan küçük bedenini tek hamlede kucağına aldı.
Kadın önce ona kısa süreliğine sinirli bir bakış attı, ardından kaderine razı olmuş gibi başını omzuna yasladı.
Sırtını sağlamca desteklerken biraz ileride mahcup bir şekilde bekleyen yarı cüceye başıyla işaret etti.
“Asker toplama dairesine gidip beni biraz beklemelerini söyle.“
“Emredersiniz.“
Telaşla eğilen kadının yanından geçip salona girdiğinde, koşuşturup duran hizmetkârların bakışları bir anda üzerine çevrildi.
Sanki çok nadir görülen bir manzarayla karşılaşmışlar gibi kendisine dikilen gözleri tamamen görmezden gelerek merdivenlerden yukarı çıktı. Tam o sırada yatak odasının önünde oyalanan genç bir hizmetçiyi fark etti.
“Orada ne yapıyorsun?“
Yanına yaklaşınca kapının önünde huzursuzca bekleyen genç hizmetçi irkilerek derin bir reverans yaptı.
“Selamlar, Ekselansları. Bu sabah Büyük Düşes Hazretleri taze meyve istediğini söylemişti. Ben de aceleyle pazara gidip bulabildiklerimi aldım. Fakat döndüğümde odasında olmadığını görünce burada beklemeye başladım.“
Varkas hizmetçinin elindeki tepsiye baktı.
Gümüş kâsenin içinde bir salkım yabani üzüm ile kabukları özenle soyulmuş birkaç armut dilimi vardı.
Talia çoğu zaman yalnızca meyve ya da balla karıştırılmış içecekler tüketiyordu. Onları bile ancak dadısı uzun uzun yalvardıktan sonra yiyordu. Bu yüzden ilk kez kendi isteğiyle bir şey yemek istediğini duymak Varkas’ın içine tarifsiz bir sevinç doldurdu.
Bir koluyla onu kendine biraz daha yaklaştırırken diğer eliyle kâseyi aldı.
“Teşekkür ederim. Bundan sonrasını ben hallederim. Gidebilirsin.“
Bunun ardından kapıyı açıp yatak odasına girdi.
“Meyve mi yemek istemiştiniz?“
Onu kalın minderlerle döşeli sandalyeye dikkatlice oturttuktan sonra eğildiğinde, yüzündeki tedirgin ifadeyi fark etti.
Duygularını saklamak istercesine dudaklarını sıkıca birbirine bastıran Talia, gururlu bir tavırla konuştu.
“İstediğim meyve bu değildi.“
“Peki hangisini istiyordunuz?“
Kadın cevap vermekte tereddüt etti. Elbisesinin eteğiyle oynayıp uzun süre sustuktan sonra ancak güçlükle mırıldandı.
“Çilek...“
Varkas kaşlarını çattı.
Mevsimi çoktan geçmiş bir meyveydi.
Talia da bunun farkında olmalıydı ki, hemen savunmaya geçer gibi ekledi.
“Sadece bir yerlerde bulabilir misiniz diye sordum. Ne mantıksız bir istekte bulundum ne de huysuzluk ettim. Pazara gidip bir bakmanızı istemek o kadar da abartılı bir talep sayılmaz, değil mi?“
“Böyle işleri bana her zaman yaptırabilirsiniz.“
Varkas bunu ciddi bir ses tonuyla söyledi.
Onun, sanki vereceği tepkiyi ölçmeye çalışıyormuş gibi davranışı içini sebepsiz bir kaygıyla doldurdu.
Gerçekten böyle önemsiz bir mesele yüzünden onu azarlayacağını mı sanıyordu?
Boğazındaki sıkışmanın göğsüne doğru indiğini hissederek parmaklarıyla çenesini nazikçe kaldırdı.
“Canınız çilek mi istedi?“
“Birdenbire canım çekti...“
“Bugün bulmak zor olabilir. Ama birkaç gün içinde sizin için mutlaka temin edeceğim.“
Bakışlarını kaçıran kadın yavaşça gözlerini kaldırıp onun gözlerine baktı.
Varkas sabırsızlığını gizleyemeyen bir sesle sözlerini sürdürdü.
“Bundan başka yemek istediğiniz herhangi bir şey olursa, lütfen bana söyleyin.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi